Posts tagged: Sanrılar alemi

Travel Checklist – Seyahat Listesi

By JustAddWater, February 22, 2010 3:31 pm

Aslan balıklarıyla olan St. John maceramızı daha önce nakletmiştim o dalış sırasında etrafımız aslan balıklarıyla çevrelenmiş ve çember gittikçe daralırken çektiğim fotoğraflardan biri biraz evvel karşıma çıktı bende ona bakarken aklıma yeni seyahatin programı ve ekipman listesi geldi.

Bana mı baktın ?

Bana mı baktın ? - Pterois volitans - Aslan balığı

 Bir yandan The Majesty of Muck isimli videoyu şuradan izlerken bir yandan çekmeyi hayal ettiğim yaratıkları düşünüp almam gereken malzeme / ekipmanı kafamdan listeliyorum. Bu hiç de kolay bir uğraş değil, her ne kadar mekan Macro çekimlerin Mekke’si olarak adlandırılsa da 60 ve 105mm objektifler dışında 10.5mm fisheye objektifi de almak gerek bölgede bir kaç tane 2. dünya savaşı zamanından kalma batık var.

Su sıcaklığı 28 derece civarı görünüyor, sigarayı bırakmamın ardından aldığım kilolarla Deste küçük orta’dan Başaltı’na terfi eden sikletim yüzünden yeni bir 3mm elbiseye ihtiyacım var, acaba kiralamalı mı malzemeyi yoksa yanımda kendi malzememi mi götürmeliyim? gibi sorular kafamı kurcalıyor.

Yukarıda verdiğim linkteki filmi izlediyseniz geniş açı lens götürmenin gereksizliği hakkında bir fikre kapılabilirsiniz ancak Murphy yasaları her yerden fazla sualtında geçerlidir, hayatınızın konusu yanınızda yeterli donanım yokken karşınıza çıkar her zaman. Ayrıca balıkgözü lensi tele converter ile kullanarak close focus wide angle denen yakın odaklı geniş açı çekimleri de denemek mümkün ancak bütün bunlar havayollarının bagaj kısıtlaması sorununu hiç beklenmedik anda ayağınıza batan diken gibi hatırlatıveriyor.  Dikkat etmezseniz bu tür bir mecrada yüklüce bir miktarı havayoluna haraç olarak ödemeniz an meselesi fazla kg başına 20-50 Euro az para değil hele bizimki gibi ekipman ağırlıklı bir uğraşı olanlar için.

Diğer yandan fotoğraflamayı istediğim türleri de listeliyorum wish list gibi, pigme ve normal denizatları, wonderpus, mimic octopus, flamboyant cuttlefish, frogfish, rhinopias türleri, envai çeşit deniz tavşanı, minik karides ve porselen yengeçleri, kurdele mürenleri, kedi balıkları, sübyeler, deniz yıldızları ve diğer derisidikenliler. Listenin sonu yok yazdıkça yazasım geliyor ama gerçek de şu tüm bu türleri orada 1 ay dalsam görüntüleyemeyebilirim bu iş biraz da kısmet işi nede olsa.

Neyse yazının tamamı sayıklama tarzında devam ediyor etsin varsın, bir yandan dalış bölgelerini tanımak gibi bir misyon da var, internetten yapılan yorumları okumak, dalış bölgelerinin tanımlarını ve haritalarını incelemek, boş kalan vakitlerde oralara yapılacak dalışları hayal etmek, içimde kalan ukteleri -mesela denizatları çok fena uktedir bende, yıllardır dalıyorum daha bir tane göremedim- orada gerçekleştirebileceğimi kurmak bunlar güzel şeyler.

Bir yandan kafamdan bunlar geçiyor diğer yandan düşünülmesi gereken başka şeyler var ki biz onlara hayat gailesi diyoruz. Bu arada telaşe ile günler geçiyor, yapılması gerekenler birikiyor. Bir an önce seyahate kalan sürenin tükenmesini ve dalmayı istiyorum kurumak bana yaramıyor.

Tropical Sunsets

By JustAddWater, February 13, 2010 10:29 pm

Gün batımı, iyi geçirilmiş bir günün en güzel saati. Havalar soğuyup kar kendini gösterdi göstereli her boş anımda aklıma sıcak denizler, gün doğumu, gün batımı, dalış sonraları geliyor. Aşerme gibi bir şey bu tarif edecek sözcük bulmakta zorlanıyorum. Kış mevsimini de seviyorum aslında ama yılın geri kalanına kıyasla bu sevgi eser miktarda, ne yakın zamanda yapılacak kayak tatili ne de kışın getirdiği diğer eğlenceler avutuyor beni.

The sky is on fire - North Ari Atoll - Maldives

The sky is on fire - North Ari Atoll - Maldives

İyi geçirilmiş bir günün akşamı henüz dalışta kana karışan azot vücudu terk etmemişken elinizde en sevdiğiniz içkiden bir kadeh, yanınızda sevdiceğiniz, eğer yoksa en azından iyi arkadaşlarınız ile paylaşacağınız gün batımının tadı hiç bir şeyde yok. Günün en güzel zamanı bunlar, gün doğumundan önceki hareketlilik ve gün batımının sükuneti ikisi de ayrı güzel.

