Posts tagged: Kızıldeniz

Uğraşılar

By , February 26, 2010 11:35 pm

Bu aralar işten arta kalan zamanımı yazılarımı toparlamak alıyor, sabahın erken saatlerinde yıllardır yazdıklarımı anlamlı bir bütün haline getirmeye çalışarak geçiriyorum, araya hafızamda iz bırakan ancak kaleme alma fırsatı bulamadığım dalışlar da girdi mi epey bir uğraşacak şey oluyor sözün kısası.

Diğer yandan bu aralar iş ortamı da hareketlendi biraz, bunun verdiği bir vakit darlığı da söz konusu elbette. Bu arada yazılacak şeyler de birikiyor, yapılması gereken işler bir yanda, oldukça sıkıcı bir durum söz konusu. İşlerin çokluğundan fotoğraf çekmeye de gidemiyorum halbüki ormana veya kuş peşine gitmek istiyorum bir yandan. Dolayısıyla uzun lafın kısası organize olamıyorum, her şey oragnizasyona bağlı oysa.

Bu arada fırsat buldukça sualtı fotoğrafçılığı ile ilgili başkalarının yazdıklarını, ustaların bilgilerini paylaştığı on-line mecraları da gözden geçiriyorum. Bunlardan bir tanesi de www.uwphotographyguide.com oldukça farklı ve zengin içeriğiyle bu işe gönül veren herkesin bir şeyler bulabileceği bir yer.

Özellikle şu yazı bu güne kadar okuduğum en doyurucu yazılardan birisi, sadece sualtı değil genelde fotoğrafla ilgilenen herkesin faydalanabileceği bir kaynak, şiddetle tavsiye ediyorum.

Yeni seyahate ruhen hazırım, fiziken de hazırlanmak için elimden geleni yapıyorum, o zamana kadar ara sıra bir şeyler yazmaya devam edeceğim.

Kendinize iyi bakın.

Namaste,

Wadi Gimal - St. John's Reef

Fotoğraf: Wadi Gimal – St.John Resifleri – Güney Kızıldeniz.  F11 1/60th @ISO 200

El Joker ya da Why so serious ??

By , February 6, 2010 10:42 pm

Bu yazı bir fotoğraf yazısı değil daha çok bir gezi anısı ama bunu yazmazsam orta yerimden yarılacağımı bldiğim için klavye başına çöküp belleğimin derinliklerinden bu incileri dökmeye başlıyorum. Haydi hayırlısı…

Sun scorches the horizon

Yazının konusu olan El Joker şöyle bir balık lokantası. Bizim bu mekan ile olan ilişkimiz ise biraz acaip, en son çıktığım liveaboard seyahatinde süper bir gruba düştük, birlikte aynı tekneyi ve dalışların zevkini paylaştığımız grup bu güne kadar gördüğüm grupların en uyumlusuydu. Seyahat boyunca o kadar fazla güldüm ki bir ara gerçekten korktum diyebilirim başımıza ilave bir şeyler gelecek diye :)

Bu seyahatin başlangıcını ve seyrüseferini daha önce anlatmıştım blogdaki yazıları Kızıldeniz etiketiyle aratarak onlara ulaşabilirsiniz. Grupta sualtı fotoğrafçılığı ile uğraşan ve daha önce Hurghada’ya gelmiş bir doktor arkadaşımız yediği deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatıp seyahatimizin sondan bir önceki durağında bir gece konaklayacağımız Hurghada’da mutlaka ama mutlaka onun daha önce gittiği bu balık lokantasına gitmemiz için bizi ikna etmişti. Ancak sorun şu ki lokantanın ismini tam olarak hatırlamıyordu, sorduğumuz zaman el jojo ile el dingo arasında bir yelpazede cevaplar alıyorduk. (Burada ipucunu al, uyan ve sıyrıl değil mi? yok işte idrak edemedik durumu)

Tekneden zodiac bot ile karaya çıktığımız Hamata’dan Hurghada’ya ulaşana kadar yol boyunca daha önce orada yediği ıstakozları, deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatan doktor hepimizi bu yüce amaç için şartlamış, hazırlamıştı artık. Hurghada’ya varır varmaz resepsiyondaki klasik aksiliği bir kalemde bitirip eşyaları odamıza bırakacak ve o balık lokantasını bulmaya kendimizi vakfedecektik. Resepsiyondaki klasik aksilik deyince sakın abartıyorum sanmayın adamların özenle karıştırdıkları odaları ayırıp ayıklamaları 30-35 dakika sürdü, bu arada azot ve onun tatlı sarhoşluğu vücuttan atılmış, karınlar aç, ertesi sabah bizi otelden alıp bir hafta önce saatler boyunca yer karolarının sayısını bile ezberlediğimiz Hurghada havaalanına götürmesi gereken mısırlı Transfer Guy’ın gelmemesi ihtimaine karşı B ve C planları bir yandan zihnimin arka odalarında yapılırken kaş ile göz arasında doktor balık lokantasının adını öğrenmişti bile “El Joker” . İsimdeki sakatlığı fark eden tek ben miydim bilemiyorum ama o baştaki El takısı yılların Jokerini saniyesinde bir Mellah’a tahvil etmişti bile.

