El Joker ya da Why so serious ??
Bu yazı bir fotoğraf yazısı değil daha çok bir gezi anısı ama bunu yazmazsam orta yerimden yarılacağımı bldiğim için klavye başına çöküp belleğimin derinliklerinden bu incileri dökmeye başlıyorum. Haydi hayırlısı…
Yazının konusu olan El Joker şöyle bir balık lokantası. Bizim bu mekan ile olan ilişkimiz ise biraz acaip, en son çıktığım liveaboard seyahatinde süper bir gruba düştük, birlikte aynı tekneyi ve dalışların zevkini paylaştığımız grup bu güne kadar gördüğüm grupların en uyumlusuydu. Seyahat boyunca o kadar fazla güldüm ki bir ara gerçekten korktum diyebilirim başımıza ilave bir şeyler gelecek diye
Bu seyahatin başlangıcını ve seyrüseferini daha önce anlatmıştım blogdaki yazıları Kızıldeniz etiketiyle aratarak onlara ulaşabilirsiniz. Grupta sualtı fotoğrafçılığı ile uğraşan ve daha önce Hurghada’ya gelmiş bir doktor arkadaşımız yediği deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatıp seyahatimizin sondan bir önceki durağında bir gece konaklayacağımız Hurghada’da mutlaka ama mutlaka onun daha önce gittiği bu balık lokantasına gitmemiz için bizi ikna etmişti. Ancak sorun şu ki lokantanın ismini tam olarak hatırlamıyordu, sorduğumuz zaman el jojo ile el dingo arasında bir yelpazede cevaplar alıyorduk. (Burada ipucunu al, uyan ve sıyrıl değil mi? yok işte idrak edemedik durumu)
Tekneden zodiac bot ile karaya çıktığımız Hamata’dan Hurghada’ya ulaşana kadar yol boyunca daha önce orada yediği ıstakozları, deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatan doktor hepimizi bu yüce amaç için şartlamış, hazırlamıştı artık. Hurghada’ya varır varmaz resepsiyondaki klasik aksiliği bir kalemde bitirip eşyaları odamıza bırakacak ve o balık lokantasını bulmaya kendimizi vakfedecektik. Resepsiyondaki klasik aksilik deyince sakın abartıyorum sanmayın adamların özenle karıştırdıkları odaları ayırıp ayıklamaları 30-35 dakika sürdü, bu arada azot ve onun tatlı sarhoşluğu vücuttan atılmış, karınlar aç, ertesi sabah bizi otelden alıp bir hafta önce saatler boyunca yer karolarının sayısını bile ezberlediğimiz Hurghada havaalanına götürmesi gereken mısırlı Transfer Guy’ın gelmemesi ihtimaine karşı B ve C planları bir yandan zihnimin arka odalarında yapılırken kaş ile göz arasında doktor balık lokantasının adını öğrenmişti bile “El Joker” . İsimdeki sakatlığı fark eden tek ben miydim bilemiyorum ama o baştaki El takısı yılların Jokerini saniyesinde bir Mellah’a tahvil etmişti bile.
Neyse kıyafet değişip bazal ihtiyaçların ikamesinden sonra kapıdaki turizm polisinin de yardımıyla çevirdiğimiz 2 taksiye doluşarak Sakkala meydanındaki El Joker nam müesseseye gitmek üzere yola revan olundu. Gece vakti insan ortalığı pek de iyi seçemiyor ama ışıklı ve tıklım tıkış bir yerde arabadan indik ve mekanın tabelasını gördük. İçeriye buyur edildik ve alt kattaki düzayak kalabalığın içinden geçerek üst katta cam bir masaya konuşlandık. Garson nereli olduğumuzu anladıktan sonra hemen menüyü sayıyor “fiş suup, salaaat, lobesterz, şırimpiis, kırebs, appitayzırs” sayıldığı sırayla önce balık çorbası, salata, 2 adet ıstakoz ve karides ve diğer deniz ürünlerinden sipariş ediyoruz.
Konum itibarıyle önümzde 2 masa mısırlılar solda bir masa japon ya da koreliler, etrafta da ruslar ve almanlar var. Siparişimize bira ilave ediyoruz, garson amca dışarıdan aldıracağım diyor bu arada salata olduğu beyan edilen teorik ürün ve pita ile tahinli bir meze geliyor. Salata ve tahinli nesenevatın diyare tetikleyebilitesi yüksek olduğundan dolayı onları pas geçip midedeki isyanı pita ile bastırırken sohbet devam ediyor, bir ara gözüm sol tarafta duvardaki vantilatöre ilişiyor, beyaz olması gereken kablosu üzerindeki sinek pisliklerinden dolayı bir artifact’e dönüşmüş, siyah-füme tonlarında ve pütür pütür.
