Bu yazı aşırı derecede acemice yapılmış fotoşop işleri ve geyik içerebilir, yas içerisinde yazılmıştır.
Okuyup okumamak sizlere kalmış:
Evet acı ama gerçek, Karagöz’ün Bali macerasının son durağında iç parçalayan gerçeklerle yüz yüze geleceğiz. Az sonra. Şimdi seyahat güzel geçti geleneksel firecoral değdirmesi, anemon dalaması gibi standart olayları saymazsak, sıcak ve yorgunluğu göz ardı edersek son derece başarıyla devam eden ve neredeyse bitmek üzere olan bu seyahatte hiç mi aksi bir şey olmayacaktı? Bu süre zarfınca neredeyse olağandışı hiç bir şey olmaması (evet sualtında çarpılıp sağ bacağımın diz altında açılan yaraları ve neredeyse yeni deri oluşana kadar şişip kabarıp soyulmasını saymıyorum, karada gece lambasını yakarken çarpılmamı da saymıyorum onlar sıradan şeyler.) beni seyahati hasarsız bitireceğimize ikna etmek üzereydi.
Gerçi yaklaşmakta olan fırtınanın ilk işaretleri Tulamben’de yaptığımız ilk dalıştan sonra dalış rehberi kardeşimizin benim emektar sualtı kabinini 1.5 mt yüksekten kayalara düşürmesi ile gelmişti ama iflah ve ıslah olmaz optimist bendeniz gerçekten bir mucize eseri hiç hasarsız atlattığımız bu badireden sonra her şeyin iyi gideceğine daha da inanmış ve kendimi iyice koyvermiştim.

Heads are going to roll !
Bir sonraki ikaz izlediğimiz Nusantara Dances isimli kültürel gösteri sırasında geldi. Dansçıların içerisinde en “Etkileyici” makyaja sahip olanı bir ara beni dansa eşlik etmeye çağırınca far ışığında kalmış tavşan gibi kalakaldım. Beni tanıyanlar bilirler dansla ilgili herhangi bir aksiyon benden bir kaç ışık yılı uzaktadır her zaman, ancak daveti yapan abla o derece korkunç ki yüzündeki ağır makyajla japon kabuki tiyatrosu oyuncularına benziyor ve gerçekten ama gerçekten ürkütücü.
Yukarıdaki fotoğraf photoshop yardımıyla bile durumun korkunçluğunu anlatmaktan uzak. Zaten gamelan müziğinin kapı zili tonları aklımı almak üzere bir de o yılankavi dönüşler, o el hareketleri, 1.5 kilo makyajın ardından fel fecri okuyan gözler falan derken hanımefendiyi nasıl refüze ettim ben bile bilmiyorum.
Bu gösterinin bir kısmında canlandırılan Barong gösterisi ormanda gamelan müziği eşliğinde dans eden bir bali kralını canlandırıyor olsa da kralın bende uyandırdığı intiba ormanda yıllar önce kaybolan manikürcüsünü aradığı yönündeydi.

Balinese King in Jungle
Müziğin insanı sükunetle delilik arasında getirip götüren tonları devam ededursun dans sonunda kralın sinek yakalaması gibi bir takım figürlerle bitti ama bana öyle gelmiş de olabilir tabii emin değilim. Neyse bu badirenin de arkasından fotoğraf çekmek için gittiğimiz plajda aniden gelen bir dalgayla sırıl sıklam olmak gecenin diyeti sanmıştım değilmiş meğer bilemedim.
Bu arada seyahatin de sonlarına yaklaşıyoruz sondan bir önceki gün SPA ile organ mafyası arası bir kurumda iki böbreği kaybetme korkusuyla masajın keyfine varırken yerden çıkıveren 10-15 cm (deste büyük orta) kıvamında bir çiyanın saldırısını yoğurt ve pirinç kırığına bulanmış vaziyette cansiperane çabalarla atlatmamızı, üzerimize sürülen pirinç kırıklarıyla zımparalanan bedenlerimize ekşi yoğurt sürülerek cacık kıvamından beklemiş iskender kebabı durumuna düşürülmemizi, bazılarımızın klima altında dondurulup gül yapraklı küvetlere atılmasını, verilen havluların birinin üzerinde qumran yazıtlarının bir kopyasının bulunması ve daha bir çok saykodelik olayı kazasız atlatıyoruz artık kendimize olan inancımız artık çelikleşmiş iradelerimiz gibi. “Baba bize ne olabilir ki yeaaaa?” modu almış yürümüş.
Bu hissiyatla son günü ediyoruz otelden check-out zamanı, uçağımız saat 19:00 da olduğu için odayı boşaltıp bavulları emanete bırakıp plaja yayılıyoruz, deniz, dalga, güneş, buz gibi Bintang birası ambiyansı full + full konumuna getiriyor. Uzunca bir müddet deniz kenarında oyalanıyoruz, etrafta sincaplar bile var artık oteli terketme zamanı gelirken bagaj odasına emanet etmek istemediğim fotoğraf çantamı kapağı açıkken sapından tutup kaldırmamla içindekilerin havada daireler çizerek yere yayılması, objektiflerden birisinin makinenin üzerine inerek sağ taraftaki dijital göstergenin koruma camını darma duman etmesi, yere yayılan sb600, lens ve makineleri alel acele yerden toplamamız o hengamede çantadan düşen samsung video kameranın erenlere karışıp sırra kadem basması hepsi gözümün önünde.
Makinenin birisi tarafından çalınması değil içerisindeki çekimlerin kaybolmasına yanıyorum. Nikon tamir edilir sorun değil, hatta edilmese de olur çünkü kozmetik bir hasar bu işleyişte sorun yok ama kaybolan anılar hele hele bir daha asla yapamayacağımı bildiğim çekimler içimi acıtıyor.
Bu vesileyle başladığımız bu yazının sonuna gelirken hatırlatmak istediğim şey ise şu, artık örümcek içgüdüsü mü olur, altıncı his mi olur, pimpirik mi olur? Ne olursa olsun bir şekilde tedbiri elden bırakmamanız gerektiği. Öbür türlü 90+3 de yenilen goller daha bir acı oluyor.
Namaste,