Posts tagged: Egypt

El Joker ya da Why so serious ??

By JustAddWater, February 6, 2010 10:42 pm

Bu yazı bir fotoğraf yazısı değil daha çok bir gezi anısı ama bunu yazmazsam orta yerimden yarılacağımı bldiğim için klavye başına çöküp belleğimin derinliklerinden bu incileri dökmeye başlıyorum. Haydi hayırlısı…

Sun scorches the horizon

Yazının konusu olan El Joker şöyle bir balık lokantası. Bizim bu mekan ile olan ilişkimiz ise biraz acaip, en son çıktığım liveaboard seyahatinde süper bir gruba düştük, birlikte aynı tekneyi ve dalışların zevkini paylaştığımız grup bu güne kadar gördüğüm grupların en uyumlusuydu. Seyahat boyunca o kadar fazla güldüm ki bir ara gerçekten korktum diyebilirim başımıza ilave bir şeyler gelecek diye :)

Bu seyahatin başlangıcını ve seyrüseferini daha önce anlatmıştım blogdaki yazıları Kızıldeniz etiketiyle aratarak onlara ulaşabilirsiniz. Grupta sualtı fotoğrafçılığı ile uğraşan ve daha önce Hurghada’ya gelmiş bir doktor arkadaşımız yediği deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatıp seyahatimizin sondan bir önceki durağında bir gece konaklayacağımız Hurghada’da mutlaka ama mutlaka onun daha önce gittiği bu balık lokantasına gitmemiz için bizi ikna etmişti. Ancak sorun şu ki lokantanın ismini tam olarak hatırlamıyordu, sorduğumuz zaman el jojo ile el dingo arasında bir yelpazede cevaplar alıyorduk. (Burada ipucunu al, uyan ve sıyrıl değil mi? yok işte idrak edemedik durumu)

Tekneden zodiac bot ile karaya çıktığımız Hamata’dan Hurghada’ya ulaşana kadar yol boyunca daha önce orada yediği ıstakozları, deniz ürünlerini ballandıra ballandıra anlatan doktor hepimizi bu yüce amaç için şartlamış, hazırlamıştı artık. Hurghada’ya varır varmaz resepsiyondaki klasik aksiliği bir kalemde bitirip eşyaları odamıza bırakacak ve o balık lokantasını bulmaya kendimizi vakfedecektik. Resepsiyondaki klasik aksilik deyince sakın abartıyorum sanmayın adamların özenle karıştırdıkları odaları ayırıp ayıklamaları 30-35 dakika sürdü, bu arada azot ve onun tatlı sarhoşluğu vücuttan atılmış, karınlar aç, ertesi sabah bizi otelden alıp bir hafta önce saatler boyunca yer karolarının sayısını bile ezberlediğimiz Hurghada havaalanına götürmesi gereken mısırlı Transfer Guy’ın gelmemesi ihtimaine karşı B ve C planları bir yandan zihnimin arka odalarında yapılırken kaş ile göz arasında doktor balık lokantasının adını öğrenmişti bile “El Joker” . İsimdeki sakatlığı fark eden tek ben miydim bilemiyorum ama o baştaki El takısı yılların Jokerini saniyesinde bir Mellah’a tahvil etmişti bile.

Neyse kıyafet değişip bazal ihtiyaçların ikamesinden sonra kapıdaki turizm polisinin de yardımıyla çevirdiğimiz 2 taksiye doluşarak Sakkala meydanındaki El Joker nam müesseseye gitmek üzere yola revan olundu. Gece vakti insan ortalığı pek de iyi seçemiyor ama ışıklı ve tıklım tıkış bir yerde arabadan indik ve mekanın tabelasını gördük. İçeriye buyur edildik ve alt kattaki düzayak kalabalığın içinden geçerek üst katta cam bir masaya konuşlandık. Garson nereli olduğumuzu anladıktan sonra hemen menüyü sayıyor “fiş suup, salaaat, lobesterz, şırimpiis, kırebs, appitayzırs” sayıldığı sırayla önce balık çorbası, salata, 2 adet ıstakoz ve karides ve diğer deniz ürünlerinden sipariş ediyoruz.

Konum itibarıyle önümzde 2 masa mısırlılar solda bir masa japon ya da koreliler, etrafta da ruslar ve almanlar var. Siparişimize bira ilave ediyoruz, garson amca dışarıdan aldıracağım diyor bu arada salata olduğu beyan edilen teorik ürün ve pita ile tahinli bir meze geliyor. Salata ve tahinli nesenevatın diyare tetikleyebilitesi yüksek olduğundan dolayı onları pas geçip midedeki isyanı pita ile bastırırken sohbet devam ediyor, bir ara gözüm sol tarafta duvardaki vantilatöre ilişiyor, beyaz olması gereken kablosu üzerindeki sinek pisliklerinden dolayı bir artifact’e dönüşmüş, siyah-füme tonlarında ve pütür pütür.