Neyse kıyafet değişip bazal ihtiyaçların ikamesinden sonra kapıdaki turizm polisinin de yardımıyla çevirdiğimiz 2 taksiye doluşarak Sakkala meydanındaki El Joker nam müesseseye gitmek üzere yola revan olundu. Gece vakti insan ortalığı pek de iyi seçemiyor ama ışıklı ve tıklım tıkış bir yerde arabadan indik ve mekanın tabelasını gördük. İçeriye buyur edildik ve alt kattaki düzayak kalabalığın içinden geçerek üst katta cam bir masaya konuşlandık. Garson nereli olduğumuzu anladıktan sonra hemen menüyü sayıyor “fiş suup, salaaat, lobesterz, şırimpiis, kırebs, appitayzırs” sayıldığı sırayla önce balık çorbası, salata, 2 adet ıstakoz ve karides ve diğer deniz ürünlerinden sipariş ediyoruz.

Konum itibarıyle önümzde 2 masa mısırlılar solda bir masa japon ya da koreliler, etrafta da ruslar ve almanlar var. Siparişimize bira ilave ediyoruz, garson amca dışarıdan aldıracağım diyor bu arada salata olduğu beyan edilen teorik ürün ve pita ile tahinli bir meze geliyor. Salata ve tahinli nesenevatın diyare tetikleyebilitesi yüksek olduğundan dolayı onları pas geçip midedeki isyanı pita ile bastırırken sohbet devam ediyor, bir ara gözüm sol tarafta duvardaki vantilatöre ilişiyor, beyaz olması gereken kablosu üzerindeki sinek pisliklerinden dolayı bir artifact’e dönüşmüş, siyah-füme tonlarında ve pütür pütür.

Henüz bu bilgiyi masadakilerle paylaşıp paylaşmamaya karar verememişken çorbalar geliyor ve artık çok geç, çorba masaya konduğu andan itibaren apayrı bir dünyanın içerisindeyiz, artık kelimeler kifayetsiz, konuşmalar anlamsız. Denizden çıkan hemen hemen her şeyi yiyebilecek olan ben bu çorbayla sersemliyorum. Krem rengi bulanık sıvının içerisinde karıştırdıkça tıngırdayan bir takım şeyler var. Kaşığı çevirdikçe bu nesneler porselen tabağa dokunarak tilink tilink gibi bir ses çıkarıyor. Conan filminde Arnold, Thulsa Doom’un tapınağını basıp oymağını yerle bir ederken müritlerin içtiği içinde insan organları yüzen çorbanın minyatür versiyonu, kısa bir yoklamayla kaseden bir kaç kum midyesi kabuğu, 2 yengeç bacağı ve teşhisi çıplak gözle mümkün olmayıp DNA analizi gerektiren bir kısım organik ürün arz-ı-endam ediyor.

Açlık yüzünden taneleri bırakıp suyu içmeye niyet ediyorum ama aklıma ilkokulda sebepsiz yere dişlediğim defterlerimin mavi kap kağıtlarının tadı geliyor ve pes ediyorum. Bu arada bu çorbayı yapabilmek için deniz ürünlerinden ne varsa hepsini bir kazana koyup içerisine savunma tipi bir el bombası atmak yeterli olur sanırım. Pita’ya devam bu arada arkadaşların sipariş ettiği jumbo karidesler geliyor ama nedense lezzetsizler aklım vantilatörün kablosunda kaldı zaten.

Bu arada biralardan haber yok, su var neyse ki, garson arada geyik muhabbetleri yapıyor “Istanbul biytuful, hesne müstesne” benim geyik channel çoktan kapanmış, arkadaşların da öyle, bu arada sipariş ettiğimiz 2 adet ıstakoz (elemanın deyimiyle lobesterz) geliyor,  son derece keskin bir alet ile dikey olarak yarılmışlar, iyi pişmiş görünüyorlar ama zaten bu hayvanın %20 den fazlası yenmediği için ambiyans ve ilk taarruz sonrasında zaten kaybolan iştahım iyice kalbimin derinliklerine gömülüyor.

Yemeğin sonuna yaklaşıyoruz, kaybolan biraları sormayı çoktan bıraktık, artık pita gevelemekten devekuşu gibiyim, ama yalnız değilim elbette herkes masada dişine göre bulduğu şeyi geveliyor. Garsonun balık yememiz konusundaki ısrarını ise başarıyla savuşturuyoruz.  Açlığım kontrol edilebilir seviyede olana kadar pita yemeye devam ediyorum. Sonunda gecenin Crescendo’su gelip çatıyor, hesabı istiyoruz. Doktor genel memnuniyetsizliğin farkında. “ben daha önce geldiğimde yemekler süperdi” diyor. Bir süre sonra hesap geliyor 360 USD civarında bir rakam. Şöyle ağız dolusu bir “oo-haaaa” sonrasında elemana hafiften “bu ne lan ?” diyoruz. geniş bir gülümsemeyle “Düzelteyim” diyerek balet zerafetiyle olduğu yerde dönerek hesapla kayboluyor ve 30 saniye sonra hesabı 300 USD ye indirerek getiriyor suratında kötü adam gülümsemesiyle.