Sun sets - North Ari Atoll - Maldives

Sun sets - North Ari Atoll - Maldives

Yazının bir yerinde mühendislik terbiyesine uygun olarak ortalama bir insan ömrü boyunca kaç gün batımı görebileceğimizi hesaplamıştım ancak sonra o hesabı kaldırıp attım fazla moral bozucu olduğu için. Ancak sayı ne kadar büyük olursa olun asla yeterli olmayacak mantık da bunu gerektiriyor, sonsuza kadar yaşayacak olsak hiç bir şeyin kıymeti kalmazdı zaten.

Uzun lafın kısası, Starship Troopers filminde Jean Razscak’in (Michael Ironside) dediği gibi “Never pass up a good thing” çünkü ne kadar zamanımız kaldığını asla bilemeyeceğiz. Fotoğraflar Maldivler Kuzey Ari Atolünde bulunan ufak bir adada iki farklı makine ile çekildi, burada olmalarının sebebi süper fotoğraflar olmaları değil bu yazıyı yazarken hissettiklerimi iyi ifade etmeleri, yine de ilk fotoğrafta Cokin Natural Density filtre kullandığımı ikincisinde ise kompakt bir kamera ile yüksek ISO değeri kullanarak elde pozladığımı söylemem faydalı olabilir.

Namaste,

El Joker ya da Why so serious ??

By JustAddWater, February 6, 2010 10:42 pm

Bu yazı bir fotoğraf yazısı değil daha çok bir gezi anısı ama bunu yazmazsam orta yerimden yarılacağımı bldiğim için klavye başına çöküp belleğimin derinliklerinden bu incileri dökmeye başlıyorum. Haydi hayırlısı…

Sun scorches the horizon

Yazının konusu olan El Joker şöyle bir balık lokantası. Bizim bu mekan ile olan ilişkimiz ise biraz acaip, en son çıktığım liveaboard seyahatinde süper bir gruba düştük, birlikte aynı tekneyi ve dalışların zevkini paylaştığımız grup bu güne kadar gördüğüm grupların en uyumlusuydu. Seyahat boyunca o kadar fazla güldüm ki bir ara gerçekten korktum diyebilirim başımıza ilave bir şeyler gelecek diye :)

Bu seyahatin başlangıcını ve seyrüseferini daha önce anlatmıştım blogdaki yazıları Kızıldeniz etiketiyle aratarak onlara ulaşabilirsiniz. Grupta sualtı fotoğrafçılığı ile uğraşan ve daha önce Hurghada’ya gelmiş bir doktor arkadaşımız yediği deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatıp seyahatimizin sondan bir önceki durağında bir gece konaklayacağımız Hurghada’da mutlaka ama mutlaka onun daha önce gittiği bu balık lokantasına gitmemiz için bizi ikna etmişti. Ancak sorun şu ki lokantanın ismini tam olarak hatırlamıyordu, sorduğumuz zaman el jojo ile el dingo arasında bir yelpazede cevaplar alıyorduk. (Burada ipucunu al, uyan ve sıyrıl değil mi? yok işte idrak edemedik durumu)

Tekneden zodiac bot ile karaya çıktığımız Hamata’dan Hurghada’ya ulaşana kadar yol boyunca daha önce orada yediği ıstakozları, deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatan doktor hepimizi bu yüce amaç için şartlamış, hazırlamıştı artık. Hurghada’ya varır varmaz resepsiyondaki klasik aksiliği bir kalemde bitirip eşyaları odamıza bırakacak ve o balık lokantasını bulmaya kendimizi vakfedecektik. Resepsiyondaki klasik aksilik deyince sakın abartıyorum sanmayın adamların özenle karıştırdıkları odaları ayırıp ayıklamaları 30-35 dakika sürdü, bu arada azot ve onun tatlı sarhoşluğu vücuttan atılmış, karınlar aç, ertesi sabah bizi otelden alıp bir hafta önce saatler boyunca yer karolarının sayısını bile ezberlediğimiz Hurghada havaalanına götürmesi gereken mısırlı Transfer Guy’ın gelmemesi ihtimaine karşı B ve C planları bir yandan zihnimin arka odalarında yapılırken kaş ile göz arasında doktor balık lokantasının adını öğrenmişti bile “El Joker” . İsimdeki sakatlığı fark eden tek ben miydim bilemiyorum ama o baştaki El takısı yılların Jokerini saniyesinde bir Mellah’a tahvil etmişti bile.

