Posts tagged: Travel

Venedik’e güzelleme – Ponte dei sospiri yalan olmuş!

By , September 12, 2011 6:16 pm

Venedik bu dünyadaki en güzel ve özel şehirlerden birisi. Bunu sadece ben söylemiyorum, genel kanaat bu şekilde olduğundan yaz, kış, sıcak, soğuk, kalabalık, pahalı demeden insanlar buraya akın akın geliyorlar. Benim de yolum 20 yıldan fazla süren bir aradan sonra bu muhteşem şehre düştü ve çok keyifli bir 3 gün geçirdim. Aşağıda bu seyahatin bazı fotoğrafları ve yaşattıkları rastgele sayıklamalar ve şizofrenik fikir uçuşmaları şeklinde birazdan dökülecek. Yani bu buralardan kaçıp başka bir sayfaya gitmek için son şansınız.

Neyse, bu sene çok seyahat ve az dalışla geçti geçiyor amma ve lakin seyahatlerden aldığımız zevk neredeyse Hitler’in almanlıktan aldığı zevke yakın. (Umut Sarıkaya’nın mu nefis esprisini bilmeyenler google efendi türbesinden gerekli yanıtı alabilirler) Uzunca bir aradan sonra ziyaret ettiğim Venedik yıllarca görmediğiniz birisinin metamorfozu gibi yavaş yavaş ama kararlılıkla devcileyin bir dünya güzelî’ne evrilmişti.

Gelir gelmez atladığımız Alilaguna deniz taşıtı bizi San Marco meydanı iskelesine bırakırbırakmaz sıcak ve rutubete aldırmadan uçakta tutulan bacaklarımızı açmak ve birazcık da olsa ortalığı keşfetmeye başlamak için yürümeye başlamıştık. İlk gözüme takılıp fotoğrafladığım şey bir maske oldu ki bu hiç de garip değil.

A Mask in Venice

Sahilde yan yana sıralanmış dükkanlarda birbirinden güzel bir çok maske vardı, makinede 50mm f1.8 takılıydı ve uzun zamandır sahip olduğum ama kullanmaya fırsat bulamadığım bir lensi kullanıyor olmanın coşkusu damarlarda dolu dizgin dolaşıyordu.

Şehrin tam olarak neresine düştüğünü bilmediğimiz otelimizi arıyorduk ama keyfimiz yerindeydi, Ahlar köprüsü (Bridge of sighs – Ponte dei sospiri) yakınında olduğunu bildiğimiz otelin yönüne doğru ilerlerken yolda bir çok hatıra eşya ve maskeler gördük, maskeler, maskeler, maskeler.

Sonunda epeyce bir yürüyerek Ahlar Köprüsü’ne ulaştık ama burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu, daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz köprü bu sefer yalan olmuştu. Dış cephe restorasyonu için Dük’ün Sarayı ve Zindan fasadlarına kurulan iskelelerin yüzeyi zevksizlik abidesi bir şekilde bir kozmetik şirketinin reklamıyla kaplıydı. Ben o şirketin yerinde olsam o şekilde bir reklamla anılmak istemezdim ama başkalarının reklam anlayışı ile bizimki farklıydı.

Bir süre durup bekleyerek Dük’ün Sarayı’nda yargılanan suçluların mahkumiyet yerleri olan Zindan’a (I Piombi) gitmeden önce geçip dışarıdaki hayatın ve Venedik’in güzelliğine bakarak iç geçirdiği köprü olan (olduğu iddia edilen diyelim) Ahlar Köprüsü kapitalizm denilen musibete meze yapılmıştı resmen. Burada manzaranın sefilliğini gören bazı dışarıdaki turist tayfasının ahları duyuluyordu.

Maskeler demiştim değil mi? Evet maskeler, venediklilerin sadece karnaval zamanları değil tanınmadan bir takım işler çevirmek istedikleri her zaman taktıkları bu maskeler sanki bu şehirle özdeşleşmiş ve son derece ince bir işçilikle dekore edilmiş örnekleri var.

Masks in shop windows

Evet, maskeler bir yanda dursun, köprünün üzerinden kaldığımız oteli görebiliyorduk ama bu oraya hemencecik ulaşabileceğimiz anlamına gelmiyordu tabii. Bu gerçeği anlamamız daracık sokaklarda geçirdiğimiz 20 dakika sonra tamamen ters yöne gittiğimizi anlamamızla başladı.

Mantıklı insanların yaptığı gibi bir harita edindik hemen, bu arada bu şehri gezmek isteyenlerin hafif bavul ve çantalar seçmesinin gerektiğini bildiğimiz için şanslıydık, aksi taktirde elimizde devasa bavullarla bu sokaklarda ilerlemek kabus olabilirdi bizim için.

Evet, haritayı edindiğimiz dükkandaki yardımsever amcanın da yardımıyla doğru yoldan yürüyerek, köprüler geçip ara sokaklardan kıvrılarak hedefimize doğru ilerliyorduk. Bu arada bendeniz sokak aralarında karşıma çıkan ilginç şeyleri fotoğraflıyor ve etrafıma ayran budalası edasıyla bakıyordum.

Bu eskisinin tam tersi yöne doğru yaptığımız manevra bizi hedefimize oldukça yaklaştırmıştı. Aklımızdan o an için silinen ama daha sonra defalarca görüp her seferinde küfürler ettiğimiz Ahlar Köprüsü’de geride kalmıştı tabii. Nasıl göründüğünü şurada görebilirsiniz.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü

Bu arada fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabiliyorsunuz haberiniz olsun dedim. Sokaklarda biraz daha yürüdükten ve enerjimizi neredeyse tamamen bitirdikten sonra aslında hiç de uzak olmayan otelimize ulaştık. Odamıza yerleştik, ona tertemizdi ve hafif, hafif, inceden , inceden limon kokuyordu.

Eşyaları bırakıp kendimizi sokağa attık bu arada o gece yapılacak olan La Traviata için Teatro La Fenice’ye bilet ayarladık. Biz biletleri altıktan sonra respsiyon görevlilerinin zafer kutlamalarını ise umursamadık çünkü son dakika ayarlamaları hiç bir memlekette ucuz olmazdı.

Gösteri saat 19.00′da olduğundan epeyce vaktimiz vardı, San Marco meydanına çıktık ve turistlerin, sevgililerin, seyyar satıcıların ve güvercinlerin farklı danslarının birbiriyle etkileşimini seyretmeye daldık. Meydanın üç tarafında kurulu masalara hizmet eden 3 farklı orkestra italyan ezgileri ve caz namelerini seslendiriyordu.

Bu süper meydan yiğidin harman yeriydi bu şehirde, her türlü fotoğraf çeken insan, aşık çift, uzak doğulu turist, ekmek peşinde güvercin ve kafe müşterisi buradaydı. İşte bu meydanda bizler Tirami su denilen tatlının rastgele ıslatılmış kedi dili, şeker, likör ve kahve kombinasyonu olmadığını öğrendik.