Toplamda 6 kişi için ödememizi istedikleri hesap kazık boyutlarını aşıp kıtalararası füze kıvamına gelmiş, adam başı 30 USD verip hesabı gönderiyoruz itiraz falan da gelmiyor, 180 USD alınca mutfakta halay çektiklerinden adım gibi eminim. Hesabı getiren ve servisi yapan güzideler “Ayın Elemanı” seçilecek olmanın haklı gururunu yaşıyorlar. Kazıklanan masalar arttıkça çalışanların mutluluğu da tavan yapıyor neredeyse tüm garsonlar birer Vlad Tepeş kesilmişler. İstenen hesabın yarısını ödeyip kavga gürültü de çıkmayınca yavaştan otele dönüyoruz ve yolda doktorun buraya daha önce bir mısırlı arkadaşıyla geldiği ortaya çıkıyor yani öyle Mr. and Mrs Brown modunda giderseniz kazıklanmamanız imkansız.

Bu dönüşten önceki son gece olduğu için midemde pitaların çarpıştığı deniz mahsullerinin hırıltılarına kulak asmaksızın otelin civarındaki dükkanlardan dalış temalı t-shirt ve geleneksel mısır elbiseleri almak için hareketleniyoruz, doktor bu arada ziyafeti nargile (şişa) ile taçlandırmak üzere gruptan ayrılmış çoktan. Bir kaç dükkan gezip aynı malın fiyatının her yerde farklı olduğunu bir kez daha görerek sağlam bir pazarlıkla alacaklarımızı alıp otele dönüyoruz.

Otelde sağlam bir sade kahve içip üzerine de uyumadan önce havaalanında aldığım Jameson Irish Whiskey‘nin dibinde kalan son damlaları da cila niyetine indirip uyuyorum rüyamda mücadeleye devam ederek, çorbalar, lobesterz, pita, pita ve daha çok pita …..

Kıssadan hisse, Mısır gibi güzide memleketlerde bilmediğiniz yerlere tavsiye üzerine bile olsa gitmeyin a dostlar gitmeyin a arkadaşlar.

Namaste,

PS: Fotoğraf rahmetli kameram Ricoh Caplio DX ile çekildi, f12 -  1/130 @ ISO 125  -0.3 EV Poz telafisi kullanıldı.

Vahşiyiz.. Vahşisiniz…Vahşiler!

By , January 27, 2010 10:41 pm

Bu yazı iki gündür beynimin kıvrımları arasında (evet kıvrımlıdır benim beynim) cam kırığı misali dolanıp duruyor, batıyor rahatsız ediyor ama onu çıkarıp buraya dökmek şu ana kısmetmiş.

Bana “Dalış yaparken en mutlu olduğun ilk beş dalışı anlat!” deseler,  -ki arada sırada birileri söylüyor bunu- sanırım kızım ve eşimle birlikte yaptığım dalışlardan sonra en mutluluk veren dalış Sataya Resifi‘nde özgür yunuslarla yaptığımız kısacık ama bir ömür boyu unutulmayacak danstır. Aletli dalışın yasak olduğu bu resif birey sayıları 30 ila 100 arası değişen yerleşik yunus kolonilerine ev sahipliği yapmaktadır. Burada şnorkel ve palet gibi temel malzemelerle donanmış olarak yüzebilir ve yunusların size izin verdiği ölçüde (misafirlik kuralları gereği) onlara yaklaşabilirsiniz. Resifin dışında demirleyen dalış teknesinden zodiac botlarla son derece yavaş olarak resife girip yunusların tahmini yerine doğru seyrederken ıslıklar çalarak onları varlığınızdan haberdar edersiniz.

Dolphin at Sataya Reef

Sataya Reef - Dolphin - Red Sea

Gerçi buna çok da gerek yoktur, onlar orada olduğunuzu zaten biliyorlar.  Yeterli mesafeye yaklaşınca kendinizi sırtüstü suya bırakırsınız ve ilk karşılaşma gerçekleşir, siz ne kadar doğal davranırsanız birlikteliğiniz de o kadar uzun sürer, yunusları sualtında dalıp çıkarken, cilveleşip şakalaşırken izler ve hayran kalırsınız.

Sualtının bu zeki canlıları insanlarla karşılaşmalarında her zaman bu kadar şanslı olamıyorlar, her türlü yetersizliğin faturası onlara kesilebiliyor, balık mı azaldı? avlar eskisi gibi değil mi? öldüresiye, kökünü kurutana kadar avlandığımız kimsenin hatırında ve umurunda değil. Hemen bir sivri zekalı çıkıyor ve fetvayı yapıştırıyor, “Yunuslar günde 150kg balık yiyor, sayıları da iyice arttı balık ondan azalıyor” ondan sonra av tüfeğini, süngülü zıpkınını alan yunusların peşine kan davasına gidiyor. Ölüleri kıyılara vuruyor vurmayanlar da denizde leş yiyicilere ziyafet oluyorlar. Bu döngüyü her tekrarlanışında tiksintiyle izleyerek defalarca gözlemledim. Her seferinde ölmüş ve artık kimse için tehlike arz etmeyen yunuslar çürümeye yüz tutan gövdeleriyle cansız karaya vurdular.