Neyse kıyafet değişip bazal ihtiyaçların ikamesinden sonra kapıdaki turizm polisinin de yardımıyla çevirdiğimiz 2 taksiye doluşarak Sakkala meydanındaki El Joker nam müesseseye gitmek üzere yola revan olundu. Gece vakti insan ortalığı pek de iyi seçemiyor ama ışıklı ve tıklım tıkış bir yerde arabadan indik ve mekanın tabelasını gördük. İçeriye buyur edildik ve alt kattaki düzayak kalabalığın içinden geçerek üst katta cam bir masaya konuşlandık. Garson nereli olduğumuzu anladıktan sonra hemen menüyü sayıyor “fiş suup, salaaat, lobesterz, şırimpiis, kırebs, appitayzırs” sayıldığı sırayla önce balık çorbası, salata, 2 adet ıstakoz ve karides ve diğer deniz ürünlerinden sipariş ediyoruz.

Konum itibarıyle önümzde 2 masa mısırlılar solda bir masa japon ya da koreliler, etrafta da ruslar ve almanlar var. Siparişimize bira ilave ediyoruz, garson amca dışarıdan aldıracağım diyor bu arada salata olduğu beyan edilen teorik ürün ve pita ile tahinli bir meze geliyor. Salata ve tahinli nesenevatın diyare tetikleyebilitesi yüksek olduğundan dolayı onları pas geçip midedeki isyanı pita ile bastırırken sohbet devam ediyor, bir ara gözüm sol tarafta duvardaki vantilatöre ilişiyor, beyaz olması gereken kablosu üzerindeki sinek pisliklerinden dolayı bir artifact’e dönüşmüş, siyah-füme tonlarında ve pütür pütür.

Henüz bu bilgiyi masadakilerle paylaşıp paylaşmamaya karar verememişken çorbalar geliyor ve artık çok geç, çorba masaya konduğu andan itibaren apayrı bir dünyanın içerisindeyiz, artık kelimeler kifayetsiz, konuşmalar anlamsız. Denizden çıkan hemen hemen her şeyi yiyebilecek olan ben bu çorbayla sersemliyorum. Krem rengi bulanık sıvının içerisinde karıştırdıkça tıngırdayan bir takım şeyler var. Kaşığı çevirdikçe bu nesneler porselen tabağa dokunarak tilink tilink gibi bir ses çıkarıyor. Conan filminde Arnold, Thulsa Doom’un tapınağını basıp oymağını yerle bir ederken müritlerin içtiği içinde insan organları yüzen çorbanın minyatür versiyonu, kısa bir yoklamayla kaseden bir kaç kum midyesi kabuğu, 2 yengeç bacağı ve teşhisi çıplak gözle mümkün olmayıp DNA analizi gerektiren bir kısım organik ürün arz-ı-endam ediyor.

Açlık yüzünden taneleri bırakıp suyu içmeye niyet ediyorum ama aklıma ilkokulda sebepsiz yere dişlediğim defterlerimin mavi kap kağıtlarının tadı geliyor ve pes ediyorum. Bu arada bu çorbayı yapabilmek için deniz ürünlerinden ne varsa hepsini bir kazana koyup içerisine savunma tipi bir el bombası atmak yeterli olur sanırım. Pita’ya devam bu arada arkadaşların sipariş ettiği jumbo karidesler geliyor ama nedense lezzetsizler aklım vantilatörün kablosunda kaldı zaten.

Bu arada biralardan haber yok, su var neyse ki, garson arada geyik muhabbetleri yapıyor “Istanbul biytuful, hesne müstesne” benim geyik channel çoktan kapanmış, arkadaşların da öyle, bu arada sipariş ettiğimiz 2 adet ıstakoz (elemanın deyimiyle lobesterz) geliyor,  son derece keskin bir alet ile dikey olarak yarılmışlar, iyi pişmiş görünüyorlar ama zaten bu hayvanın %20 den fazlası yenmediği için ambiyans ve ilk taarruz sonrasında zaten kaybolan iştahım iyice kalbimin derinliklerine gömülüyor.

Yemeğin sonuna yaklaşıyoruz, kaybolan biraları sormayı çoktan bıraktık, artık pita gevelemekten devekuşu gibiyim, ama yalnız değilim elbette herkes masada dişine göre bulduğu şeyi geveliyor. Garsonun balık yememiz konusundaki ısrarını ise başarıyla savuşturuyoruz.  Açlığım kontrol edilebilir seviyede olana kadar pita yemeye devam ediyorum. Sonunda gecenin Crescendo’su gelip çatıyor, hesabı istiyoruz. Doktor genel memnuniyetsizliğin farkında. “ben daha önce geldiğimde yemekler süperdi” diyor. Bir süre sonra hesap geliyor 360 USD civarında bir rakam. Şöyle ağız dolusu bir “oo-haaaa” sonrasında elemana hafiften “bu ne lan ?” diyoruz. geniş bir gülümsemeyle “Düzelteyim” diyerek balet zerafetiyle olduğu yerde dönerek hesapla kayboluyor ve 30 saniye sonra hesabı 300 USD ye indirerek getiriyor suratında kötü adam gülümsemesiyle.