Burada 2 saniye durup yurdumda Tirami su yapan, yaptığını zanneden kişi, kurum ve kuruluşlara iki çift laf etmek istiyorum. YAPMAYIN CANIM KARDEŞİM!! YAPMAYIN! BECEREMİYORSUNUZ!! HOBİ OLARAK BİLE YAPMAYIN!. Çünkü yalnız ve güzel ülkemizde bize Tirami su diye kakalanan nesnenin burada yediğimiz nefasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir malzeme israfı olduğunu anlamıştık ve hayatımız artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Neyse ama bu başka bir hikayedir. Zamanı geçirmek için ayaküstü yediğimiz yemek bile Istanbul’da yedirdikleri İtalyan Yemekleri’nden farklıydı. Ama normal olanı da bu sanırım. Burada Tirami su aldatmacasını affettiğimi sanmayın.

Pigeons - Columbini - Las Palomas - Göğercinler

Etraftaki kalabalık meydanı çevreleyen cazibe merkezleri arasında karıncalar gibi koşuştururken bazıları da güvercinleri (yasak olduğu NAL kadar harflerle yazılı olmasına rağmen) beslemekle meşguldü. Güvercinler de bu durumun tadını doyasıya çıkartarak sağa sola uçuşuyor ya da aceleci hareketlerle koşuşuyorlardı.

Bir kaç kare fotoğraf çektik, sonra sahile doğru yürüdük ve akşam opera için giyinip hazırlanmadan önce gelen geçenleri seyre daldık, hava güneşliydi ve hafif bir meltem estiriyordu ki değmeyin keyfimize.

Meydanın deniz tarafından girişinde bulunan yüksek iki sütun üzerinde Venedik’in iki simgesi olan San Marco’nun aslanı ve Savaşçı/Aziz St. Theodore’un heykeli yer alıyordu. St. Theodore heykeli ejderhayı mızrağıyla yendiğini gösteriyordu, bu ejderha yenme işi ilk olarak St. George ile başlamış ve daha sonra başkalarının da ejderhaları yendikleri tasvir edilmiş. Burada kastedilen ejderha ise kanlı, canlı, ateşli bir ejderha değil de içsel bir ejderha, yani insanın içsel  ihtirasları, dünyevi arzuları aslında.

Neyse, daha sonra o sıralar zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’nun etkisinden çıkmak için tü kaka edilen St. Theodore’un yerini incil’in yazarlarından birisi olan ve kendisine bir meleğin görünerek “Pax tibi Marce, evangelista meus” barış seninle olsun Marco, evangelistim benim dediği rivayet olunan San Marco seçilmiş ve hem Bizans’tan hem de ilerleyen zamanlarda Papalık’tan bağımsız kalmanın yolu bulunmuş. San Marco’nun da kemikleri ölümünden sonra kaçırılarak Venedik’te gömülmüş ve kehanet tamamlanmış.

Evet, öte yandan meydandaki insanları seyretmek bir süre sonra insanı oldukça yoruyor söylemedi demeyin. Oyunun sergileneceği saate az bir zaman kala otele dönüp hazırlanmaya başladık. La Traviata, Guiseppe Verdi’nin önemli eserlerinde birisi ve ilk defa Venedik’te La Fenice tiyatrosunda sergilendiği için oyunun ayrı bir önemi var. Gerçi ilk sergilendiğinde seyircinin ıslıkları ve protestosu ile karşılaşmış ve başarısız olmuş ama bu başarısızlığın rollerin dağıtımından kaynaklandığı daha sonraki başarılı performanslarla ispatlanmış. La Fenice tiyatrosu, otelden 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde ve oldukça güzel bir salonu var. Opera için gelen şık şıkırdım insanların arasında meydanda LED ışıklı uçan oyuncaklar satan ya da dünyaca meşhur markaların çantalarının kopyalarını sudan ucuza (göreceli olarak) satan afrikalı abiler dolaşıyorlar.

Oyun, benim açımdan hayal kırıklığı değil ama bir Alex de değil! Prag’da seyrettiğimiz performans çok daha güzeldi. Modern zamana uyarlanan opera eserleri bende doğrudan “Hadi len!” refleksini tetikliyor ve konsantre olamıyorum.

Oyun bitimi, daracık ara sokaklardan geçerek artık konumuna alıştığımız otele doğru yola koyuluyoruz, gece vakti ıssız sokaklarda yürürken sürekli tetikte olan bizler seyahatin sonunda bu duruma alışıp Istanbul refleksini geride bırakıyoruz ama uzun sürmüyor tabii. Acaip bir şehir, ambulanstan, polise her kes tekne kullanıyor, ne araba, ne bisiklet hiç biri yok. Ya yürüyorsunuz ya da kanalları kullanıyorsunuz.

 

Gondollar - Gondolas

Gündüz vakti kanalları turalayan onlarca güzel gondol da bir yerlere bağlanmış sabahı bekliyorlar. Gondolcu esnafı anladığım kadarıyla şirketlere bağlı olarak çalışıyor, pazarlığa tabii bir tarifeyle uzun ve kısa turlar yapıyorlar ve hava karardıkça fiyatlar artıyor.

Nedense bana İzmir Fuarı ve Kordon civarındaki faytoncuları hatırlattılar ve bana mı denk geldi bilemeyeceğim ama ağızlarında bir avuç leblebi varmış gibi garip bir tınıyla italyanca konuşuyorlar.

Nereden bineceğiniz de gondol tecrübesini etkiliyor tabii, iç kanallardan binip, Wagner, Canasova gibi ünlü insanların evlerini görebiliyorsunuz. Zaten bu şehirde sürekli yukarı, aşağı , sağa, sola bakmakla geçen zamanımız gondol üzerinde bir de fotoğraf çekmek dürtüsüyle iyice zorlaşıyor.

Bazı gondollarda ayrıca akordeon çalan ve şarkı söyleyen tenor amcalar var ki onları takip edip müziği beleşe getirmek de ayrı bir zevk.  Gondolcu’nun ingilzce aksanı bir süre sonra zihninizi pirüpak yapıyor beyin yıkamak gibi bir etkisi var, bazılarının da gereğinden fazla yavşayabildiğini (gondolcunun katlanılabilir yavşaklık sınırı için bir standart yok) de gözlemledik.

Bu arada buraya kadar okuduysanız, soluklanın, yazı Manas Destanı formatına girmiş almış yürümüş, haberimiz yok (1353 kelime olmuş hey de hey hey), isterseniz yarın devam edin ama ben yazmaya devam edeceğim. Displinli biriyim. Gündüzleri bu gondolların kanallarda oradan oraya giderken ki görüntüsü o kadar güzel ki kaç kere seyrederse seyretsin insan durup bakmaktan kendisini alamıyor.