Dance of the Dolphins

Sataya Reef - Dolphins - Red Sea

Kızıldeniz’den önce en son Moda iskelesinde tesadüf etmiştim onlara, bir dalış için Yassıada’ya gitmek üzere teknede bekleşirken hemen dibimizden suyu delerek çıkmış uzunca bir süre oynaşarak yüzümüzde bıraktıkları gülümsemelerle maviye karışıp kaybolmuşlardı. Arada yaz günleri sahilyolundan giderken veya denizde dikkatli gözler onları görebilirdi. Bu kadar güzel ve sevimli canlılara karşı insanoğlunun garez besleyebileceğini, onları sistematik bir şekilde katledebileceğini, etlerini yiyebileceğini bilmezdim. Öğrendim ve dilim tutuldu, konuşamadım.

The Cove bu açıdan uzun yıllardır izlediğim en çarpıcı belgesellerden birisi oldu, insanoğlunun kendi türünden olanlara uyguladığı vahşiliği evvelahir biliyoruz, şanlı tarihi soykırımlarla dolu vesselam. Ancak besin zincirinden tür eksiltecek mertebelerde yaptığı gerizekalıca kıyımlara yeni yeni şahit oluyoruz. Bu akıllara şu soruyu getiriyor, “Neden bu kadar acımasız insanoğlu?” filmi izlediğinizde bunun boyutlarının sadece insanlarla kalmadığını, hükümetlere ve onları politikalarına kadar uzandığını, oyların alınıp satıldığını, kamuoyunun yalan yanlış bilgilerle tıpkı kahvehanelerde “Bir yunus günde 200kg balık yiyor hacım hep onların yüzünden” diyen cahil cühela takımı gibi sistemli dezenformasyonun insanların olan bitene dur diyememesi için yayıldığını görüyoruz. Bu filmi bir şekilde seyredin.,

The Rush

Sataya Reef - Dolphins - Red Sea

Filmi izledikten sonra insanoğlunun etrafındaki her şeyi nasıl büyük bir verimlilik ve sistemle yok etmeye yetkin olduğunu göreceksiniz. Göremeseniz de seslerini -ki kuş cıvıldamasına benziyor- çok uzaklardan duyabildiğimiz bu güzelim canlıların ne kadar zeki ne kadar sosyal ve uyumlu olduklarını görme şansı bulanlarınız onları esaret altında görmeye dayanamayacaktır. Tutsak yunuslar ile ilgili şu bilgiler ve şu rapor bu konuda okuyucuların ufkunu açmak için birebir. Sırf birileri yunuslarla yüzecek birileri hoş vakit geçirecek diye bu hayvanları yuvalarından koparıp aç bırakarak eğitmek en az yarısını bu uğurda telef etmek, bu şekilde binlerce yunusu avlayıp show dünyası’na pazarlayamadıklarını da kesip yemek için nasıl bir yaratık olmak gerekiyor bilmiyorum.

Bu konuda ülkemizde başka yayın ve belgeseller de var mesela Savaş Karakaş şöyle bir şey yapmış, izlemedim ama güzel bir şey olduğunu sanıyorum. Yapılmaması gereken tek şey sessiz kalmak, sessiz kalmak suç ortağı olmak demek bir yerde. O nedenle yazabilen yazmalı, çizebilen çizmeli fotoğraflayabilen fotoğraflamalı herkes elinden geleni yapmalı bu konuda. Okuldaki çocuk yunusun balık değil memeli olduğunu, kahvedeki adam düşman değil dost olduğunu, tekne kaptanları rakip değil yol gösterici olduğunu anlayıncaya kadar yazmalı çizmeli fotoğraf çekmeliyiz.

Sataya resifinin yunusları dalıcılardan rahatsız değil, kurallara uyduğu sürece misafirlerden mutlu bile oluyorlar bu sosyal canlılar, her seferinde bottan her atlayışınızda kuş cıvıldamalarını andıran sesleri, sanat eseri misali aerodinamil gövdeleri, zarafet ve gücün harmanlandığı tabiatları ve eşsiz gülümsemeleriyle sizleri karşılayıp uğurluyorlar. Altıncı seferden sonra artık üşümüş ama hazdan dört köşe bir şekilde misafirliği bitirip tekneye dönüyoruz. Hatıraları hafızamızın özel bir köşesine dercederek.

The Cove bittiğinde ekrana bakakalmışken düşünceler kafamdan yıldırım hızıyla akıyor, bir kaç defa doğal ortamında izleme şansını bulduğum bu canlıları böylesine sistematik ve etkili bir şekilde yok edebilmek için ne gerektiğini, nasıl bir ruh hali nasıl bir bilinç olması gerektiğini düşünüyordum. Sonunda bunun doğamızın ancak eğitimle yok edebildiği vahşilik olduğuna karar verdim.

Başlıkta da dediğim gibi Vahşiyiz, Vahşisiniz, Vahşiler ve ancak genç yaşta eğitilerek giderilebilecek bir şey bu aksi taktirde bundan 30 sene sonra yunuslar sadece ansiklopedilerde kaldığı zaman çocuklarınıza, torunlarınıza nasıl hesap vereceksiniz?

