Evet, bir önceki yazının kaldığı yerden devam ediyoruz. Peki yazı nerede kalmıştı, San Marco meydanı civarında bir yerlerde sanırım. Şimdi San Marco meydanı önemli bir yer. Burada Günün her saati hayranlıkla dolanan bir çok insan görebilirsiniz. Bu meydanda eğer 8 Euro / kişi gibi bir meblağı gözden çıkarabilirseniz karizmatik asansörcülerin idare ettiği asansörlere binip meydanın içindeki San Marco Çan Kulesî‘ne (Campanile di San Marco).

Campanile di San Marco
Buradan muhteşem bir manzara seyredeceksiniz, tepedeki devasa çanları çalmayı deneyecek hatta bunu başaracak densiz turistlere karşı hazırlıklı olun, akustik travma diye bir şey var gerçekten. Kulenin dört cephesinden dört bir yönü ve o dört bir yöne giden tekneleri seyrettikten sonra aşağıya inebilirsiniz. Kulenin temellerini güçlendirmek için dört bir tarafından çukurlar açılıp titanyum çubuklarla bir güçlendirme işlemi yapılıyor inşaat seyretmekten hoşlananlarınız varsa burası tam size göre.
Buradan indikten sonra meydanda inceden başlayan müziğin tadını çıkararak pahalı bir kahve içebilir ya da ara sokaklara dalıp bir Akdeniz Hissiyatı içinde kaybolabilirsiniz, biz ikisini de yaptık ve ikisi de çok güzel. Bu sabah Basilica di Santa Maria della Salute tarafına gitmeye karar verdik, neden diyecek olursanız o tarafa doğru fazla yol almamıştık ve bir çok ara sokak ve ara sokaklardan alınacak bir çok lezzet vardı.
Kaybolmayı sevenler için bu şehir bir cennet gerçekten. Dolayısıyla otelde çantalarımızı bırakıp hafiflemiş bir şekilde yola koyulduk, koyu sis yüksek basıncın ve havanın açacağının işaretiydi., San Marco meydanını çabucak geçerek ara sokaklardan Teatro de la Fenice yönüne ilerlemeye başladık.
Duvarlar keşfedilmeyi bekleyen hazinelerle doluydu. Her ara sokak yeni bir maceraydı. Bu şekilde bir süre ilerledikten sonra kafamı kaldırıp şunu gördüm. Bir köşe, pencereler, gökyüzü, sardunyalar. Garip ve dingin bir fotoğraf karesi. Uçağımız akşam olduğundan vaktimiz oldukça fazla sokak aralarında kaybolup kanala çıktıkça seviniyoruz çocuklar gibi bu arada pencerelerden akordiyon sesleri geliyor, insanlar evlerinde şarkılar söylüyorlar her şey şeytan işi sanki birileri bizi orada kalmamız için ayartmaya çalışıyor. Sirenlerin şarkılarına kapılmış denizciler gibi ara sokaklardan çıkamıyoruz bir garip durum vesselam.

Windows 2011
Bu manzara pek çok yerde var hatta daha güzelleri var. Ara sokaklarda bütün duvarlarda ilginizi çekecek bir şeyler bulmak mümkün, çoğu zaman aklınızı çelecek dükkanlara da rastlıyorsunuz ancak bu kısımda dükkanlar yerini yavaş yavaş sanat galerilerine bırakıyor. Venedik’i tam da bienal zamanında ziyaret etmenin ayrı bir tadı da var ona birazdan geleceğim.
Sanat galerilerine baka baka, dükkanlara gire gire yönümüzü haritamızdan düzelterek ana amacımıza doğru ilerliyoruz. Galerilerde inanılmaz şeyler var, sanatla arası fazla iyi olmayan benim için bile bulunacak bir şeyler var gerisini siz düşünün diyeyim. Evet, galerilerde
Francis Bacon‘un bir sergisi bile var, Margaret Tatcher ile aynı fikirde olmak garip bir his ama Francis Bacon’un resimleri gerçekten iç karartıcı.
Ara sokaklardan yaptığımız sefer hızla devam ediyor, yükü hafif ve hareket kabiliyeti yüksek bir işgal ordusu gibi ilerliyoruz hedefimize doğru. Bu arada bir galeride Playboy tavşanı kulakları giydirilmiş Hitler ve kanlar içinde Kurt Cobain portreleri dikkatimizi çekiyor ve avlusuna girdiğimizde şu şaheser ile karşılaşıyoruz. Benim gibi
Ronald McDonald‘dan nefret eden birisi için bu bulunmaz bir hediye, Perseus yaşasaydı o da böyle yapardı diye düşünüyoruz.
Perseus yaşasaydı Medusa yerine Ronald McDonald’ı keserdi şüphesiz. Bunun sebebi Ronald’ın Medusa gibi bir canavar olması tabii. Neyse bu güzide eseri bir süre izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Perseus
Bienal olduğunu söylemiştim değil mi? Yürürken küçük bir kilisede Ukraynalı sanatçı
Oksana Mas‘a ait bir enstalasyon çıkıyor karşımıza. Gerçekten deli işi gibi bir şey binlerce belki onbinlerce boyalı paskalya yumurtası ile yapılmış bir Hz. İsa tablosu bu, kilise içine doğrudan yerleştirilmiş ve ses efektleriyle farklı bir atmosfer oluşturuyor.
Kilise içinde flaşlı çekim yapmak yasak olduğundan f4 1/8 saniye pozlaa ve -1EV poz telafisiyle çekiyorum fotoğrafları, bu arada içeriye her giren bir duraklıyor, sonra hazırlanmış rampadan İsa’ya yaklaşıyor fotoğraf çekmek oldukça zor.
Burada bir süre oyalandıktan sonra yola devam ediyoruz. Şehir gerçekten sürprizlerle dolu. Zamanımız azalıyor ve daha oldukça fazla yolumuz var yürünecek.
Ponte dell’ Academia‘ya ulaşıp büyük kanal üzerinden karşıya geçiyoruz.
Hedefimize oldukça yakınız artık öte yandan dönüşümüzü de planlamamız gerekiyor tabii, bunun için en uygun yol vaporetto denilen küçük gemicikler (ehe) çünkü aynı yolu tekrar geriye yürüyecek gücümüz kalmadı denilebilir.