Gondolas in channel - Kanalda gondollar

Evet, bu arada ilk günümüz nihayete eriyor ve ertesi sabah yorgunluktan uyuya kalıp kahvaltıyı kaçırıyoruz ama sorun yok, Venedik bizim nasılsa, sokağa atıyoruz kendimizi, San Marco meydanı’na çıkıyoruz, katedralin önünde devasa bir kuyruk var o yüzden Rialto köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprü son derece güzel ama güneş de yakıcı dolayısıyla fazla oyalanmadan ara sokaklara karışıp San Marco’ya dönüyoruz, buraya gece geleceğiz. Bu arada öğle yemeğinde mücessem bir kazık yiyerek hayatın gerçekleriyle tekrar yüzlaşiyoruz ama olsun demek racon böyleymiş (Hesap + Kuver + Servis Triadı) diyoruz.

San Marco meydanında Dük’ün sarayına atıyoruz kendimizi, ihtişam, debdebe, paranın ve diplomasinin gücü her yere sinmiş. Özellikle haritalar inanılmaz etkileyici, Onlar meclisi’nin toplantı salonları ve gizli geçitler de öyle.

Gücü elinde tutanlar kendi egemen sınıflarını ve baskı mekanizmalarını otomatikman kuruyorlar, bu dünyanın her tarafında aynı sanırım. Burada aslan ağzı dedikleri sistemi kurmuşlar, duvarlardaki aslan ağzı şeklindeki açıklıklara isimsiz pusulalar atarak vatandaş birbirini jurnalliyor. Vergi kaçağı için ayrı kutu var, vatana ihanet için ayrı kutu hepsine onlar konseyi bakıyor ihbarların.

Enteresan bir sistem. Senato salonları ve yaşama alanları oldukça lüks olan saray zindan kısmına Ahlar Köprüsü ile bağlanıyor daha önce dışını gördüğümüz bu köprünün içinden geçerek zindana giderken görüntünün o kadar şiirsel olmadığını düşünüyorum.

Lion's Mouth - Aslan Ağzı

Şu fotoğrafta bir aslan ağzı var, yazıdan çözdüğüm kadarıyla saklı anlaşmaları ve vergi kaçaklarını ihbar etmek için, arkasında bir kutu var ve kapağı doğrudan Onlar Konseyi’nin toplantı odasına açılıyor. Gelen ihbar anında değerlendirilip karara bağlanıyor.

Sistem uzunca bir süre korku salmaya devam ediyor bu şekilde. Bu arada bu insanların 1600 lü yıllarda 53 metre boyunda ve 25 metre genişliğinde, tavan yüksekliği 12 metre olan bir senato salonu yaptığını ve bu salonda bir tek kolon bile olmadan bu açıklığın geçildiğini söylemiş miydim?

O devirlerde birilerinin lale yetiştirip alem yapmakla meşgul olduğunu da düşünürsek derin düşüncelere dalabiliriz o nedenle iyisi mi boşverelim bunları efendim. Boşverin lale devrini, rönesansı vesaireyi.

Sarayın içinden geçilen zindan gerçekten zindanlığın hakkını veriyor, nemli, karanlık ve bazı hücrelerde ayakta bile durulamıyor. Amacına uygun bir bina, bu arada meşhur Giacomo Casanova’nın bu zindana atılıp sonradan buradan kaçmayı başardığını da ekleyelim meraklısı okur belki maceralarını diye.

Evet, Ahlar Köprüsü’nün iki taş parmaklıklı penceresinden sözümona dışarıya bakıp ah çeken, inleyen mahkumların götürüldüğü zindan oldukça kötü bir yer ( I Piombi) ancak köprünün inşaatı zindanın kullanım süresinin neredeyse sonuna denk geldiği için bu iç çekme, ağlama hikayesi romantik bir söylentiden ibaret sanki.

Görülen manzara da şöyle bir şey, iç geçirmek için braz daha fazlası görülebilirdi sanki, şu anda sadece o korkunç cephe kaplaması iç geçirtiyor insanlara.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü - Inner view

Bu arada, turumuz da neredeyse sona eriyor ve tekrar San Marco meydanına kendimizi atıyoruz, hava serinlemiş ve kalabalık bir nebze azalmışa benziyor, insanlar el ele koşturuyorlar, gülüyorlar, hayat devam ediyor.

Bu arada her zamanki lens seçme saçmalığımı burada da yaparak zamanında bir antikacıdan aldığım Tokina 25-55 f3.2-5.6 lensi buraya da getirmişim, D300 gövdeyle tamamen randomize bir uyum gösteren bu hurda parçası Lomografi lezzetini D300 ile yaşatıyor.

Buradan akşam dönmek üzere sözleştiğimiz Rialto köprüsüne doğru yola çıkıyoruz, akşam yemeği için ara sokakların birisinde minik bir lokanta bulup bu sefer kazık yemeden karnımızı doyurup yavaş ama tadını çıkara çıkara Rialto’ya ulaşıyoruz.

 

Rialto Bridge – Rialto Köprüsü

Gece de kalabalık, ama biraz daha kabul edilebilir bir seviyede diyebiliriz ve Grande Canale’ın harika bir görünümü var. Fotoğraf çekiyoruz, balık lokantalarının vitrinlerindeki tanıdık yüzlerle (pavurya, dil balığı, ıstakoz, langusta, sinarit) selamlaşıyoruz. Manevi huzurlarında saygı duruşunda da bulunuyor olabiliriz tabii nasıl düşünürseniz öyle. Bu arad kanal kenarlarında genç insanlar şarap içerek oturup mehtabı seyrediyorlar. İnanılmaz ama gerçek, kimse kimseyi bu nedenle bıçaklamıyor.

Neyse, yorgunluk ve şarap ağır basıyor, son bir bira alıp bir yandan onu yudumlarken diğer yandan yavaş yavaş otele dönüyoruz. Artık şehrin neresinde olursak olalım alıştığımız bir disiplinle otelin yolunu bulabiliyoruz ve bu çok hoş.

Yarın son günümüz ve aklımızda bir çok plan var yapılacak. İyi bir uyku için yatağa kendimizi atmadan önce sicilya armutları’nın bir halta benzemediği konusunda bir fikir sahibi olacak kadar yiyoruz.

 

Şimdilik 2057 kelime ile yazıyı buraya park edelim, yarın biraz daha kısa bir devam yazısıyla son bulacak maceramız.

Namaste,

 

Sunny days and strolling in the woods.

By , June 30, 2010 1:14 pm
Baştan söylemeli bu yazının sualtıyla bir ilgisi yok, daha çok bir gezginin saçmalıkları denilebilir. Kısa süre önce acil bir iş seyahati için apar topar Zürih yollarını tutan Uvvamı-azam Aziz Efendi başına geleceklerden habersiz birlikte çalışacağı mühendis denilen şeytan taifesinin “gezi yapıyoruz hey hey!” nidalarıyla dükkanı kapamasının ardından eli böğründe kalakalmıştı. Kısa bir süre için de olsa aklına gelen “ben de şu adamlarla geziye gideyim” fikrini bir çırpıda elinin tersiyle itmesinin akabinde Baden – Zürih arası kısa tren seyahatinde planını yapmıştı.