Henüz bu bilgiyi masadakilerle paylaşıp paylaşmamaya karar verememişken çorbalar geliyor ve artık çok geç, çorba masaya konduğu andan itibaren apayrı bir dünyanın içerisindeyiz, artık kelimeler kifayetsiz, konuşmalar anlamsız. Denizden çıkan hemen hemen her şeyi yiyebilecek olan ben bu çorbayla sersemliyorum. Krem rengi bulanık sıvının içerisinde karıştırdıkça tıngırdayan bir takım şeyler var. Kaşığı çevirdikçe bu nesneler porselen tabağa dokunarak tilink tilink gibi bir ses çıkarıyor. Conan filminde Arnold, Thulsa Doom’un tapınağını basıp oymağını yerle bir ederken müritlerin içtiği içinde insan organları yüzen çorbanın minyatür versiyonu, kısa bir yoklamayla kaseden bir kaç kum midyesi kabuğu, 2 yengeç bacağı ve teşhisi çıplak gözle mümkün olmayıp DNA analizi gerektiren bir kısım organik ürün arz-ı-endam ediyor.
Açlık yüzünden taneleri bırakıp suyu içmeye niyet ediyorum ama aklıma ilkokulda sebepsiz yere dişlediğim defterlerimin mavi kap kağıtlarının tadı geliyor ve pes ediyorum. Bu arada bu çorbayı yapabilmek için deniz ürünlerinden ne varsa hepsini bir kazana koyup içerisine savunma tipi bir el bombası atmak yeterli olur sanırım. Pita’ya devam bu arada arkadaşların sipariş ettiği jumbo karidesler geliyor ama nedense lezzetsizler aklım vantilatörün kablosunda kaldı zaten.
Bu arada biralardan haber yok, su var neyse ki, garson arada geyik muhabbetleri yapıyor “Istanbul biytuful, hesne müstesne” benim geyik channel çoktan kapanmış, arkadaşların da öyle, bu arada sipariş ettiğimiz 2 adet ıstakoz (elemanın deyimiyle lobesterz) geliyor, son derece keskin bir alet ile dikey olarak yarılmışlar, iyi pişmiş görünüyorlar ama zaten bu hayvanın %20 den fazlası yenmediği için ambiyans ve ilk taarruz sonrasında zaten kaybolan iştahım iyice kalbimin derinliklerine gömülüyor.
Yemeğin sonuna yaklaşıyoruz, kaybolan biraları sormayı çoktan bıraktık, artık pita gevelemekten devekuşu gibiyim, ama yalnız değilim elbette herkes masada dişine göre bulduğu şeyi geveliyor. Garsonun balık yememiz konusundaki ısrarını ise başarıyla savuşturuyoruz. Açlığım kontrol edilebilir seviyede olana kadar pita yemeye devam ediyorum. Sonunda gecenin Crescendo’su gelip çatıyor, hesabı istiyoruz. Doktor genel memnuniyetsizliğin farkında. “ben daha önce geldiğimde yemekler süperdi” diyor. Bir süre sonra hesap geliyor 360 USD civarında bir rakam. Şöyle ağız dolusu bir “oo-haaaa” sonrasında elemana hafiften “bu ne lan ?” diyoruz. geniş bir gülümsemeyle “Düzelteyim” diyerek balet zerafetiyle olduğu yerde dönerek hesapla kayboluyor ve 30 saniye sonra hesabı 300 USD ye indirerek getiriyor suratında kötü adam gülümsemesiyle.
Toplamda 6 kişi için ödememizi istedikleri hesap kazık boyutlarını aşıp kıtalararası füze kıvamına gelmiş, adam başı 30 USD verip hesabı gönderiyoruz itiraz falan da gelmiyor, 180 USD alınca mutfakta halay çektiklerinden adım gibi eminim. Hesabı getiren ve servisi yapan güzideler “Ayın Elemanı” seçilecek olmanın haklı gururunu yaşıyorlar. Kazıklanan masalar arttıkça çalışanların mutluluğu da tavan yapıyor neredeyse tüm garsonlar birer Vlad Tepeş kesilmişler. İstenen hesabın yarısını ödeyip kavga gürültü de çıkmayınca yavaştan otele dönüyoruz ve yolda doktorun buraya daha önce bir mısırlı arkadaşıyla geldiği ortaya çıkıyor yani öyle Mr. and Mrs Brown modunda giderseniz kazıklanmamanız imkansız.
Bu dönüşten önceki son gece olduğu için midemde pitaların çarpıştığı deniz mahsullerinin hırıltılarına kulak asmaksızın otelin civarındaki dükkanlardan dalış temalı t-shirt ve geleneksel mısır elbiseleri almak için hareketleniyoruz, doktor bu arada ziyafeti nargile (şişa) ile taçlandırmak üzere gruptan ayrılmış çoktan. Bir kaç dükkan gezip aynı malın fiyatının her yerde farklı olduğunu bir kez daha görerek sağlam bir pazarlıkla alacaklarımızı alıp otele dönüyoruz.
Otelde sağlam bir sade kahve içip üzerine de uyumadan önce havaalanında aldığım Jameson Irish Whiskey‘nin dibinde kalan son damlaları da cila niyetine indirip uyuyorum rüyamda mücadeleye devam ederek, çorbalar, lobesterz, pita, pita ve daha çok pita …..
Kıssadan hisse, Mısır gibi güzide memleketlerde bilmediğiniz yerlere tavsiye üzerine bile olsa gitmeyin a dostlar gitmeyin a arkadaşlar.
Namaste,
PS: Fotoğraf rahmetli kameram Ricoh Caplio DX ile çekildi, f12 - 1/130 @ ISO 125 -0.3 EV Poz telafisi kullanıldı.