Henüz bu bilgiyi masadakilerle paylaşıp paylaşmamaya karar verememişken çorbalar geliyor ve artık çok geç, çorba masaya konduğu andan itibaren apayrı bir dünyanın içerisindeyiz, artık kelimeler kifayetsiz, konuşmalar anlamsız. Denizden çıkan hemen hemen her şeyi yiyebilecek olan ben bu çorbayla sersemliyorum. Krem rengi bulanık sıvının içerisinde karıştırdıkça tıngırdayan bir takım şeyler var. Kaşığı çevirdikçe bu nesneler porselen tabağa dokunarak tilink tilink gibi bir ses çıkarıyor. Conan filminde Arnold, Thulsa Doom’un tapınağını basıp oymağını yerle bir ederken müritlerin içtiği içinde insan organları yüzen çorbanın minyatür versiyonu, kısa bir yoklamayla kaseden bir kaç kum midyesi kabuğu, 2 yengeç bacağı ve teşhisi çıplak gözle mümkün olmayıp DNA analizi gerektiren bir kısım organik ürün arz-ı-endam ediyor.

Açlık yüzünden taneleri bırakıp suyu içmeye niyet ediyorum ama aklıma ilkokulda sebepsiz yere dişlediğim defterlerimin mavi kap kağıtlarının tadı geliyor ve pes ediyorum. Bu arada bu çorbayı yapabilmek için deniz ürünlerinden ne varsa hepsini bir kazana koyup içerisine savunma tipi bir el bombası atmak yeterli olur sanırım. Pita’ya devam bu arada arkadaşların sipariş ettiği jumbo karidesler geliyor ama nedense lezzetsizler aklım vantilatörün kablosunda kaldı zaten.

Bu arada biralardan haber yok, su var neyse ki, garson arada geyik muhabbetleri yapıyor “Istanbul biytuful, hesne müstesne” benim geyik channel çoktan kapanmış, arkadaşların da öyle, bu arada sipariş ettiğimiz 2 adet ıstakoz (elemanın deyimiyle lobesterz) geliyor,  son derece keskin bir alet ile dikey olarak yarılmışlar, iyi pişmiş görünüyorlar ama zaten bu hayvanın %20 den fazlası yenmediği için ambiyans ve ilk taarruz sonrasında zaten kaybolan iştahım iyice kalbimin derinliklerine gömülüyor.

Yemeğin sonuna yaklaşıyoruz, kaybolan biraları sormayı çoktan bıraktık, artık pita gevelemekten devekuşu gibiyim, ama yalnız değilim elbette herkes masada dişine göre bulduğu şeyi geveliyor. Garsonun balık yememiz konusundaki ısrarını ise başarıyla savuşturuyoruz.  Açlığım kontrol edilebilir seviyede olana kadar pita yemeye devam ediyorum. Sonunda gecenin Crescendo’su gelip çatıyor, hesabı istiyoruz. Doktor genel memnuniyetsizliğin farkında. “ben daha önce geldiğimde yemekler süperdi” diyor. Bir süre sonra hesap geliyor 360 USD civarında bir rakam. Şöyle ağız dolusu bir “oo-haaaa” sonrasında elemana hafiften “bu ne lan ?” diyoruz. geniş bir gülümsemeyle “Düzelteyim” diyerek balet zerafetiyle olduğu yerde dönerek hesapla kayboluyor ve 30 saniye sonra hesabı 300 USD ye indirerek getiriyor suratında kötü adam gülümsemesiyle.

Toplamda 6 kişi için ödememizi istedikleri hesap kazık boyutlarını aşıp kıtalararası füze kıvamına gelmiş, adam başı 30 USD verip hesabı gönderiyoruz itiraz falan da gelmiyor, 180 USD alınca mutfakta halay çektiklerinden adım gibi eminim. Hesabı getiren ve servisi yapan güzideler “Ayın Elemanı” seçilecek olmanın haklı gururunu yaşıyorlar. Kazıklanan masalar arttıkça çalışanların mutluluğu da tavan yapıyor neredeyse tüm garsonlar birer Vlad Tepeş kesilmişler. İstenen hesabın yarısını ödeyip kavga gürültü de çıkmayınca yavaştan otele dönüyoruz ve yolda doktorun buraya daha önce bir mısırlı arkadaşıyla geldiği ortaya çıkıyor yani öyle Mr. and Mrs Brown modunda giderseniz kazıklanmamanız imkansız.