Zürih Tren garından (Hauptbahnhof) bir alt kata geçip kendisini Ütliberg’e çıkaracak trene bindiğinde suratında müstehzi bir ifadeyle etrafını süzüyordu. Ütliberg aradığı yerdi, tüm şehri tepeden gören bir hakim tepe, maceranın almancası, yarım günlük boş zamanı değerlendirmenin diğer ismiydi. “Ütli berg gmütli berg” (Ütli dağı rahatlık-huzur dağı) diye kendi kendine mırıldandı, vagondaki diğer insanlar bu mırıldanmayı duymadılar bile.

İspinoz

 Aklı trene binmeden önce gördüğü ve kızıl gerdan sandığı ama aslında bir ispinoz olan minik kuş’ta kalmış kalanını da uzun bir zaman önce peynir ekmeğe katık yaptığından karar verme süresi yıldırım hızında bir süper kahramana dönüşmüştü. Yarım saatlik tren yolculuğu sonunda kalabalık turist ve günübirlik gezici, başıboş, aylak insan taifesiyle birlikte son durakta indiğinde Ütliberg’in tepesine tırmnmak için daha uzun bir yol vardı önünde. Aceleci adımlarla kalabalıktan sıyrıldı ve yukarıya doğru kıvrıla kıvrıla çıkan planeten weg’e (gezegenler yolu) sardırdı. Yol boyu gezegenlerle ilgili bilimsel şeyler yazılı tabelaları gözardı ederek sıcak ve güneşten kaçar adım belirli bir süre ilerledi.

Das tor zum Himmel - Cennetin kapısı

 Bir süre sonra “Süpper manzara 600 metre ileride” yazan bir ilana inanarak saptığı yolun 1500 metre sonra vardığı sonunda yukarıdaki tabelayı gördü, Cennetin kapısı, iyi güzel de kapı burası olsa bile cennet oldukça uzak olmalı diye düşündü. Bir süre etrafa bakıp ortamdaki kuş sesleri, yaprak hışırtıları, börtü böcek vızıltıları arasında bir ses bir işaret bekledi. Beklediği işaret bir süre sonra bilinçaltından geldi, “Ne duruyorsun burada be adam ? Daha çok yol var yukarıya, tepeye çıkmalısın!” Uslu bir çocuk olduğu için hemen itaat etti, uslu olmanın şirinleri görebilmek dışında bir başka artısı da fuzuli tartışmalara girmemekti özellikle de kendi bilinçaltınızla. Yola devam ederken “ne kadar süper bir maceradayım!” hissi kafasını tamamen kaplamış ve sıcak havada donanımsız, susuz, iş kıyafetleriyle dağda ormanda ne işi olduğu yönündeki soruları bastırarak sindirmişti.

Baphomet Statues

Yol biraz daha medeniyete yakın emareler vermeye başladığında yolun sağında solunda yer alan Baphomet heykelleri dikkatini çekti. Ne oluyor? diye düşündü, tapınak şövalyelerinin burada işi ne? Quo vadis? Bu arada olan bitenden habersiz masum turistler bu heykellerle fotoğraf çektiriyorlardı, aydınlatma armatürü, kent mobilyası süsü verilmiş bu pagan sembollerden uzaklaşayım da başıma bir şey gelmesin neme lazım düşüncesiyle süratini arttırdı.

Pagan poetry

Sağa sola serpiştirilmiş diğer devasa heykellerden aceleyle sıyrılmak için son bir atak yaptı, bu atağın neticesinde soluklanmak için durduğu düzlükte yolun sonuna oldukça yakın olduğunu farketti. Aşağıdayken ufacık görünen televizyon kulesi solunda dev gibi yükseliyordu. Diğer turist ve meczup taifesi ağaçların arasında gezinir ve mangal yaparaken düzlükte saklambaç oynayan çocukları fark etti. Oyun bizimkine çok benziyordu bir tek ebe yumduğu zaman diğer oyuncular önce koşarak ebeye dokunuyor sonra da saklanıyorlardı. Sayma faaliyeti bitince ebe gözlerini açıp saklananları “Martin ih ha dih g’saah!” (Martin seni gördüm’ün Züri Düüütsch dilinde söylenişi) gibi çığlıklarla diğerlerini ebeliyordu.

Önüm arkam sağım solum sobe!

Bu arada çocukların arasında hile ve desiseyle ebe olan garibanı aldatmaya yönelik hareketler sergileyen, taktik yapan mini çakallar olduğu da gözden kaçmıyordu. Bunların bazıları sağa sola ufak taşlar atarak dikkat dağıtıyor bazıları da eski savaş hilelerini uyguluyorlardı.

Mini Çakal

Bir süre durup oyunu seyrettikten ve oracıktaki çeşmeden su içtikten sonra dinç ve çevik adımlarla yolun kalanını katederek son etaba ulaştı. Burası değişik sembollerle işlenmiş bir nokta, hakim tepenin üzerinde kurulu gözetleme kulesinin eteğindeki son vahaydı. Burada etrafına dikkatlice baktı, hemen arkasında yükselen çelik kuleye tırmanmak için  soluklanmadan hamle etti. Kule gökyüzüne saplanan bir mızrak gibi yükseliyor ve basamakları rüzgar ve güneşe rağmen çıkacak delilere nefis bir manzara vaadediyordu. Kuleye tırmanırken sol taraftaki sütunlardan birinde aradığı işareti gördü.

The secret

Televizyon kulesi ve tepedeki restoranın dikkatini dağıtmasına izin vermedi, sütunun üzerinde yazılı yazıyı dikkatle okudu, kendi kendine “deme yahu” diye mırıldandı, “9-11 Was an inside job” (11 Eylül saldırısını içeriden tezgahladılar!) demek gerçekten böyleymiş. Kalbi, yerden 30 metre yukarıda korkuluğun dışına sarkarak ve kendini gen havuzundan temizleme pahasına bu çıkartmayı binbir zorlukla sütuna yapıştıran kahraman şövalye için (kısaca debil diyebiliriz) minnetle çarpıyordu. Kalan basamakları da aceleyle çıkıp tepedeki platforma ulaştı. Sonunda arzu ettiği hakim tepeye ulaşmıştı, Ütliberg onundu artık, fethedilmişti. Muhteşem manzarayı doya doya izledi, açık havada isviçre alplerinin şahane görüntüsü insanı yaz günü donduran rüzgara rağmen inanılmazdı. Yanında daha iyi bir fotoğraf makinesi olmadığı için hayıflandı, iş seyahati olunca D300 evde dolabı bekliyordu tabii.

Ütliberg Panorama

 Sonra panorama yaparım diye bir kaç ardışık kare çekti. Bir süre daha bu süper ortamın tadını çıkarttıktan sonra nedense aşağı baktı ve o da ne?