Namaste,

Aslan kuşatması / Surrounded by lions

By , December 3, 2009 10:31 pm

Aslan balıkları‘nı oldum olası severdim, ağırbaşlı kendi halinde balıklardı onlar benim için. Resifte etliye sütlüye bulaşmadan dolaşmaları hep hoşuma giderdi. Tabii bu sevginin temelinde daha önce kızıldeniz’de gece dalışı yapmamış olmam da büyük bir etken teşkil ediyordu. Liveaboard denilen dalışlı mavi yolculuklar sualtı fotoğrafçılığı için biçilmiş kaftan. Günde dört dalış yapabilmeniz bir dalışta yaptığınız hataları bir sonrakinde telafi edebilmenizi sağladığı gibi, hatalarınızdan ders almanızı da kolaylaştırıyor.

Böyle bir dalış seyahatinde gün sabah saat 6.00 da başlıyor ve ilk dalış için 6.30 da sudasınız, sonraki dalışlar ise 2-3 saatlik aralarla yapılıyor bu durumda günün son dalışı da bir gece dalışı oluyor tabii.  Bu tür dalışlarda kolay parkurlar ve sığ dalış planları tercih ediliyor, dalıcının ise en önemli ekipmanı feneri çünkü fener olmadan dalış yapmanız ve bir şeyler görmeniz imkansız.

Bu giriş bilgilerinden sonra esas konuya geçecek olursak, Aldebaran teknesi ile yaptığımız güney kızıldeniz rotalı seyahatin 2. gününde Habili Ali dalış noktasında bir gece dalışı yapmaya hazırlanıyorduk. Tüm ekipman kontrol edildi, 60mm f2.8 D micro nikkor objektif ve tek YS90 flaştan kurulu sistemin son kontrolleri yapıldı, bu tür dalışlarda su sıcaklığı 20 derecenin üzerindeyse shorty denilen kısa elbiseyi hareket kabiliyetini kısıtlamadığı için tercih ederim eskiden beri, başka bir deyişle doğuştan fazla sıkıntıya gelemediğimden ve üşüme eşiğim yüksek olduğu için tek parça elbiseleri tercih etmiyorum genelde.

Dalış öncesi dalış lideri Andrea efendi uyarısını yaptı, fotoğraf ekerken kuma yatmayın bu bölge çok aslan balığı yapar, başka şeyler de olabilir tedbirli olun. Aslan balığı hem görüntü olarak güzel hem de son derece zehirli bir balık, yüzgeçlerinin ucundaki dikenler çok ama çok acı veren bir zehir salgılıyorlar, bu zehir sadece savunma amaçlı da olsa balığı çok tehlikeli konumuna getiriyor. Buraya kadar okuyup balığın neye benzediğini merak ettiyseniz aşağıda bir fotoğrafı var.

Pterois volitans

Pterois volitans

Evet hikayemizin aktörlerinden bir tanesi bu arkadaşın akrabaları :) . Andrea efendi’nin uyarısını aklımızın bir köşesine yazmışken telaşlı telaşlı gelip teknelerin sol tarafında ileride oldukça büyük (2 mt +) bir oceanic whitetip shark (charcharinus longimanus) var o tarafa gitmeyin diye bizi uyaran divemaster Ahmed efendi de dalış öncesi adrenaline tavan yaptırmıştı. O tarafa gitmeyin demenin anlamını düşünürken platformda yerimizi almış ve dalışa hazırdık. Peki o da bu tarafa gelmeyecek miydi? Liveaboard’un raconu böyle miydi? Arada sözlü bir anlaşma mı vardı? Bütün bu soruları düşünürken son kontrollerimizi de yapmış ve kendimizi sıcak suya bırakmıştık.

Dalış 10 metre civarında kumluk zeminde başlamıştı ve ilk on dakika normal seyrüsefer ile geçmişti bile, sonra kumların üzerinde gezinen ilk aslan balığını gördüm, ilk düşüncem onun ne kadar sevimli olduğunuydu. Bu arada fenerlerimizin ışıkları uyuyan küçük balıkları aydınlattıkça aslan balığı o balıkları midesine indirerek kendine bir ziyafet ortamı yaratıyordu ufak ufak. Yaklaşık beş dakika sonra ikinci ve üçüncü aslan teşrif buyurdular, bir tanesi abartısız bir kuzu büyüklüğündeydi ve aynı şekilde etrafımızda gezinerek fenerlerin aydınlattığı balıkları yemekteydiler. Bu arada konu arayışım sürüyor karides, deniz yıldızı, uyuyan balıklar gibi favori makro konularının peşinden koşturuyordum. Zaman ilerledikçe etrafımızdaki aslan sayısı da artıyor ve yakınlıkları da azalıyordu. Bir ara 8 tane kadar gördüm sanıyorum. O sırada gece avlanmak için kovuğundan çıkmış bir yeşil başlı müren (Gymnothorax undulatus) konu sıkıntısını ortadan kaldırmıştı ancak sayıları 14 olan aslanlar hem samimiyeti taciz boyutuna taşıyor hem de fenerlere ve olnarın aydınlattığı balıklara doğru her seferinde daha da yakına geliyorlardı.

Bu arada kısa elbiseyle dalan tek talihsiz bedevi olan kulunuzu yapışkan aslan balıklarının şerrinden bir kaç defa buddy bir defa da Dördüncü Murat’ın gürzü gibi savurduğum fenerim kurtarmıştı. Resmen Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmi gibi bir ortam oluşmuştu, ne kadraj yapmak ne fotoğraf çekmek mümkündü artık.