Bu dönüşten önceki son gece olduğu için midemde pitaların çarpıştığı deniz mahsullerinin hırıltılarına kulak asmaksızın otelin civarındaki dükkanlardan dalış temalı t-shirt ve geleneksel mısır elbiseleri almak için hareketleniyoruz, doktor bu arada ziyafeti nargile (şişa) ile taçlandırmak üzere gruptan ayrılmış çoktan. Bir kaç dükkan gezip aynı malın fiyatının her yerde farklı olduğunu bir kez daha görerek sağlam bir pazarlıkla alacaklarımızı alıp otele dönüyoruz.

Otelde sağlam bir sade kahve içip üzerine de uyumadan önce havaalanında aldığım Jameson Irish Whiskey‘nin dibinde kalan son damlaları da cila niyetine indirip uyuyorum rüyamda mücadeleye devam ederek, çorbalar, lobesterz, pita, pita ve daha çok pita …..

Kıssadan hisse, Mısır gibi güzide memleketlerde bilmediğiniz yerlere tavsiye üzerine bile olsa gitmeyin a dostlar gitmeyin a arkadaşlar.

Namaste,

PS: Fotoğraf rahmetli kameram Ricoh Caplio DX ile çekildi, f12 -  1/130 @ ISO 125  -0.3 EV Poz telafisi kullanıldı.

Kaybolan bavulların esrarı veya Thorin Meşekalkan zor durumda !!

By JustAddWater, December 11, 2009 4:14 pm

Dur yolcu, bir önceki gibi bu da bir fotoğraf yazısı değil, seyahat anısı. Bir öncekini okuyup beğendiysen buna da devam et, memnun kalma ihtimalin yüksek, yanlız lisanı biraz kaba yazı da epeyce uzun şimdiden uyarayım sonra maraza çıkmasın.

Bir önceki yazımda anlattığım olaylar daha vuku bulmamış evimdeyim, bavullarımı kapatmış, sırt çantamı hazırlamışım. Uçağın kalkmasına dört saatten fazla zaman var. Bavul yani başka bir değişle benim 15kg olduğunu sandığım ama tartıda 28kg gelen ve tartı yüzünden elenen halterci konumunda, Thorin Meşekalkan’ın ta kendisi dalış çantam kapının yanında duruyor.

O çanta ki, bir önceki Sharm seferinden gazi olarak dönmüş, kulp, çekecek, fermuar gibi yarı hayati organlarını apronlarda oradan oraya sürüklenirken kaybetmiş eski kulağı kesikler familyasından bir Cressi Moby 4. Ben onun daha hafif olduğunu sanıyorum ama içerisinde tüm dalış malzemelerim, housing, flaş, portlar ve bir haftalık seyahate yetecek şeylerle dopdolu olan bir heyüla aslında.

Saat 15:00 de kızımla vedalaşıp evden çıkıyorum, eşim cumartesi günleri de çalıştığı için onunla da telefonla konuşup helalleşiyoruz,  bu arada havaalanına daha önceden giden Nilgün (Buddy, Eğitmen, Videographer ve Süper insan kadrosundan) beni arayarak bilgilendirici bir konuşma yapıyor. Durum kısaca şu, Istanbul hayatının en sisli günlerinden birini yaşıyor, sabah 10 uçakları henüz kalkmamış, ortalıkta at izi it izine karışmış bir durum söz konusu. Köprüyü geçerken görüş mesafesinin 10mt civarında olması durumun vehametini perçinliyor.

Saat 16:00 Havaalanındayız, saat 12:00 de kakması gereken Kahire uçuşu henüz kalkmamış! Bazı arkadaşlarımız bu uçuşta yer bularak gidiyorlar. Biz İzmir’den gelecek arkadaşımızı bekliyor ve tarifeli uçağımızın gösterdiği 2 saatlik rötarın gerçek olmamasını umuyoruz. Ama nafile, saat 19:00 da 12:00 uçağı kalkıyor ! Biz check-in telaşesiyle bavulları veriyoruz,  benim bavul 28kg tosun gibi maşallah, elimin ayarı yok sanırım. Bizim 2 saatlik rötar hala baki böylece Kahire – Hurghada bağlantı uçuşunu yakalama umutlarımız sönüyor. Ekibin morali yerinde, kendimizi (bu arada ekip dediysem yalan, Nilgün Hoca ve ben) bir lounge’a atıyoruz. Durumun vehameti burada da yiyeceklerin bitmiş olmasıyla kendini belli ediyor. Bu arada tüm iç hat uçuşlarının iptal edilmiş olduğunu duyunca İzmir’den gelecek arkadaşımızın bize katılamayacağını anlıyoruz. Ortamdaki postapokaliptik felaket görünümü artarak devam ediyor, havaalanı boyunca insanlar yerlere yığılmış, bunların bir kısmı hacı adayı ve gerçekten de ihramların altına bir şey giymiyorlar öehhh.