Secret Numero Duo

Bunu nasıl oldu da görmedim diye düşündü, bir süre baktıktan sonra gördüğünün gerçekliğinden emin oldu. Yukarıda işi bitmişti, saatine baktı ve not aldı aşağıya doğru indi gördüklerinin aslında notalardan ibaret olduğuna iyice emin oldu. Notalar tabii ya, ne sanmıştı? Notalar..

Hidden Notes !

Başkaları farketmeden bu notaları sinsice fotoğrafladı, artık platformun sonuna doğru gidip manzaranın tadını çıkarabilirdi. Notaların hangi gizli kalmış ezgiye ait olduğunun bir önemi yoktu, onlar sadece birilerinin onları farketmesini bekliyorlardı o kadar. Dönüş yolu gidişten çok daha kısa sürdü, tren yolculuğu sona erdiğinde Limmat yönüne doğru yürürken oksijen ne güzel şey diye düşündü.

The red shoe

 Her zaman geçtiği sokaktan geçti, hızlı hızlı belediye meydanına kadar yürüdü, bir kaç fotoğraf daha çektikten sonra yürüyerek otele doğru yollandı, yatağına ulaşması sandığından da uzun sürecekti.

The King

- Uvvamı-ı-azam Aziz Efendi’nin gündüz düşleri , sahife 27, 2010 – 2. Hamur kağıda renkli

PS: Tüm fotoğraflar Nikon L21 ile çekildi, panoramadaki iğrenç vinyetler de o yüzden oldu.

PSS: İspinoz düzeltmesi için Sn. Burçin Dedeoğlu’na teşekkür ederim.

Kaybolan bavulların esrarı veya Thorin Meşekalkan zor durumda !!

By , December 11, 2009 4:14 pm

Dur yolcu, bir önceki gibi bu da bir fotoğraf yazısı değil, seyahat anısı. Bir öncekini okuyup beğendiysen buna da devam et, memnun kalma ihtimalin yüksek, yanlız lisanı biraz kaba yazı da epeyce uzun şimdiden uyarayım sonra maraza çıkmasın.

Bir önceki yazımda anlattığım olaylar daha vuku bulmamış evimdeyim, bavullarımı kapatmış, sırt çantamı hazırlamışım. Uçağın kalkmasına dört saatten fazla zaman var. Bavul yani başka bir değişle benim 15kg olduğunu sandığım ama tartıda 28kg gelen ve tartı yüzünden elenen halterci konumunda, Thorin Meşekalkan’ın ta kendisi dalış çantam kapının yanında duruyor.

O çanta ki, bir önceki Sharm seferinden gazi olarak dönmüş, kulp, çekecek, fermuar gibi yarı hayati organlarını apronlarda oradan oraya sürüklenirken kaybetmiş eski kulağı kesikler familyasından bir Cressi Moby 4. Ben onun daha hafif olduğunu sanıyorum ama içerisinde tüm dalış malzemelerim, housing, flaş, portlar ve bir haftalık seyahate yetecek şeylerle dopdolu olan bir heyüla aslında.

Saat 15:00 de kızımla vedalaşıp evden çıkıyorum, eşim cumartesi günleri de çalıştığı için onunla da telefonla konuşup helalleşiyoruz,  bu arada havaalanına daha önceden giden Nilgün (Buddy, Eğitmen, Videographer ve Süper insan kadrosundan) beni arayarak bilgilendirici bir konuşma yapıyor. Durum kısaca şu, Istanbul hayatının en sisli günlerinden birini yaşıyor, sabah 10 uçakları henüz kalkmamış, ortalıkta at izi it izine karışmış bir durum söz konusu. Köprüyü geçerken görüş mesafesinin 10mt civarında olması durumun vehametini perçinliyor.

Saat 16:00 Havaalanındayız, saat 12:00 de kakması gereken Kahire uçuşu henüz kalkmamış! Bazı arkadaşlarımız bu uçuşta yer bularak gidiyorlar. Biz İzmir’den gelecek arkadaşımızı bekliyor ve tarifeli uçağımızın gösterdiği 2 saatlik rötarın gerçek olmamasını umuyoruz. Ama nafile, saat 19:00 da 12:00 uçağı kalkıyor ! Biz check-in telaşesiyle bavulları veriyoruz,  benim bavul 28kg tosun gibi maşallah, elimin ayarı yok sanırım. Bizim 2 saatlik rötar hala baki böylece Kahire – Hurghada bağlantı uçuşunu yakalama umutlarımız sönüyor. Ekibin morali yerinde, kendimizi (bu arada ekip dediysem yalan, Nilgün Hoca ve ben) bir lounge’a atıyoruz. Durumun vehameti burada da yiyeceklerin bitmiş olmasıyla kendini belli ediyor. Bu arada tüm iç hat uçuşlarının iptal edilmiş olduğunu duyunca İzmir’den gelecek arkadaşımızın bize katılamayacağını anlıyoruz. Ortamdaki postapokaliptik felaket görünümü artarak devam ediyor, havaalanı boyunca insanlar yerlere yığılmış, bunların bir kısmı hacı adayı ve gerçekten de ihramların altına bir şey giymiyorlar öehhh.

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız tempo ve gerilim yavaş yavaş artacak . Lounge’da yiyecek ikmali yapılıyor, Bu arada koltuk numaralarımız 41J ve 41K. Sanırım tuvalete komşu gideceğiz. Neyse daha fazla rötar yok ve uçağa alıyorlar bizi, kapıdan girer girmez sol tarafta duvarda camekan içerisindeki Kur’an dikkatimi çekiyor. Acil durumda camı kırınız istediğiniz sureden başlayınız durumu söz konusu. Yerimiz gerçekten de uçağın en son sırası ve tuvaletin yanı, her türlü istatistiki ve bilimsel çalışma için son derece uygun. Nilgün’ün ıslak olan koltuğunu da bir kaç battaniye marifetiyle halledip yerleşiyoruz. En son seyahatimden bu yana hala güvenlik videosu değişmemiş ve rahmetli Turgut Özal baş rolde. İnanmayanlar bir şekilde YouTube’dan aratıp bulsun gerçekten de Özal oynuyor gibi çizgi filmde. Bu videonun italyanca versiyonu şurada , daha sonra baktım Facebook’ta da bir grup var bu videonun kaldırılması için “Tüm Listenizi Davet Edin !!!11! ” gibi .

 Bu arada son sıra ve pencere kenarında olmanın avantajıyla Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’ın uçağa yüklendiğini görüyoruz. Yavrum Cressi o küçük konveyörün üzerinde 28 kiloluk kütlesi ve paletlerimin durduğu yan ceplerinin verdiği extra heybetle bir gemi gibi duruyor mübarek.