Toplamda 6 kişi için ödememizi istedikleri hesap kazık boyutlarını aşıp kıtalararası füze kıvamına gelmiş, adam başı 30 USD verip hesabı gönderiyoruz itiraz falan da gelmiyor, 180 USD alınca mutfakta halay çektiklerinden adım gibi eminim. Hesabı getiren ve servisi yapan güzideler “Ayın Elemanı” seçilecek olmanın haklı gururunu yaşıyorlar. Kazıklanan masalar arttıkça çalışanların mutluluğu da tavan yapıyor neredeyse tüm garsonlar birer Vlad Tepeş kesilmişler. İstenen hesabın yarısını ödeyip kavga gürültü de çıkmayınca yavaştan otele dönüyoruz ve yolda doktorun buraya daha önce bir mısırlı arkadaşıyla geldiği ortaya çıkıyor yani öyle Mr. and Mrs Brown modunda giderseniz kazıklanmamanız imkansız.

Bu dönüşten önceki son gece olduğu için midemde pitaların çarpıştığı deniz mahsullerinin hırıltılarına kulak asmaksızın otelin civarındaki dükkanlardan dalış temalı t-shirt ve geleneksel mısır elbiseleri almak için hareketleniyoruz, doktor bu arada ziyafeti nargile (şişa) ile taçlandırmak üzere gruptan ayrılmış çoktan. Bir kaç dükkan gezip aynı malın fiyatının her yerde farklı olduğunu bir kez daha görerek sağlam bir pazarlıkla alacaklarımızı alıp otele dönüyoruz.

Otelde sağlam bir sade kahve içip üzerine de uyumadan önce havaalanında aldığım Jameson Irish Whiskey‘nin dibinde kalan son damlaları da cila niyetine indirip uyuyorum rüyamda mücadeleye devam ederek, çorbalar, lobesterz, pita, pita ve daha çok pita …..

Kıssadan hisse, Mısır gibi güzide memleketlerde bilmediğiniz yerlere tavsiye üzerine bile olsa gitmeyin a dostlar gitmeyin a arkadaşlar.

Namaste,

PS: Fotoğraf rahmetli kameram Ricoh Caplio DX ile çekildi, f12 -  1/130 @ ISO 125  -0.3 EV Poz telafisi kullanıldı.

Vahşiyiz.. Vahşisiniz…Vahşiler!

By JustAddWater, January 27, 2010 10:41 pm

Bu yazı iki gündür beynimin kıvrımları arasında (evet kıvrımlıdır benim beynim) cam kırığı misali dolanıp duruyor, batıyor rahatsız ediyor ama onu çıkarıp buraya dökmek şu ana kısmetmiş.

Bana “Dalış yaparken en mutlu olduğun ilk beş dalışı anlat!” deseler,  -ki arada sırada birileri söylüyor bunu- sanırım kızım ve eşimle birlikte yaptığım dalışlardan sonra en mutluluk veren dalış Sataya Resifi‘nde özgür yunuslarla yaptığımız kısacık ama bir ömür boyu unutulmayacak danstır. Aletli dalışın yasak olduğu bu resif birey sayıları 30 ila 100 arası değişen yerleşik yunus kolonilerine ev sahipliği yapmaktadır. Burada şnorkel ve palet gibi temel malzemelerle donanmış olarak yüzebilir ve yunusların size izin verdiği ölçüde (misafirlik kuralları gereği) onlara yaklaşabilirsiniz. Resifin dışında demirleyen dalış teknesinden zodiac botlarla son derece yavaş olarak resife girip yunusların tahmini yerine doğru seyrederken ıslıklar çalarak onları varlığınızdan haberdar edersiniz.

Dolphin at Sataya Reef

Sataya Reef - Dolphin - Red Sea

Gerçi buna çok da gerek yoktur, onlar orada olduğunuzu zaten biliyorlar.  Yeterli mesafeye yaklaşınca kendinizi sırtüstü suya bırakırsınız ve ilk karşılaşma gerçekleşir, siz ne kadar doğal davranırsanız birlikteliğiniz de o kadar uzun sürer, yunusları sualtında dalıp çıkarken, cilveleşip şakalaşırken izler ve hayran kalırsınız.

Sualtının bu zeki canlıları insanlarla karşılaşmalarında her zaman bu kadar şanslı olamıyorlar, her türlü yetersizliğin faturası onlara kesilebiliyor, balık mı azaldı? avlar eskisi gibi değil mi? öldüresiye, kökünü kurutana kadar avlandığımız kimsenin hatırında ve umurunda değil. Hemen bir sivri zekalı çıkıyor ve fetvayı yapıştırıyor, “Yunuslar günde 150kg balık yiyor, sayıları da iyice arttı balık ondan azalıyor” ondan sonra av tüfeğini, süngülü zıpkınını alan yunusların peşine kan davasına gidiyor. Ölüleri kıyılara vuruyor vurmayanlar da denizde leş yiyicilere ziyafet oluyorlar. Bu döngüyü her tekrarlanışında tiksintiyle izleyerek defalarca gözlemledim. Her seferinde ölmüş ve artık kimse için tehlike arz etmeyen yunuslar çürümeye yüz tutan gövdeleriyle cansız karaya vurdular.