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız tempo ve gerilim yavaş yavaş artacak . Lounge’da yiyecek ikmali yapılıyor, Bu arada koltuk numaralarımız 41J ve 41K. Sanırım tuvalete komşu gideceğiz. Neyse daha fazla rötar yok ve uçağa alıyorlar bizi, kapıdan girer girmez sol tarafta duvarda camekan içerisindeki Kur’an dikkatimi çekiyor. Acil durumda camı kırınız istediğiniz sureden başlayınız durumu söz konusu. Yerimiz gerçekten de uçağın en son sırası ve tuvaletin yanı, her türlü istatistiki ve bilimsel çalışma için son derece uygun. Nilgün’ün ıslak olan koltuğunu da bir kaç battaniye marifetiyle halledip yerleşiyoruz. En son seyahatimden bu yana hala güvenlik videosu değişmemiş ve rahmetli Turgut Özal baş rolde. İnanmayanlar bir şekilde YouTube’dan aratıp bulsun gerçekten de Özal oynuyor gibi çizgi filmde. Bu videonun italyanca versiyonu şurada , daha sonra baktım Facebook’ta da bir grup var bu videonun kaldırılması için “Tüm Listenizi Davet Edin !!!11! ” gibi .

 Bu arada son sıra ve pencere kenarında olmanın avantajıyla Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’ın uçağa yüklendiğini görüyoruz. Yavrum Cressi o küçük konveyörün üzerinde 28 kiloluk kütlesi ve paletlerimin durduğu yan ceplerinin verdiği extra heybetle bir gemi gibi duruyor mübarek.

Neyse uzunca bir bekleyişten sonra uçak kalkıyor, yemeğin askerde yediğim tavuklara yakın bir rezalet olması ve yanımda oturan adamın üzerime kahve dökmesinden başka kayda değer bir vaka yok. Adamın kendisi öyle bir haşlanıyor ki bana döktüğü kahve için kızamıyorum bile. Bu arada yemeğin sunulmasıyla birlikte tuvalet trafiği de katlanıyor, her türlü örnekleme için uygun atmosfer mevcut, süper, gerçekten.

Seyahatin bu bacağı saat 12:50 de Kahire’ye varmamızla bitiyor, Kahire havaalanı bu arada epey değişmiş, son seyahatten bu yana çağ atlamış gibi. Bağlantı uçağımızı kaçırdığımız için binebileceğimiz ilk uçak sabah 04:30 da kalkıyor. Mısır havayolları görevlisi bavullarımızın yeni uçağa aktarılacağını merak etmememizi defalarca söyleyerek bizi dinlenmemiz için Business Lounge’a davet ediyor, elimizde bu ikisini içeri alın mealli bir şeyler yazan bir kağıtla Business Lounge’a gidiyoruz. Kapıda Jim Carrey’nin arap versiyonu var, bölüm sonu canavarı gibi mübarek, 1.90 boyunda, zayıf, güleç yüzlü paçaları 10cm kısa bu elemana neden oraya girmemiz gerektiğini, bizi kimin gönderdiğini, neden uçağımızın kaçtığını, sis’in ne olduğunu ve hayatın anlamını 3 defa anlatıyoruz. Bu süre zarfında içeride temizlik yapılıyor.

Yorgunluktan yığılmak üzereyiz, amerikalı bir çift 17-18 yaşlarındaki muhtemelen adamın ilk evliliğinden olan oğullarıyla bir çift uzaktan kumandalı helikopteri uçurmaya çalışıyor. Temizlik bitince bizi içeri alabileceğini telefonla defalarca teyid eden Jim bizi içeri davet ediyor. Bu süre zarfında en az üç kez Jim’e kafa atıyorum hayalimde sonuncusu o kadar gerçek ki elmacık kemiğinin kırıldığını hissediyorum. Neyse sonunda içerideyiz, son derece sevimsiz parlak floresan ışıkları altında terrariumlarda beslenen zavallı kertenkeleler gibiyiz.