Neyse uzunca bir bekleyişten sonra uçak kalkıyor, yemeğin askerde yediğim tavuklara yakın bir rezalet olması ve yanımda oturan adamın üzerime kahve dökmesinden başka kayda değer bir vaka yok. Adamın kendisi öyle bir haşlanıyor ki bana döktüğü kahve için kızamıyorum bile. Bu arada yemeğin sunulmasıyla birlikte tuvalet trafiği de katlanıyor, her türlü örnekleme için uygun atmosfer mevcut, süper, gerçekten.

Seyahatin bu bacağı saat 12:50 de Kahire’ye varmamızla bitiyor, Kahire havaalanı bu arada epey değişmiş, son seyahatten bu yana çağ atlamış gibi. Bağlantı uçağımızı kaçırdığımız için binebileceğimiz ilk uçak sabah 04:30 da kalkıyor. Mısır havayolları görevlisi bavullarımızın yeni uçağa aktarılacağını merak etmememizi defalarca söyleyerek bizi dinlenmemiz için Business Lounge’a davet ediyor, elimizde bu ikisini içeri alın mealli bir şeyler yazan bir kağıtla Business Lounge’a gidiyoruz. Kapıda Jim Carrey’nin arap versiyonu var, bölüm sonu canavarı gibi mübarek, 1.90 boyunda, zayıf, güleç yüzlü paçaları 10cm kısa bu elemana neden oraya girmemiz gerektiğini, bizi kimin gönderdiğini, neden uçağımızın kaçtığını, sis’in ne olduğunu ve hayatın anlamını 3 defa anlatıyoruz. Bu süre zarfında içeride temizlik yapılıyor.

Yorgunluktan yığılmak üzereyiz, amerikalı bir çift 17-18 yaşlarındaki muhtemelen adamın ilk evliliğinden olan oğullarıyla bir çift uzaktan kumandalı helikopteri uçurmaya çalışıyor. Temizlik bitince bizi içeri alabileceğini telefonla defalarca teyid eden Jim bizi içeri davet ediyor. Bu süre zarfında en az üç kez Jim’e kafa atıyorum hayalimde sonuncusu o kadar gerçek ki elmacık kemiğinin kırıldığını hissediyorum. Neyse sonunda içerideyiz, son derece sevimsiz parlak floresan ışıkları altında terrariumlarda beslenen zavallı kertenkeleler gibiyiz.

Çocukluğumda pastanelerde bulunan rengarenk, bolahenk, bonmarşe kuru pastalar küçük bir büfenin üzerinde, renkleri o kadar kötü ki deniz tavşanları ve diğer zehirli hayvanat gibi niyeti bozacakları uyarır gibiler. Hemen yanında bir çanağın içinde bir kaç elmadan nasipleniyoruz, dev bir kahve makinesi var üzerinde arapça “operatörden başkası kullanamaz” mealli bir yazı yazıyor. Amerikalı kader ortağım helikopteri bırakıp kahve içmeye niyetlenince yanında beliren iki elemandan anlıyorum bunu, biri amerikalıyla konuşurken öbürü aleti çalıştırıp kahve yapıyor. İstihdam budur işte, sohbete mecalim olmadığı için kahveyi pas geçiyorum, uyumam gerek Nilgün uyumayı beceriyor nasılsa, ben ne koltuğa sığabiliyorum, ne gözüm kapanıyor, yorgunluktan bitmek üzereyim ama beynim susmuyor bir türlü.

Bu arada ışığı gören geliyor, terrarium her saniye yeni katılımcılarla şenleniyor, tam karşı çaprazımda uyuyan italyan ayakkabılı, versace takım elbiseli yakışıklı abinin salyası gömleğine akıyor. Herkes uykuya yenik düştü, ben şam şeytanı gibiyim. Cep telefonundan mesajlar atıyorum aileme, merak etmeyin süperiz felan feşmekan.

Sabah 03:30 sularında beş dakika gözümü kırpmamış şekilde oturuyorum, terrarium’un hakimi mutlağıyım, kim gaz kaçırdı, kim uykusunda konuşuyor kim horladı hepsini tek tek sayabilirim. Uçağa doğru yollanıyoruz, Jim iyi yolculuklar diliyor, dişlerimin arasından Hasiree diyorum. Bu sefer koltuk numaralarımız 25 yine sonlardayız galiba , ama tam aksi çıkıyor çünkü uçak Embraer sınıfı küçük bir jet ve koltuklar 20 den başlıyor, neden bilmiyorum sormadım.

Hurghada’ya yolculuk olaysız, aslanlar gibi iniyor pilot, kısa bir otobüs yolculuğu sonrası hop iç hatlar geliş bavul teslim konveyörünün önündeyiz. Teknolojiye bak diyorum, bavullar bizden önce gelmiş! Bu arada Kahire etabı sırasında dalışlı mavi yolculuk (liveaboard) teknesinin hakimi mutlağı Andrea efendiye telefon edip biz sabah uçağıyla geliyoruz bizi almadan gitmeyin mealli bir konuşma yapmış olmanın rahatlığı içindeyim.

Bizimle birlikte uçan zevat aceleyle bavullarını banttan alıyor, Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan haber yok, bizimle birlikte iki kişi daha debeleniyor bavul bavul diye. Aradan 20 dakika geçiyor, orada durmamızdan rahatsız olan polis üniformalı bir eleman gidin buradan mealli arapça bir şeyler şakıyor, “Bavullar yok Sadık (arkadaş)” diyoruz, hmm “Ten münüts” deyip gidiyor, önümüzdeki saatler boyunca bu lafı her duyduğumda 100$ verseler üç seyahat parası ve bir D700 gövde parası çıkarırdım herhalde.

Aradan 10 dakika daha geçiyor, kapı önünde elinde ALDEBARAN yazılı levha ile bizi bekleyen eleman sabırsızlanıp içeriye giriyor, derdimizi çabukça ona anlatıyoruz “Ten münüts” deyip uzaklaşıyor. Polis kılıklı eleman sabırsızlanıyor, bizimle birlikte bekleyen diğer iki adam da öyle. Bavullardan ses seda yok, Mr. Aldebaran Karşılayıcısı geri geliyor yanında uzunca boylu sevimsiz bir şahıs ile sinirli sinirli konuşuyorlar, bize gelin diyor. Güvenlik kontrolünden geçip ara kapılardan derelerden aşarak bir yerlere gidiyoruz, sonra lutfedip sizin bavullar international terminale gelmiş siz iç hatlardasınız diye açıklıyorlar, ancak bu sırada öyle bir hal ve tavır içindeler ki sanki sınırı geçerken yakalanmış kaçak işçiler gibi hissediyorsun kendini, tempolu bir yürüyüşle uluslararası bagaj alım kısmına geçiyoruz. Ortalık sahipsiz bagaj kaynıyor ama ne Nilgün’ün çantası ne de Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan eser yok!