Dance of the Dolphins

Sataya Reef - Dolphins - Red Sea

Kızıldeniz’den önce en son Moda iskelesinde tesadüf etmiştim onlara, bir dalış için Yassıada’ya gitmek üzere teknede bekleşirken hemen dibimizden suyu delerek çıkmış uzunca bir süre oynaşarak yüzümüzde bıraktıkları gülümsemelerle maviye karışıp kaybolmuşlardı. Arada yaz günleri sahilyolundan giderken veya denizde dikkatli gözler onları görebilirdi. Bu kadar güzel ve sevimli canlılara karşı insanoğlunun garez besleyebileceğini, onları sistematik bir şekilde katledebileceğini, etlerini yiyebileceğini bilmezdim. Öğrendim ve dilim tutuldu, konuşamadım.

The Cove bu açıdan uzun yıllardır izlediğim en çarpıcı belgesellerden birisi oldu, insanoğlunun kendi türünden olanlara uyguladığı vahşiliği evvelahir biliyoruz, şanlı tarihi soykırımlarla dolu vesselam. Ancak besin zincirinden tür eksiltecek mertebelerde yaptığı gerizekalıca kıyımlara yeni yeni şahit oluyoruz. Bu akıllara şu soruyu getiriyor, “Neden bu kadar acımasız insanoğlu?” filmi izlediğinizde bunun boyutlarının sadece insanlarla kalmadığını, hükümetlere ve onları politikalarına kadar uzandığını, oyların alınıp satıldığını, kamuoyunun yalan yanlış bilgilerle tıpkı kahvehanelerde “Bir yunus günde 200kg balık yiyor hacım hep onların yüzünden” diyen cahil cühela takımı gibi sistemli dezenformasyonun insanların olan bitene dur diyememesi için yayıldığını görüyoruz. Bu filmi bir şekilde seyredin.,

The Rush

Sataya Reef - Dolphins - Red Sea

Filmi izledikten sonra insanoğlunun etrafındaki her şeyi nasıl büyük bir verimlilik ve sistemle yok etmeye yetkin olduğunu göreceksiniz. Göremeseniz de seslerini -ki kuş cıvıldamasına benziyor- çok uzaklardan duyabildiğimiz bu güzelim canlıların ne kadar zeki ne kadar sosyal ve uyumlu olduklarını görme şansı bulanlarınız onları esaret altında görmeye dayanamayacaktır. Tutsak yunuslar ile ilgili şu bilgiler ve şu rapor bu konuda okuyucuların ufkunu açmak için birebir. Sırf birileri yunuslarla yüzecek birileri hoş vakit geçirecek diye bu hayvanları yuvalarından koparıp aç bırakarak eğitmek en az yarısını bu uğurda telef etmek, bu şekilde binlerce yunusu avlayıp show dünyası’na pazarlayamadıklarını da kesip yemek için nasıl bir yaratık olmak gerekiyor bilmiyorum.

Bu konuda ülkemizde başka yayın ve belgeseller de var mesela Savaş Karakaş şöyle bir şey yapmış, izlemedim ama güzel bir şey olduğunu sanıyorum. Yapılmaması gereken tek şey sessiz kalmak, sessiz kalmak suç ortağı olmak demek bir yerde. O nedenle yazabilen yazmalı, çizebilen çizmeli fotoğraflayabilen fotoğraflamalı herkes elinden geleni yapmalı bu konuda. Okuldaki çocuk yunusun balık değil memeli olduğunu, kahvedeki adam düşman değil dost olduğunu, tekne kaptanları rakip değil yol gösterici olduğunu anlayıncaya kadar yazmalı çizmeli fotoğraf çekmeliyiz.

Sataya resifinin yunusları dalıcılardan rahatsız değil, kurallara uyduğu sürece misafirlerden mutlu bile oluyorlar bu sosyal canlılar, her seferinde bottan her atlayışınızda kuş cıvıldamalarını andıran sesleri, sanat eseri misali aerodinamil gövdeleri, zarafet ve gücün harmanlandığı tabiatları ve eşsiz gülümsemeleriyle sizleri karşılayıp uğurluyorlar. Altıncı seferden sonra artık üşümüş ama hazdan dört köşe bir şekilde misafirliği bitirip tekneye dönüyoruz. Hatıraları hafızamızın özel bir köşesine dercederek.

The Cove bittiğinde ekrana bakakalmışken düşünceler kafamdan yıldırım hızıyla akıyor, bir kaç defa doğal ortamında izleme şansını bulduğum bu canlıları böylesine sistematik ve etkili bir şekilde yok edebilmek için ne gerektiğini, nasıl bir ruh hali nasıl bir bilinç olması gerektiğini düşünüyordum. Sonunda bunun doğamızın ancak eğitimle yok edebildiği vahşilik olduğuna karar verdim.