Çocukluğumda pastanelerde bulunan rengarenk, bolahenk, bonmarşe kuru pastalar küçük bir büfenin üzerinde, renkleri o kadar kötü ki deniz tavşanları ve diğer zehirli hayvanat gibi niyeti bozacakları uyarır gibiler. Hemen yanında bir çanağın içinde bir kaç elmadan nasipleniyoruz, dev bir kahve makinesi var üzerinde arapça “operatörden başkası kullanamaz” mealli bir yazı yazıyor. Amerikalı kader ortağım helikopteri bırakıp kahve içmeye niyetlenince yanında beliren iki elemandan anlıyorum bunu, biri amerikalıyla konuşurken öbürü aleti çalıştırıp kahve yapıyor. İstihdam budur işte, sohbete mecalim olmadığı için kahveyi pas geçiyorum, uyumam gerek Nilgün uyumayı beceriyor nasılsa, ben ne koltuğa sığabiliyorum, ne gözüm kapanıyor, yorgunluktan bitmek üzereyim ama beynim susmuyor bir türlü.

Bu arada ışığı gören geliyor, terrarium her saniye yeni katılımcılarla şenleniyor, tam karşı çaprazımda uyuyan italyan ayakkabılı, versace takım elbiseli yakışıklı abinin salyası gömleğine akıyor. Herkes uykuya yenik düştü, ben şam şeytanı gibiyim. Cep telefonundan mesajlar atıyorum aileme, merak etmeyin süperiz felan feşmekan.

Sabah 03:30 sularında beş dakika gözümü kırpmamış şekilde oturuyorum, terrarium’un hakimi mutlağıyım, kim gaz kaçırdı, kim uykusunda konuşuyor kim horladı hepsini tek tek sayabilirim. Uçağa doğru yollanıyoruz, Jim iyi yolculuklar diliyor, dişlerimin arasından Hasiree diyorum. Bu sefer koltuk numaralarımız 25 yine sonlardayız galiba , ama tam aksi çıkıyor çünkü uçak Embraer sınıfı küçük bir jet ve koltuklar 20 den başlıyor, neden bilmiyorum sormadım.

Hurghada’ya yolculuk olaysız, aslanlar gibi iniyor pilot, kısa bir otobüs yolculuğu sonrası hop iç hatlar geliş bavul teslim konveyörünün önündeyiz. Teknolojiye bak diyorum, bavullar bizden önce gelmiş! Bu arada Kahire etabı sırasında dalışlı mavi yolculuk (liveaboard) teknesinin hakimi mutlağı Andrea efendiye telefon edip biz sabah uçağıyla geliyoruz bizi almadan gitmeyin mealli bir konuşma yapmış olmanın rahatlığı içindeyim.

Bizimle birlikte uçan zevat aceleyle bavullarını banttan alıyor, Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan haber yok, bizimle birlikte iki kişi daha debeleniyor bavul bavul diye. Aradan 20 dakika geçiyor, orada durmamızdan rahatsız olan polis üniformalı bir eleman gidin buradan mealli arapça bir şeyler şakıyor, “Bavullar yok Sadık (arkadaş)” diyoruz, hmm “Ten münüts” deyip gidiyor, önümüzdeki saatler boyunca bu lafı her duyduğumda 100$ verseler üç seyahat parası ve bir D700 gövde parası çıkarırdım herhalde.

Aradan 10 dakika daha geçiyor, kapı önünde elinde ALDEBARAN yazılı levha ile bizi bekleyen eleman sabırsızlanıp içeriye giriyor, derdimizi çabukça ona anlatıyoruz “Ten münüts” deyip uzaklaşıyor. Polis kılıklı eleman sabırsızlanıyor, bizimle birlikte bekleyen diğer iki adam da öyle. Bavullardan ses seda yok, Mr. Aldebaran Karşılayıcısı geri geliyor yanında uzunca boylu sevimsiz bir şahıs ile sinirli sinirli konuşuyorlar, bize gelin diyor. Güvenlik kontrolünden geçip ara kapılardan derelerden aşarak bir yerlere gidiyoruz, sonra lutfedip sizin bavullar international terminale gelmiş siz iç hatlardasınız diye açıklıyorlar, ancak bu sırada öyle bir hal ve tavır içindeler ki sanki sınırı geçerken yakalanmış kaçak işçiler gibi hissediyorsun kendini, tempolu bir yürüyüşle uluslararası bagaj alım kısmına geçiyoruz. Ortalık sahipsiz bagaj kaynıyor ama ne Nilgün’ün çantası ne de Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan eser yok!

Umutsuzluk kendini gösteriyor, bir öncekinden daha babacan bir görevli halimize acıyor, bir kaç telsiz görüşmesi, telefon sohbeti sonrasında durumu açıklıyor. Bavullarınız yok, “E farkındayız zaten” demek gereksiz. Captain Obvious burada yerini Yüzbaşı Ayanbeyan’a bırakmış vazifeyi o sürdürüyor. Bavullarınızın, nerede olduğu meçhul, Istanbul’da olabilir, burada yüksek sesle itiraz ediyoruz “Uçağa yüklenirken gördük” diye, saatler 9:00 civarı.