Dalışı bitirmeden önce son bir gayretle müreni kadraja alıp deklanşöre bastım ve aşağıdaki fotoğraf ortaya çıktı.

Action !

Action !

Bu seyahat boyunca en az fotoğraf çekebildiğim gece dalışı bu oldu. Daha fazla ısrar etmenin anlamsız olduğuna karar verip yükselerek tekneye geri dönmeye başladık. Aslan balıklarının korkusu Ahmed’in bahsettiği longimanus’u unutturmuştu bizlere. Bir saatlik dalışın sonunda beş metrede üç dakika zorunlu emniyet beklemesini yapıp teknenin kıçındaki platforma tekrar ayak bastığımızda biraz ötemizdeki teknede bulunan rus abi ve ablalar longimanus’u göre göre yüzüp kahkahalar atıyorlardı.

Hayat ne tuhaf vapurlar felan tarzı bir durum, bir alternatif evren, gerçeklik söz konusuydu. Havluya sarınıp projektör ışıklarında bir sağa bir sola yüzen longimanus’a baktım. Karnım acıkmıştı.

Habili Ali – St. John’s Reef / Kızıldeniz 2009

PS: 1. fotoğraf - 18-55mm kit lens in 18mm si f7.1 1/400 @ISO 200 , 2.fotoğraf – 60mm f2.8D micro nikkor f29 1/160 @ISO 500

News and Curiosities

By , November 13, 2009 9:42 am
Surgeon fish / Sharm el Sheikh / 2006

Surgeon fish / Sharm el Sheikh / 2006

Yeni şeyler yazmak geldi içimden, şimdi bu alemde tek sualtı fotoğrafı çeken ben değilim elbette. Nice başarılı hatta ekmeğini bu işten kazanan insan evladı var. Kıskançlıktan yeşererek izlediğim, fotoğrafları üzerine kafa patlatıp bu adam bunu nasıl yapmış diye düşündüğüm bir çok usta fotoğrafçı var.
Değerli basınımız  Amos Nachoum‘u keşfetmiş mesela son günlerde, onun fotoğrafları “gülümseyen köpekbalığı fotoğraflandı” , “ölüm anını işte böyle yakaladı”  ve buna benzer catch phrase’lerle son kullanıcıya servis ediliyor.
Neye yanayım bilemedim, adamın ve buna benzer diğer fotoğrafçıların bin bir emek ve özveriyle çektiği ve gerçekten hem fotoğraf hem belgesel değeri çok çok yüksek olan bu fotoğrafların çerez misali ve eksik bilgiyle tüketilmesine mi yanayım, zaten adı çıkmış seksen’e inmez yetmiş’e durumunda soyu tükendi tükenecek diye soluğumuzu tuttuğumuz köpek balıkları hakkında yalan yanlış yazılanlara mı yanayım bilemiyorum.
Tabii bunlar da hayatın gerçekleri, tek teselli belki birilerinin aklında bir merak oluşur da bu adam kimdir ? nedir ? ne yapar ? diye biraz daha derinlemesine araştırır diye umut ediyoruz. Bu alemde takip ettiğim bir kaç yayın var, konudan konuya zıplıyorum ama önemi yok, ülkemizde Sualtı Dünyası / Marine Photo dergisi vardı, hala var gerçi ama artık varlığını internet ortamında sürdürüyor. 
Yurtdışında da bir çok güzel derginin arasında Underwater Photography Magazine var, geçenlerde 51. sayısı yayınlanan bu derginin içinde çok sevdiğim ama uygulamaya yeterince zaman ayıramadığım Close Focus Wide angle yani Yakın Odaklı Geniş Açı çekimler ile ilgili bir yazı var. Yazıyı başarılı bir sualtı fotoğrafçısı ve Magic Filtre’nin geliştiricilerinden olan Alex Mustard yazmış. Hem görselleri son derece başarılı hem de gerek içerdiği bilgiler ve fotoğrafların çekim bilgilerinin sakladığı küçük ip uçları ile okunması gereken bir yazı olmuş, tavsiye olunur. Fotoğrafın konu ile ilgisi yok, tamamen düzenleme faaliyetleri sırasında elime gelen ve bir anıyı tetiklediği için atmaya kıyamadığım bir kare.
Fotoğraftaki bir cerrah balığı, Acanthurus sohal veya diğer adıyla Sohal surgeonfish. Bu balıklara surgeonfish denmesinin sebebi kuyruğuna yakın kısımda neşter gibi keskin yatay bir çıkıntının olması. Fotoğraftaki balığın bendeki yeri ayrı, çünkü kendisiyle şnorkel yaparken beni didiklemeye niyetlenmesi vasıtasıyla tanıştık. Daha önce dalışlarda regülatörden çıkan hava kabarcıklarına dalıp dalıp çıktığını görmüşümdür bu balığın ama ilk tanışmamız şnorkel yaparken gelip maskeme çarpmasıyla olmuştu, sanırım belli bir bölgeyi koruma durumu vardı beni uzaklaştırana kadar defalarca saldırdı. Küçücük balığın cesaretine hayran kalıyorsunuz bir yerde.
Cesaret uğraştığımız her işte gerekli bir şey, sizi bir adım ileriye götüren şeyin ta kendisi cesaret. Amos Nachoum’u o kafesten çıkartıp o büyük beyaz’la dans ettiren şey cesaret, bende büyüyünce o kadar cesur olmayı diliyorum bir gün :)
Haftanın son gününde hayatlarımızın her gününde  her şeyin istediğimiz gibi olması dileğiyle.
Namaste,
Fotoğraf: Sea & Sea DX5000-G  f3.5 1/400 @ ISO 100
Namaste, 