Başlıkta da dediğim gibi Vahşiyiz, Vahşisiniz, Vahşiler ve ancak genç yaşta eğitilerek giderilebilecek bir şey bu aksi taktirde bundan 30 sene sonra yunuslar sadece ansiklopedilerde kaldığı zaman çocuklarınıza, torunlarınıza nasıl hesap vereceksiniz?

Namaste,

Kelimeler kifayetsiz … Words are feeble …

By JustAddWater, November 13, 2009 11:45 am
Sometimes words are feeble and unnecessary !

Sometimes words are feeble and unnecessary !

See you later …

By JustAddWater, August 28, 2009 4:14 pm
The river that flows through Hades
The river that flows through Hades

As of today, i will be gone on vacation. To a place of which i have dreamt for a long time to spend some time with my loved ones. to retreat, regroup, revitalize myself and take as many underwater and topside photographs and videos as possible. Wish me luck :) and see you when i am back.

Merhaba, uzun zamandır hayallerini kurduğum bir tatile çıkıyorum. Sevdiklerimle beraber olmak, hayatı paylaşmak, dinlenip enerji toplamak, sualtı ve su üstünde tonlarca fotoğraf ve video çekip uzun zamandır planladığım kitabımın sonunu yazmak için gidiyorum. Beni bekleyin ve şans dileyin, dönüşümün muhteşem olması için elimden geleni yapmaya da ben söz veriyorum. Kendinize iyi bakın.
Zdarova Miliye ;
Poka vy etot schedevr chitaete, ya budu v dolgo zhdannom otpuske so svoimi lyubimomy lyudmi. Zhdite menya , po tomu chto ya vernus’ so tesyachami fotografiemi i video snimkami. Zhelaeti menya uspehov i udachi i Ya klyanus’ sdelat’ vse chto vosmozhno chto by vernutsya tselom i zdorovym. Do skoroi,
Namaste,

Protopite mne banuchku po belomu !

By JustAddWater, July 23, 2009 9:11 pm
Bodrum Dakota Wreck

Bodrum Dakota Wreck

Nedendir bilemedim, yazasım var. Daha 3. kelimede tıkanıp kalmadan önce aklımdan tam olarak bu geçiyordu işte. Yazasım var. Nedeni ise meçhul, bir kısım insan can sıkıntısı diyor ben alışkanlık, hastalık, maraz diyorum.
Yazının başlığı çok uzak geçmişten, çok ama çok sevdiğim bir ozanın bir şarkısından bir dize, kadehimi beyaz ile taşana kadar doldurun diyor. Vladimir Vysotsky dünyada az sayıdaki gerçek insan dan biridir. Nazım Hikmet Ran gibi, gerçek insan. Sadece yekpare dokuz ayak ideoloji değil, insani zaafları , duyguları olan gerçek insanlardan.
Şarkılarında da kendisi gibi gerçek insanları, onların basit hırs ve umutlarla dolu basit hayatlarını anlatır.
Bazen kendimi gerçekten olduğum gibi görmeyi başardığım nadir anlarda benim hayatım da bu şarkılardaki örneklere benziyor aslında. Oldukça fazla macera görmüşüm, yürüyerek ülkeler geçtim mesela, ateş altında koşturmayı gördüm, kurşun sesi neye benzer, kan, barut nasıl kokar? onlar da tamam, gençliğim de hareketli geçti hem, kavgadan gürültüden kolay ürkmem. Şimdi sen bu satırları okuyunca gençsen “bunlar reklam kokan hareketler” diyeceksin yaşlıysan güleceksin bıyık altından ama vallahi değil be birader. Beni tanıyanlar bilir.
Yaşadıklarımın hepsi için – ki çektiğim acılar sıkıntılar da buna dahil – müteşekkirim kadere. Hayatta bana verdikleri sevdiceklerim için, ailem için müteşekkirim, onlar ki hayatımdaki çoğu şeyi daha tahammül edilir kılıyorlar.  Neyse gerçek insanları seviyorum bende, art niyetleri, gizli ajandaları, kumpasları olmayan insanları, gördüğünü söyleyen lafı eğip bükmeyen insanları seviyorum.  Yarın uzun zamandır görmediğim insanlarla dalışa gidiyorum, şimdiye çoktan makineleri kurmuş olmam gerekiyordu ama içimden gelmedi işte. Yazasım var ve sanırım 215. kelimeyi yazdığım şu sırada sebebini de buldum. Evimi özledim ben sanırım.
Evet, evet eminim bundan, yani başka bir deyişle, pazartesi sabah ilk uçakla ayrılmak zorunda olmadığım günlerdeki evimi özledim. Köpeğimi sevip sevdiklerime hak ettikleri zamanı ayırabildiğim zamanlardaki evimi özledim. Oysa son 3 senedir hep kaçamak, her haftasonu dönmenin psikozu ile gidiyorsun eve, döneceksin ya pazartesi. Aynı uçak, aynı yüzler, aynı rutin.
Bu tür baskılar seni gerçek insan olmaktan alıkoyuyor işte, sürekli yaralarını yalamaktan ve bir sonraki darbenin geleceği yönü kestirmeye çalışmaktan salaklaşıyorsun, önemsemek, ifade etmek, sevmek yetilerin yara alıyor aslında. Neyse ben aştım bunları artık, sanırım öyle.
Neyse yani demem o ki gerçek insanlar olmalı insanın etrafında, karagöz göstermelikleri değil veya kolpacılar değil -kızımın bu aralar kullanmaya bayıldığı bir kelime bu – gerçek insanlar. Maalesef sayıları bir elin parmakları kadar az ve geçen zamanla iyice azalıyorlar.
Lafı döndürüp dolandırıp bir yere bağlamadan bıraktık ya cancağızım, oldu mu şimdi? olmadı değil mi? olmaz zaten. Neyse işte haftasonu dalış sonra Ankara, klasik yel değirmeni ziyaretleri, don quijote de la mancha misali, ata sporumuz olan havanda su dövme yarışmalarına hazırlık babında…haftasonu evimde olacağım. Bunu ve pazartesi dönmemeyi hayal ediyorum. Hayal ettikçe gerçek insan oluyorum.
Neyse yazıya Vysotsky ile başlayıp .. Dilek Turhan / Sensiz ile bitirirken son yaralarımı da yalayarak tımar ediyorum… uykudan biraz önce sabaha çoook uzakta …tanıdığım tüm gerçek insanlara selam ediyorum.
İzmir, 2009
Namaste,