Mr. Aldebaran yine kayıp, aralarda derelerde görünüyor ama ne yaptığı meçhul, başı kesilmiş tavuk kadar organize şuursuz herif, diğer iki kader ortağımızla bekleşiyoruz, biri türk diğeri rus ve aynı yolu yapmışız, ve fıkra kahramanı olabilecek potansiyele sahibiz.

İnceden sohbete başlıyoruz, yolcu-mağdur dayanışması kabilinden, yıllardır konuşmadığım rusça, devreye girip kanalı açılıp canlı yayına başlıyor sular seller gibi. Bir sonraki uçakla bavullarımızın Kahire’den geleceği söyleniyor, beklemedeyiz, saatler ilerliyor, bir sonraki uçak iniyor, bavullardan haber yok. Ondan bir sonraki uçakta da aynı şey tekrarlanıyor. Bu arada halimize acıyıp çay ikram ediyorlar, gümrükçü kılıklı bir adam söylenip duruyor. Havayolları görevlisi elinde formlarla geliyor, sırayla herkese form dolduruyor, kayıp bagaj claim formu, bavulunuz neye benziyor?

Maalesef formda “Sürgündeki Durin halkının kralı” diye bir seçenek yok, sana Thorin’i nasıl tarif edebilirim bilader? “Böyle cüce gibi ama orta dünya cücesi pamuk prenses cücesi değil, kaslı maslı, meşe kalkanı var” desem deli diye içeri alırlar. Onun yerine siyah, Cressi marka dalış çantası, eşek ölüsü kıvamında diye tarif ediyoruz. Görevli ağzından baklayı çıkarıyor, siz formu imzaladınız ya, gidin şimdi otellerinize biz bavullarınız gelince haber veririz.Mr. Aldebaran da aynı fikirde, biri woofer biri tweeter mübarekler aynı melodiyi terennümdeler.

“Yok yeaaa” diyesim var, dişlerimi gösterip “Otel yok efendi, dalış teknesi var, liveaboard, Aldebaran” diyoruz, diğer iki mağdur da çemkiriyor kendi dillerinde. Öbür türk amcanın da oğlu ve arap gelini geldi, cephe kalabalıklaşıp kuvvetleniyor. Bir sonraki uçak saat 11:00 de.

Tekne hakimi mutlağı ve o ana kadar bu macerada sadece dış ses olarak yer alan Andrea efendi ile bir daha konuşuyoruz telefonda. Adama bavullar kayıp diyorum, bana “Kaç beden giyiyorsun?” diyor, bir sonraki soru “Üzerinde ne var?” a dönmeden “Efendi” diyorum, “sadece dalış malzemesi değil mesele, housing’den diş fırçasına, çamaşıra kadar her şeyimiz orada, Cressi’siz asla!” diyorum. Kısa bir sessizlikten sonra “akşam 17-18:00 a kadar geldiniz geldiniz gelemediniz palamarı çözeriz” diyor, iyi diyorum. Nilgün de kendi sükunetine şaşırıyor bu arada, bir sonraki uçak saat 11:00 de halimize acıyan bir başkaları bizi geldiğimiz yoldan geri götürüp iç hatlar gidişin oralarda bir odaya konuşlandırıyor, orada kendi halinde Kur’an okuyan bir kadın görevli var. Bu arada maceranın bu etabında yanımızda bulunan Mr. Aldebaran başka bir işi olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyleyerek bizi başka bir meslektaşı olan Yasser efendiye devrediyor, ancak Yasser efendi’nin Aldebaran emmi gibi içeri girme izni yok, o sizi bulacak diyerek topukluyor Aldebaran, yorgunluktan “Piki” diyorum sadece, “Piki Allahın cezası piki”.

Bize kahve ikram ediyorlar saat 10:30 civarı, bekliyoruz. Sorduğumuz soruların da cevabı hep aynı, eğer saat 11.00 uçağı ile gelirse malzemeler, biz de gaza biraz fazla basarsak güneye Hamata’ya yetişebilir ve oradan zodiac bot ile tekneye varabiliriz. Umut fakirin ekmeği.