Umutsuzluk kendini gösteriyor, bir öncekinden daha babacan bir görevli halimize acıyor, bir kaç telsiz görüşmesi, telefon sohbeti sonrasında durumu açıklıyor. Bavullarınız yok, “E farkındayız zaten” demek gereksiz. Captain Obvious burada yerini Yüzbaşı Ayanbeyan’a bırakmış vazifeyi o sürdürüyor. Bavullarınızın, nerede olduğu meçhul, Istanbul’da olabilir, burada yüksek sesle itiraz ediyoruz “Uçağa yüklenirken gördük” diye, saatler 9:00 civarı.

Mr. Aldebaran yine kayıp, aralarda derelerde görünüyor ama ne yaptığı meçhul, başı kesilmiş tavuk kadar organize şuursuz herif, diğer iki kader ortağımızla bekleşiyoruz, biri türk diğeri rus ve aynı yolu yapmışız, ve fıkra kahramanı olabilecek potansiyele sahibiz.

İnceden sohbete başlıyoruz, yolcu-mağdur dayanışması kabilinden, yıllardır konuşmadığım rusça, devreye girip kanalı açılıp canlı yayına başlıyor sular seller gibi. Bir sonraki uçakla bavullarımızın Kahire’den geleceği söyleniyor, beklemedeyiz, saatler ilerliyor, bir sonraki uçak iniyor, bavullardan haber yok. Ondan bir sonraki uçakta da aynı şey tekrarlanıyor. Bu arada halimize acıyıp çay ikram ediyorlar, gümrükçü kılıklı bir adam söylenip duruyor. Havayolları görevlisi elinde formlarla geliyor, sırayla herkese form dolduruyor, kayıp bagaj claim formu, bavulunuz neye benziyor?

Maalesef formda “Sürgündeki Durin halkının kralı” diye bir seçenek yok, sana Thorin’i nasıl tarif edebilirim bilader? “Böyle cüce gibi ama orta dünya cücesi pamuk prenses cücesi değil, kaslı maslı, meşe kalkanı var” desem deli diye içeri alırlar. Onun yerine siyah, Cressi marka dalış çantası, eşek ölüsü kıvamında diye tarif ediyoruz. Görevli ağzından baklayı çıkarıyor, siz formu imzaladınız ya, gidin şimdi otellerinize biz bavullarınız gelince haber veririz.Mr. Aldebaran da aynı fikirde, biri woofer biri tweeter mübarekler aynı melodiyi terennümdeler.

“Yok yeaaa” diyesim var, dişlerimi gösterip “Otel yok efendi, dalış teknesi var, liveaboard, Aldebaran” diyoruz, diğer iki mağdur da çemkiriyor kendi dillerinde. Öbür türk amcanın da oğlu ve arap gelini geldi, cephe kalabalıklaşıp kuvvetleniyor. Bir sonraki uçak saat 11:00 de.

Tekne hakimi mutlağı ve o ana kadar bu macerada sadece dış ses olarak yer alan Andrea efendi ile bir daha konuşuyoruz telefonda. Adama bavullar kayıp diyorum, bana “Kaç beden giyiyorsun?” diyor, bir sonraki soru “Üzerinde ne var?” a dönmeden “Efendi” diyorum, “sadece dalış malzemesi değil mesele, housing’den diş fırçasına, çamaşıra kadar her şeyimiz orada, Cressi’siz asla!” diyorum. Kısa bir sessizlikten sonra “akşam 17-18:00 a kadar geldiniz geldiniz gelemediniz palamarı çözeriz” diyor, iyi diyorum. Nilgün de kendi sükunetine şaşırıyor bu arada, bir sonraki uçak saat 11:00 de halimize acıyan bir başkaları bizi geldiğimiz yoldan geri götürüp iç hatlar gidişin oralarda bir odaya konuşlandırıyor, orada kendi halinde Kur’an okuyan bir kadın görevli var. Bu arada maceranın bu etabında yanımızda bulunan Mr. Aldebaran başka bir işi olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyleyerek bizi başka bir meslektaşı olan Yasser efendiye devrediyor, ancak Yasser efendi’nin Aldebaran emmi gibi içeri girme izni yok, o sizi bulacak diyerek topukluyor Aldebaran, yorgunluktan “Piki” diyorum sadece, “Piki Allahın cezası piki”.

Bize kahve ikram ediyorlar saat 10:30 civarı, bekliyoruz. Sorduğumuz soruların da cevabı hep aynı, eğer saat 11.00 uçağı ile gelirse malzemeler, biz de gaza biraz fazla basarsak güneye Hamata’ya yetişebilir ve oradan zodiac bot ile tekneye varabiliriz. Umut fakirin ekmeği.

Bu arada bize ikram ettikleri kahve yorgunluğu bir parça alır gibi oldu, saat 11:30 yola çıkalı tamı tamına 21 saat olmuş, o vakur duruşumuzdan eser kalmamış, paluzeye dönmek üzereyiz. Beklenen uçağın alana indiğinin haberi ile canlanıyoruz, uçak indi ama bavullardan haber yok, B ve C planları yapılıyor bir yandan, durum gergin. Bir süre sonra yanımıza gelen başka bir görevli müjdeli haberi veriyor. Hemen ayaklanıyoruz, dış hatlar gelişe yollanıyoruz, hava sıcak, yorgun ve pis sıfatları bizi tanımlamak için ideal.

Kapıda çantalarınızı bırakın diyor görevli , dışarıda Yasser’i görüyorum bu arada içim rahatlıyor nedendir bilmem. Sırt çantalarımızı bırakarak gidiyoruz bu arada sabahtan beri çaycısından bekçisine herkesin incelemek için can atıp defalarca eline alarak hayran hayran sayfalarına baktığı pasaportlarımızı yine birileri alıyor. Burası en sevmediğim kısmı, pasaportu da verince elinde hiç bir şey kalmıyor, derdini kime anlatacaksın? Heyecan artıyor saat 12:37 son düzlükteyiz, bavullara bir kaç metre kaldı. Kontrolden geçince oracıkta Thorin’le karşılaşıyoruz, kilitleri sağlam, ezilmiş ama hala hayatta, geri dönüş mücadelemiz başlıyor ama en azından çantalarımız yanımızda artık.

İç hatlar gidişe hızlı adımlar ve eskisinin 3 katı yükle ulaşıyoruz, sırt çantalarımız bıraktığımız yerde, Yasser bizi bekleyen arabaya doğru götürürken bizi, vedalaşıyoruz  kader ortaklarımız, “Hurghada Büyük Bavul Direnişi”nin diğer şanlı ve isimsiz kahramanlarıyla. Yolculuğun bir sonraki etabı başlıyor, Andrea efendi’yi arıyorum, bu sefer mesaj daha kısa ve net “acele edin”. O yorgunlukla yüz yıl gibi geçen bir yürüyüşün ardından minibüse varıyoruz, Yasser kendisine toka ettiğimiz bahşişi alarak uzaklaşıyor. Şoför 7 saattir sizi bekliyorum diyecek oluyor, bir küfür mırıldanıyorum, esas soruya geçiyoruz. “Buradan Hamata’ya kaç saatte gidersin?” Cevap net”Beş buçuk saat” bu cevapla tekneye yetişme şansımız sıfır.