Mutlu Yıllar

By , December 26, 2008 9:43 am

Uzun ve yorucu bir yılın sonunda bu yılın son yazısını bir sandık karesine yazmak istedim. Fotoğraf Kızıldeniz Ras Muhammed de Yolanda resifinde çekildi. Sistem ilk göz ağrım Sea&Sea DX5000G ve YS25 Auto flaş. Fiber optikle tetiklenen bu sistem acemilik dönemimin bütün kahrını çektiği yetmezmiş gibi işi biraz öğrendikten sonra kullanmaya başladığım TIFF modu ile boyundan beklenmeyecek işler çıkaran bir mini efsanedir.
Daha önce de söylediğim gibi uzun ve yorucu bir yıldı, bir sürü engel, problem ve değişiklikle dolu olmasına rağmen gülümseyerek hatırlayacağım şeyler de yok değil tabii.
Yeni yılda herkesin isteklerinin makul sınırlar dahilinde gerçekleşmesini diliyorum. Sağlık , mutluluk ve sevdiklerinizle dolu nice yeni yıl sizin olsun.
Namaste,

Niçün baktın bana öyle ?

By , February 15, 2008 8:44 am
Mekan Kızıldeniz, iki yıl önce bugün, bu karenin çekildiği tarih. Istanbul da kar yağarken 26 derece sıcakta aynı sıcaklıktaki suya girmenin, şnorkel yapmanın, dalışın zevki hala aklımda. Nedense çok istememe rağmen bir daha kısmet olmadı, bu senenin sonuna doğru bu zevki tekrarlamayı çok istiyorum.
Yeni bir kamerayla dalışa gitmenin zevki çok az şeyde bulunur bizim tür için. Eline yeni oyuncak geçmiş çocuklar gibi bir an önce her tarafını kurcalamak istersiniz. Bu aşamada yapılan çalışmalar ilk gençlik aşkları gibidir. Hep bir tarafları eksik olur, nadiren iyi bir şey yakalayınca da nasıl yaptığınızı bilemezsiniz. Sonra dalış sayısı ve tecrübe arttıkça beyin bazı değişkenleri kaydetmeye başlar, farkındalık yavaş yavaş oluşmaktadır. Işığı nereden alınca güzel oluyor?, nasıl daha fazla yaklaşabilirim? istediğim netliği nasıl sağlarım? bu soruları kendi kendinize sormaya başlarsınız. Bu aşamanın önemli bir safhası da okumaktır, internet nesli olmanın faydasıyla elinize ne geçerse okursunuz, okudukça “bilgilenirsiniz” okuduklarınızı denedikçe bir kısmının gerçekleşmediğini görür ve masal ile gerçeği ayırdetmek gereğini farkedersiniz. Diğer tüm konularda olduğu gibi fotoğrafçılık konusunda da ne yaptığını olduğu gibi açık açık anlatan insanlar zor bulunur. Bilgi paylaşmak içindir kesinlikle bir fotoğrafçı düsturu değildir.
İnsanlar tekniklerinin özel noktalarını tıpkı aşçılar gibi özenle saklarlar. Siz de eksik tariflerle pasta yapmaya çalışanların azabını anlarsınız. Zaman ve deneyim arttıkça edinilen bilgiler ve çekim tecrübeleri birleşir ve yap-boz parçaları yerine oturmaya başlar.Bu aşamada sizin fotoğrafçılıktan aldığınız zevk de artmaya başlamıştır, iyileşen sonuçların cesareti, tüketim toplumunun ferdi olma gerçeği ve teknik kısıtlılıkları başarısızlığın esas sebebi olarak görme iç güdüsü ile yeni bir makine almaya karar verirsiniz. Yeni makinenin gelişi ile alışma, öğrenme süreci eskisine göre daha hızlı olsa da yeniden başlar.
Bu arada sualtında farkındalığınız artmış ve okuyup gördükleriniz ile balık, böcek, çiçek davranışları ve yaşamları ile ilgili bilgileriniz artarak pekişmiştir. Bu sayede bazılarının doğaya saygısı da artar bazıları için ise hiç bir şey değişmez. Bu tür iyi bir fotoğraf karesi için canlıları manipüle etmekten tutun tacize kadar her şeyi yapabilir. Siz ise sualtında sadece ziyaretçi olduğunuzu bilir ve hava kabarcıklarından başka bir şey bırakmadan ve sadece fotoğraf kareleri alarak ziyaretinizi sona erdirirsiniz. Olması gereken de budur. Bir süre sonra ülkemizin sularındaki neredeyse tüm canlıları ve olabilecek tüm kompozisyonları çektiğinize karar verdiğinizde ki bu tahminen 10,000. kare civarında gerçekleşir, yurtdışına daha sıcak yada daha soğuk sulara ulaşmaya oradaki değişik canlıları fotoğraflamaya açlık duyarsınız.
Bu safhada fotoğraf hayatınızda oldukça fazla bir yer almaya, sohbetlerinizin ve boş zamanınızın çoğunu işgal etmeye başlar, bu aşamada artık bir fotoğraf karesi üzerine konuşmanız gerektiğinde bu konuşma yarım saatten fazla sürebilir :) ancak çektiğiniz kare sayısı da azalmaya başlar, daha iyi bir fotoğraf çekebilmek için daha az deneme yapmanız gerektiğinin bir göstergesidir bu.
Bu aşamaya kadar gelebildiyseniz yavaş yavaş şansınızı yarışmalarda denemeye başlarsınız. Gerçi bu bambaşka bir hikayedir. Gelişen teknolojiye yenik düşen ekipmanınızı yenilemeye gayret edersiniz ve günleriniz hep bir sonraki dalış seyahatini planlamak, çekmek istediğiniz canlıları düşünmek kafanızda kompozisyonlar tasarlamak ve çektiğiniz kareleri sınıflandırmakla geçer.
Sözün özü, sualtı fotoğrafçılığı insanı yavaş yavaş ele geçiren bir hastalıktır. Benzer bir hastalık olan scuba (aletli dalış) nın ilerlemiş bir metastazıdır. Henüz bu işe bulaşmadıysanız UZAK DURUN ! sonra çok geç olabilir :) ))
Namaste,