Bu arada bize ikram ettikleri kahve yorgunluğu bir parça alır gibi oldu, saat 11:30 yola çıkalı tamı tamına 21 saat olmuş, o vakur duruşumuzdan eser kalmamış, paluzeye dönmek üzereyiz. Beklenen uçağın alana indiğinin haberi ile canlanıyoruz, uçak indi ama bavullardan haber yok, B ve C planları yapılıyor bir yandan, durum gergin. Bir süre sonra yanımıza gelen başka bir görevli müjdeli haberi veriyor. Hemen ayaklanıyoruz, dış hatlar gelişe yollanıyoruz, hava sıcak, yorgun ve pis sıfatları bizi tanımlamak için ideal.

Kapıda çantalarınızı bırakın diyor görevli , dışarıda Yasser’i görüyorum bu arada içim rahatlıyor nedendir bilmem. Sırt çantalarımızı bırakarak gidiyoruz bu arada sabahtan beri çaycısından bekçisine herkesin incelemek için can atıp defalarca eline alarak hayran hayran sayfalarına baktığı pasaportlarımızı yine birileri alıyor. Burası en sevmediğim kısmı, pasaportu da verince elinde hiç bir şey kalmıyor, derdini kime anlatacaksın? Heyecan artıyor saat 12:37 son düzlükteyiz, bavullara bir kaç metre kaldı. Kontrolden geçince oracıkta Thorin’le karşılaşıyoruz, kilitleri sağlam, ezilmiş ama hala hayatta, geri dönüş mücadelemiz başlıyor ama en azından çantalarımız yanımızda artık.

İç hatlar gidişe hızlı adımlar ve eskisinin 3 katı yükle ulaşıyoruz, sırt çantalarımız bıraktığımız yerde, Yasser bizi bekleyen arabaya doğru götürürken bizi, vedalaşıyoruz  kader ortaklarımız, “Hurghada Büyük Bavul Direnişi”nin diğer şanlı ve isimsiz kahramanlarıyla. Yolculuğun bir sonraki etabı başlıyor, Andrea efendi’yi arıyorum, bu sefer mesaj daha kısa ve net “acele edin”. O yorgunlukla yüz yıl gibi geçen bir yürüyüşün ardından minibüse varıyoruz, Yasser kendisine toka ettiğimiz bahşişi alarak uzaklaşıyor. Şoför 7 saattir sizi bekliyorum diyecek oluyor, bir küfür mırıldanıyorum, esas soruya geçiyoruz. “Buradan Hamata’ya kaç saatte gidersin?” Cevap net”Beş buçuk saat” bu cevapla tekneye yetişme şansımız sıfır.

Bu arada minibüs hareket ediyor, Şoförümüzün ismi Aziz, adaş olduğumuza ise ancak pasaportu görünce inanıyor, ikinci sınıf sit-com tarzı bir diyaloğumuz var şu ana kadar, saatte 50km hızla ilerliyoruz. Şoförü yolculuğu 4 saatte tamamlamaya ikna etme çabalarım sürüyor ama nedense direniyor. Bu aşamada Jedi Mind Trick gibi bir yeteneğim olmadığı için kendime küfrediyorum. Dünyaya bir daha gelirsem böyle orta dünya karakteri gibi değil daha rafine daha elit yeteneklerim olsun istiyorum, bu düşünceyi üzerinde çalışılacaklar kısmına etiketleyip kaldırırken irademi Şoför Aziz üzerinde yoğunlaştırıyorum, sonunda süreyi 4 saat 20 dakikaya çekebiliyoruz ama o 20 dakika neyin nesi çözemiyorum.

Yolculuk sürüyor, Hurghada’dan çıkıp Marsa Alam yönüne doğru ilerliyoruz, sürat 80km/saat civarında, etrafta çok radar olduğu için böyleymiş. Uyuyamıyorum, masalsı kasabalardan ve boş çölden geçiyoruz. Yolda abuk sabuk imgeler görünüyor bir duvarda Winnie the Pooh ve bir yazı var ne anlama geldiğini bilmediğim.  Bu ülkede yol yapmak ne kolay diye düşünüyorum, dümdüz, dök asfaltı geç. Şoförün gözündeki pırıltılar çabuk gitmesi gerektiğini anladığının sinyallerini veriyor veya macera boyunca bir ara uyukladım ve Polyanna değdi, okudu üfledi falan bilemiyorum.