Hayat Ne Tuhaf Vapurlar Filan …

By JustAddWater, July 17, 2009 10:36 am
...

...

 

Basınç kavramı geçen cuma gününe kadar öylesine bir kavramdı benim için, belki başkalarından biraz daha fazla aşina olduğum ama gerçek anlamına vakıf olmadığımı asla bilmediğim bir kavram. Mühendislik eğitimi bu konuda bir şeyler öğretiyor, öğreniyorsun, dalış eğitimi de bir sürü şey ekliyor bunlara. bütün bunları biliyorsun ama kifayetsiz.

Basıncın ne olduğunu ben, içinde olduğum ve trafik tıkandığı için durmakta olan arabaya yüklü bir kamyon son sürat ve hiç fren yapmadan, olanca ağırlık, momentum ve gücüyle vurduğunda anladım.

Oldukça fazla trafik kazası gördüm, yaşadım diyebilirim. bunların bir kısmında oldukça ağır yaralandım da ancak crescendo bu sefere kısmetmiş. Bir anda durup dururken o zbam sesiyle başlıyor her şey, sonra patlayan camların parçaları arabanın içerisinde uçuşurken oturduğun koltuk seni itmeye başlıyor. bu öylesine bir kuvvet ve öyle bir basınç uyguluyor ki sana, koltuğun ucuz kadife kaplamasındaki bütün tüyleri ve tekstürü sırtında hissediyorsun.

Ama bu da milisaniyeler boyunca sürüyor, aklına gelen tek şey bu kuvvete direnmemen gerektiği, bir şekilde ikna oluyorsun, eğer direnirsen belinin veya boynunun kırılması an meselesi, koltukla beraber öne doğru uçuyorsun, her şey matrix filmindeki gibi, havadaki camlar daha yere bile düşmediler.

Bir yandan sövüyor bir yandan ön koltuğu geçip şoförün yanına doğru uçuyorsun, kolların gayrı ihtiyari yüzünü kapatmaya çalışıyor, 95 kiloluk gövden yaprak gibi savrulurken şoförün gözlerini görüyorsun. boyoz gibi açılmışlar.

Bu arada darbenin şiddetiyle araba dönüyor, ve sen ön koltuğu yarıya kadar geçmişken başka bir arabaya çarpıyorsunuz ve tekrar başlangıç noktasına düşüyorsun, sırt üstü düşmüş kakalak pozisyonundayken araba duruyor ve bu bölüm bitiyor.

Uçuşan camlar suratını biraz façalamış ama farkında değilsin daha, önce ayaklarını oynatıyorsun, sonra bacak ve kollar, gövdeni arka koltuktan yavaşça kaldırırken neyi unuttuğunu anlıyorsun, nefes almayı. derin bir nefes, bir tane daha, arka arkaya geliyor derin nefesler.

Sonra biz dururken başka bir taşıt gelip vurmasın diye darmadağın olmuş araçtan çıkıyorsun, kaldırıma oturuyorsun, birileri geliyor, su verenler, geçmiş olsun diyenler, ancak basıncın uğultusu ve o zbam sesi hala kulaklarında anlamadan bakıyorsun onlara.

Bir kaç dakika sonra kendine iyice gelip telefonla sevdiklerine haber veriyorsun. şoför ve arka koltukta birlikte oturduğun arkadaşın da iyi, size vuran kamyon ise 4 metre aşağıda şarampolde yatıyor, ambulans geliyor, devlet hastanesi, acil servis falan.