Oksana Mas Installation
Köprünün ayağının dibinde uzakdoğulu olduğu belli olan bir adam bambu yaprağından değişik hayvanlar yapıyor ve çok çok başarılı ama buraların polisi Carabinieri’nin görünmesiyle adamın toz olması neredeyse eşzamanlı.
Köprünün üzerinde durup büyük kanal’a bakıyoruz, hızlı bir tekne trafiği var ve hava günlük güneşlik, sabahki sis dağılmış ve güneş ısıtıyor.
Kiliseye yaklaştıkça kalabalık arasında gelin ve damat kıyafetli bir çift ve bir düğün fotoğrafçısı görüyoruz, kilise önündeki merdivenlerde envai çeşit afacanlıklarla değişik kopozisyonlar yapmaya çalışan fotoğrafçı kardeşim, yanındaki reflektör tutucu emekçi dostum ve çekimleri fotoğraflayan sanatçı ablam bir takım gibi, arılar gibi çalışıyorlar.
Bu arada meraklı kalabalık hem çifti hem de sanatsal girişimi merakla izliyor. Fotoğrafçı damadın eline bir tek ayakkabı verip merdivenlerde Sinderella temalı çekimler yaparken dayanamayıp ben de fotoğraf makineme davranıyorum. Bu arada gelinin doğu alman gülle atıcıları gibi yapılı damadın da uzun mesafe koşucuları gibi ince olması gözümüzden kaçmıyor.

Oksana Mas Installation Detail
Oksana Mas enstalasyonuna ait bir detayı da şuraya iliştireyim de nasıl bir deli işi olduğu anlaşılsın yaptığının.
Evet şaka maka 830 kelime olmuş bu yazı da, uzun yazdıysam ve sıkıldıysanız, “özet geç” diyenleriniz varsa malesef geçemiyorum, özet geçilebilecek gibi değil bu şehir. Evet gelin ve damadı arkamızda bırakıp bizi yeniden San Marco meydanına götürecek Vaporetto’ya atlıyoruz, çımacı abla (evet abla) mesafenin kısalığından dolayı bizden para da almıyor.
San Marco’ya ulaştığımızda ancak yemek yiyip otele dönecek ve havaalanına bizi götürecek deniz taksisi’ne atlayacak kadar zamanımız var.

Sinderella on stairs
Evet, daha önceden deneyip memnun kaldığımız bir yerde pizza, mozzarella, roka, balsamico gibi kelimeleri sanki bir dua okur gibi mırıldanarak karnımızı doyuruyoruz.
Artık sokakları hızlıca arşınlayıp otele dönme zamanı geldi, sorunsuz bir şekilde bu etabı da aşıp eşyalarımızı sırtlandıktan sonra otelin iskelesinden bizi havaalanına götürecek son 35 dakikalık yolculuğu yapmak üzere deniz taksisi’ne kuruluyoruz.
Gondolun aksine deniz taksisi kanallları hızla geçiyor, lagünün içerisinde kazıklarla işaretlenmiş güzergahtan havaalanına doğru uçar gibi yollanıyor.
Hava günlük güneşlik, etrafta bir çok başka tekne var, martılar ve diğer su kuşları kazıkların üzerinden tembel tembel bizi seyrediyorlar.
Biz de birazdan buraya veda edeceğimiz için gözlerimiz faltaşı etrafımıza bakıyoruz. Seyahatin sonunda deniz taksi iskelesinden havaalanı binasına yapacağımız o son 500 metrelik yürüyüş için güç topluyoruz.
Seyahatin sonuna gelmişken, yayında ve yapımda emeği geçen herkese ve özellikle hayatımın son 20 yılını birlikte geçirdiğim eşime teşekkür ediyorum. İyi ki varsın, nice 20 yıllara canım.
Namaste.

Water Taxi Ride