Yolculuğun genel seyri, çöl, çöl, çöl, çöl, çöl, checkpoint, kasaba, çöl, çöl, çöl olarak özetlenebilir. Bir önceki gece Egypt Air Business Lounge’dan azık niyetine aldığımız iki elma ve su ile idare ediyoruz. Yolda mazot ikmali için durduğumuz bir benzincideki tuvaleti ömrümde daha önce hiç bir yerde görmedim diyorsam beni ciddiye al ey okur, hayatım şantiyelerde geçti benim , Hakkari’nin, Mardin’in en ücra yerinde bile böyle bir tuvalet bulamazsın, yok, mobilizasyonu tamamlanmamış şantiyelerde bulunan iki kalaslı açık foseptik bile daha temizdir. İçerideki havayı 10sn den fazla solumak hafıza kaybı yapıyor diyeyim sen anla. Ortalama seyrüsefer süratimiz de 80-90km/saat arası, cevap hep aynı radar var.

Invites you for a drink !

Invites you for a drink !

Artık pes ettim bir bildiği vardır diyorum amcanın, bu düzen içinde Al Quseyr’i geçiyoruz, dikili taşları ısıran fantastik triggerfish heykeli ve bir çok benzeri deneysel sanat ürünü ile bezeli bir kent burası, sağda solda acaip dükkanlar ve masal kahramanı kılıklı insanlar var. Her checkpoint’te duruyoruz arabaya şöyle bir bakıyorlar ve yola devam ediyoruz, bu ayinin amacını anlayabilmiş değilim ama sorgulayamayacak kadar yorgunum.

Tell me why o Lord !

Tell me why o Lord !

Bu arada 2 saatten fazla bir zamandır da yoldayız, bir ara durakladığımızda Şoför arabanın altına yatıp bir şeyler kurcalıyor, tam “Siee şimdi de araba bozuldu acaba kutup ayıları ne tarafta?” diye düşünürken, arkadaşın takografı söktüğünü ve sürat sınırlamasının kalmadığını anlıyorum dümdüz yolda 120-130km/saat süratle seyre başlıyoruz. Şoförün yetişme kararlılığı bizleri rahatlatıyor, elmaları geveleyip son suyu da içerek kendimizi sonra olacaklara hazırlıyoruz, hava kararıyor.

Sol taraf deniz sağ taraf çöl ve tepeler yaldır yaldır gidiyoruz asfaltta, ışıklar azalıyor, Hamata ile aramızdaki mesafe de öyle, yolculuğa başlayalı 24 saatten fazla oldu artık, Hurghada havaalanından ayrılalı da 3 saati geçti, yolda Andrea efendi Şoför amcayı arayıp durumumuzu teyid ediyor, arapça konuştukları için ne dediklerini anlamasak da önemi yok, yoldayız ve bizi bekliyorlar.

Marsa Alam’ı geçiyoruz ve daha 1 saatten fazla yolumuz var, yol boyunca gördüğümüz binaların ne olduğu konusunda Şoför Aziz bizi aydınlatıyor, biz de genellikle ilgileniyor gibi yapıyoruz, “A-aa fosfat fabrikası mı? Ne şirin ehin ehin” gibi tepkilerle hevesini kırmadan amcayı idare ediyoruz. Sonunda yolculuk tatilköyü benzeri bir yerin kapısında başlangıçtan 4 saat 37 dakika sonra bitiyor.

Şoför amca geldik diyor, buranın iskelesinden zodiac ile sizi alacaklar, ancak arada demir bir kapı ve uzlaşmaz bir kapı görevlisi var, adam içeriye para vermeden giremezsiniz diyor. İlk sorum ne kadar? Gelen cevap elli pound adam başı, şoför dahil, araba için ise ayrıca 50 pound daha. Belirtilen rakamın mısır pound’u olduğunu ve toplamının 35 Amerikan doları civarında olduğunu anlayana kadar bayağı bir ohaaa ve çüşşş efekti sonrasında tamam demek üzereyken şoföre Andrea efendiyi arattırıyoruz, uzunca bir arapça dil dersi sonrasında kapı açılıyor ve iskeleye ulaşıyoruz, tamı tamına 27 saat oldu bu arada evden çıkalı, Thorin “Cressi” Meşekalkan ve Nilgün’ün çantası zodiac bota yükleniyor, biz de biniyoruz, güleryüzlü bir eleman bizi açıkta bir tekneye doğru götürüyor, teknenin kıç kısmındaki dalış platformuna oradakilerin alkış ve tezahüratlarıyla ayak basıyoruz. Thorin ve diğer çanta da geliyor. Yorgun argın grubun geri kalanıyla buluşup dalış seyahatine başlıyoruz.

Aldebaran Boat - Liveaboard

Aldebaran Boat - Liveaboard

Bundan sonra olanlar ise apayrı bir macera ,

Just Add Water – Istanbul – 2009

 

 

PS: Triggerfish Anıtı Sn. Nilgün Özoğuz tarafından  fotoğraflanmıştır yanlış olmasın :) )

Panorama Theme by Themocracy