Jingle bells

By , December 27, 2007 9:39 am

Evet, 2007 senesi bitiyor. Bu arada bu sene ile ilgili bütün yaşananlar da hafızamızın tozlu raflarına kaldırılmaya hazır. Yeni gelecek senenin bu seneden daha iyi, daha neşeli, daha sevgi dolu olmasını diliyorum.
Yeni yılda tüm sorunların çözülmesini, sigarayı bırakabilmeyi, sipadan, bali, maldivler gibi bir dalış cennetine akabilmeyi, emektar d50 mi bir d300 ile aldatabilmeyi, yarışma kazanacak fotoğraflar çekebilmeyi, öğrenmeyi ve öğrenmekten zevk almanın devamlılığını kendim için diliyorum. Sizler için ise tüm isteklerinizin gerçekleşmesini diliyorum. Posta kutuma sıklıkla düşen çoğu zaman gudik bazen ise çok güzel olan power point sunumlarından bir tanesini yeni yıl için hazırladım. Olmuşken mega gudik olsun dedim hiç bir masraftan kaçınmadım :) .
Gününüzü, gecenizi şenlendirmesi dileğiyle http://getir.net/455 ney taksimi “İzmir den esintiler” kim üflüyor bilmiyorum malesef, fotoğraflar ise bana ait.
Bu arada bu fotoğraf kızıldeniz, şarm el şeyh, woodhouse resifinde çekildi, 2006 yılından kalma bir kare, kendinize iyi bakın.
Namaste,

Oooordaaa resif vaar uuuzaaaktaaaaa !

By , February 15, 2007 5:35 am

Bazen, hani çok çok bunaldığında insan, geçmişte biryerlere dönmek ister ya, işte öyle bir halet-i-ruhiye sarıyor beni.
Eski güzel günlere dönmek, en mutlu olduğun ana dönmek, seni içinde bulunduğun cendereden çıkarıp rahatlatacak beyninin ücra köşelerinde mücevher gibi sakladığın o küçük anılara dönmek.
Böyle zamanlarda ilk aklıma gelen dalıştır bu, Kızıldeniz, Ras Muhammed, Anemone Reef ten Shark Reef e geçiş. Derinlik 790 metre civarı, dip yok, deriiiin mavidesin. Hafif ama sürekli yön değiştiren sinnnsssi bir akıntı var kıyymetlimisss.
Gözün dalış liderinde, buddy ni kollayarak dalıyorsun. Etrafından ara sıra büyük balıklar geçiyor, Akyalar, Titan Triggerfish vesaire, bir sonraki resife ulaşmak için etrafı kollayarak palet basıyorsun. Daha dalışın başında flaşı tetikleyen fiber optik kablo çarşaflamış. Olsun, sonra resif başlıyor, yumuşak mercanlar, sert mercanlar, balıklar, kabuklular, cennet buralarda bir yerde olmalı diyorsun kendine. İzler sıcak fazla uzakta olamazlar. Dalış lideri ara sıra geriye dönerek grubu kesiyor, maraza var mı diye.
İşte o anda kadrajı oturtup basıyorsun deklanşöre, klik, tebrikler anı yakaladın. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin o anı senin artık. Kimsecikler onu senden alamaz. Sonra aradan yıllar geçiyor, hayat gailesiyle bunaldığın bir gün, okuduğun pis bir gazete haberinden sonra, oturup aceleyle bu satırları karalıyorsun.
Tecavüz, hırsızlık, namussuzluk haberleri arasında bakıyorsun bir yıldız daha kaymış sualtından.
Haluk Cecan vefat etmiş. Allah iyileri çabuk alıyor yanına sanırım. Mekanı cennet olsun…

Panorama Theme by Themocracy