Taburcu ediyorlar eve gidiyorsun, gözlerini kapattığında kendini uçarken buluyorsun cam parçalarının ve iki koltuğun arasında, ezilmiş, dayak yemiş, yere yapıştırılmış gibisin ama kırığın çıkığın yok. şükrediyorsun haline.

Hayatın ne kadar boş beleş bir şey olduğunu, her an ölebileceğini anlıyorsun. seni bir kaç saniyeliğine de olsa oradan oraya kağıt bebek gibi savuran kuvveti unutamıyorsun.

Çocukluk anıları

By JustAddWater, July 14, 2009 7:54 am
Sarıkuyruk Akya Sürüsü / Çeşme

Sarıkuyruk Akya Sürüsü / Çeşme

Bu yazıyı Ek$i’de gördüğüm güzel bir başlığa yazmıştım, çocukken lüfer tarafından ısırılmak. Hakikaten ne güzel ne fantastik bir şeydi bu. Demek benim gibi başkalarının da başından geçmişti bnzer hadiseler, belki onlar da özlüyordu balığın bol insanların da kadını ve erkeğiyle daha adam gibi olduğu o günleri.

Cıvayla parlatılmış hırsızlı oltalar ve yaprak yem ile lüks lambası ışığında ıstanbul’da çok ama çok başımdan geçmiş geçmiş zaman heyecanıydı “lüfer tarafından ısırılmak”.

Tabii o zamanlar lüfer vardı, çinekop ve sarıkanat ve kırlangıç ne olduğunu bilenlere. Mevsiminde istavriti kilolarca avladığımız Marmara ölüp yeniden dirilmeye, tabiri caizse hortlamaya çalışmıyordu o zamanlar.

Süreyya plajından denize girebiliyorduk diyeyim de sen anla ne zamanlardan bahsettiğimi cancağızım.

Kaşık dolaştırarak 50 sarıkanat aldığımı bilirim Kalamış’tan bir saatte, şimdi bir tatlı huzur bile alamadığımız Kalamış’tan. Ama gece yemli oltayla lüferin zevki hiç bir şeyde yoktu be mirim, sandallar açıkta toplanır, herkes bekler, herkesin gözü bir diğerinin oltasında, bedeninde, arada biri denk geldi mi lüfere başlarsın kulaçları saymaya, bir, on, yirmi, balığın hangi derinlikte olduğunu anlamak için.

Balığı çeken ustaysa arada boş çeker sen derinliği anlamayasın diye, eğer sen çekiyorsan arada üç beş kulaç boşa sallarsın anlamasınlar diye. Sonra o derinlikten başlarsın lüferi kayığa almaya, allah ne verdiyse, bir, üç, beş. sonra lüferler geldikleri gibi giderler.

Şimdi artık öyle avlar yok, öyle lüfer de yok eskisi gibi, arada sırada dalışta horozbina görünce sevinir olduk, düşün halimizi artık usta. Eskiden Hasan reis’in dalyanının orada, az açığında yemli oltayı dibe yatırdın mı 15-20 dakika sonra ya kırlangıç alırdın, ya adabeyi en kötüsünde camgöz hiç sektirmezdi.
Şimdi iki istavrite, beğenmediğin kraçaya hasret kaldık be ustam.

Yani demem o ki, keşke o lüferler hala olsalar ve şimdinin çocuklarını dişleseler be usta. Ne güzel olurdu …

Namaste,

Gün Batar

By JustAddWater, July 9, 2009 4:09 pm
Davutlar Kuşadası Gün batımı
Davutlar Kuşadası Gün batımı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kaç hafta öncesinden bir günbatımı, Davutlar / Kuşadası. Plajları eskiden de pek sevmezdim, dalışa başladığımdan beridir dalmak ve şnorkel dışında tüm deniz aktiviteleri daha bir sıkıcı gelmeye başladı bana.

Son bir kaç senedir üzerimde shorty ve patikler ile yanmaktan amele yanığı konseptine, dalgıç amele olarak yeni bir yorum getirdim.
Bu kareyi çektiğim zaman deniz kenarında dalış ve şnorkelden uzak geçirdiğim zevkli zamanlardan bir tanesi, uzun ama çok uzun bir kumsal, kalabalık bile olsa rahatsız etmiyor o derece uzun. Dalgalar vuruyor sürekli sahile, güneş battı batacak, tatlı bir yorgunluk var biraz evvel ailece sudan çıkmışız.
Çocukların büyümesiyle birlikte ebeveynlere onunla daha fazla zaman geçirmeliyim fikri hakim olmaya başlar ya, bu kareyi çekerken aklımda o vardı işte, belki kızım bu anı unutacak ama ben hep hatırlayacağım. Hayatımın sonuna kadar.
O nedenle güzel an ve anıları biriktirmek gerek, yoksa ne ki, gün doğar, gün batar , bakarsın aval aval.
Sevdiklerinle paylaşamadıktan sonra hikaye, beyhude, boş beleş her şey.
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın.
Namaste,

Panorama Theme by Themocracy