Bu arada minibüs hareket ediyor, Şoförümüzün ismi Aziz, adaş olduğumuza ise ancak pasaportu görünce inanıyor, ikinci sınıf sit-com tarzı bir diyaloğumuz var şu ana kadar, saatte 50km hızla ilerliyoruz. Şoförü yolculuğu 4 saatte tamamlamaya ikna etme çabalarım sürüyor ama nedense direniyor. Bu aşamada Jedi Mind Trick gibi bir yeteneğim olmadığı için kendime küfrediyorum. Dünyaya bir daha gelirsem böyle orta dünya karakteri gibi değil daha rafine daha elit yeteneklerim olsun istiyorum, bu düşünceyi üzerinde çalışılacaklar kısmına etiketleyip kaldırırken irademi Şoför Aziz üzerinde yoğunlaştırıyorum, sonunda süreyi 4 saat 20 dakikaya çekebiliyoruz ama o 20 dakika neyin nesi çözemiyorum.

Yolculuk sürüyor, Hurghada’dan çıkıp Marsa Alam yönüne doğru ilerliyoruz, sürat 80km/saat civarında, etrafta çok radar olduğu için böyleymiş. Uyuyamıyorum, masalsı kasabalardan ve boş çölden geçiyoruz. Yolda abuk sabuk imgeler görünüyor bir duvarda Winnie the Pooh ve bir yazı var ne anlama geldiğini bilmediğim.  Bu ülkede yol yapmak ne kolay diye düşünüyorum, dümdüz, dök asfaltı geç. Şoförün gözündeki pırıltılar çabuk gitmesi gerektiğini anladığının sinyallerini veriyor veya macera boyunca bir ara uyukladım ve Polyanna değdi, okudu üfledi falan bilemiyorum.

Yolculuğun genel seyri, çöl, çöl, çöl, çöl, çöl, checkpoint, kasaba, çöl, çöl, çöl olarak özetlenebilir. Bir önceki gece Egypt Air Business Lounge’dan azık niyetine aldığımız iki elma ve su ile idare ediyoruz. Yolda mazot ikmali için durduğumuz bir benzincideki tuvaleti ömrümde daha önce hiç bir yerde görmedim diyorsam beni ciddiye al ey okur, hayatım şantiyelerde geçti benim , Hakkari’nin, Mardin’in en ücra yerinde bile böyle bir tuvalet bulamazsın, yok, mobilizasyonu tamamlanmamış şantiyelerde bulunan iki kalaslı açık foseptik bile daha temizdir. İçerideki havayı 10sn den fazla solumak hafıza kaybı yapıyor diyeyim sen anla. Ortalama seyrüsefer süratimiz de 80-90km/saat arası, cevap hep aynı radar var.

Invites you for a drink !

Invites you for a drink !

Artık pes ettim bir bildiği vardır diyorum amcanın, bu düzen içinde Al Quseyr’i geçiyoruz, dikili taşları ısıran fantastik triggerfish heykeli ve bir çok benzeri deneysel sanat ürünü ile bezeli bir kent burası, sağda solda acaip dükkanlar ve masal kahramanı kılıklı insanlar var. Her checkpoint’te duruyoruz arabaya şöyle bir bakıyorlar ve yola devam ediyoruz, bu ayinin amacını anlayabilmiş değilim ama sorgulayamayacak kadar yorgunum.

Tell me why o Lord !

Tell me why o Lord !

Bu arada 2 saatten fazla bir zamandır da yoldayız, bir ara durakladığımızda Şoför arabanın altına yatıp bir şeyler kurcalıyor, tam “Siee şimdi de araba bozuldu acaba kutup ayıları ne tarafta?” diye düşünürken, arkadaşın takografı söktüğünü ve sürat sınırlamasının kalmadığını anlıyorum dümdüz yolda 120-130km/saat süratle seyre başlıyoruz. Şoförün yetişme kararlılığı bizleri rahatlatıyor, elmaları geveleyip son suyu da içerek kendimizi sonra olacaklara hazırlıyoruz, hava kararıyor.

Sol taraf deniz sağ taraf çöl ve tepeler yaldır yaldır gidiyoruz asfaltta, ışıklar azalıyor, Hamata ile aramızdaki mesafe de öyle, yolculuğa başlayalı 24 saatten fazla oldu artık, Hurghada havaalanından ayrılalı da 3 saati geçti, yolda Andrea efendi Şoför amcayı arayıp durumumuzu teyid ediyor, arapça konuştukları için ne dediklerini anlamasak da önemi yok, yoldayız ve bizi bekliyorlar.

Marsa Alam’ı geçiyoruz ve daha 1 saatten fazla yolumuz var, yol boyunca gördüğümüz binaların ne olduğu konusunda Şoför Aziz bizi aydınlatıyor, biz de genellikle ilgileniyor gibi yapıyoruz, “A-aa fosfat fabrikası mı? Ne şirin ehin ehin” gibi tepkilerle hevesini kırmadan amcayı idare ediyoruz. Sonunda yolculuk tatilköyü benzeri bir yerin kapısında başlangıçtan 4 saat 37 dakika sonra bitiyor.

Şoför amca geldik diyor, buranın iskelesinden zodiac ile sizi alacaklar, ancak arada demir bir kapı ve uzlaşmaz bir kapı görevlisi var, adam içeriye para vermeden giremezsiniz diyor. İlk sorum ne kadar? Gelen cevap elli pound adam başı, şoför dahil, araba için ise ayrıca 50 pound daha. Belirtilen rakamın mısır pound’u olduğunu ve toplamının 35 Amerikan doları civarında olduğunu anlayana kadar bayağı bir ohaaa ve çüşşş efekti sonrasında tamam demek üzereyken şoföre Andrea efendiyi arattırıyoruz, uzunca bir arapça dil dersi sonrasında kapı açılıyor ve iskeleye ulaşıyoruz, tamı tamına 27 saat oldu bu arada evden çıkalı, Thorin “Cressi” Meşekalkan ve Nilgün’ün çantası zodiac bota yükleniyor, biz de biniyoruz, güleryüzlü bir eleman bizi açıkta bir tekneye doğru götürüyor, teknenin kıç kısmındaki dalış platformuna oradakilerin alkış ve tezahüratlarıyla ayak basıyoruz. Thorin ve diğer çanta da geliyor. Yorgun argın grubun geri kalanıyla buluşup dalış seyahatine başlıyoruz.

Aldebaran Boat - Liveaboard

Aldebaran Boat - Liveaboard

Bundan sonra olanlar ise apayrı bir macera ,

Just Add Water – Istanbul – 2009

 

 

PS: Triggerfish Anıtı Sn. Nilgün Özoğuz tarafından  fotoğraflanmıştır yanlış olmasın :) )

Panorama Theme by Themocracy