Venedik’e güzelleme – Final Part

By , September 13, 2011 11:15 am

Evet, bir önceki yazının kaldığı yerden devam ediyoruz. Peki yazı nerede kalmıştı, San Marco meydanı civarında bir yerlerde sanırım. Şimdi San Marco meydanı önemli bir yer. Burada Günün her saati hayranlıkla dolanan bir çok insan görebilirsiniz. Bu meydanda eğer 8 Euro / kişi gibi bir meblağı gözden çıkarabilirseniz karizmatik asansörcülerin idare ettiği asansörlere binip meydanın içindeki San Marco Çan Kulesî‘ne (Campanile di San Marco).

Campanile di San Marco

Buradan muhteşem bir manzara seyredeceksiniz, tepedeki devasa çanları çalmayı deneyecek hatta bunu başaracak densiz turistlere karşı hazırlıklı olun, akustik travma diye bir şey var gerçekten. Kulenin dört cephesinden dört bir yönü ve o dört bir yöne giden tekneleri seyrettikten sonra aşağıya inebilirsiniz. Kulenin temellerini güçlendirmek için dört bir tarafından çukurlar açılıp titanyum çubuklarla bir güçlendirme işlemi yapılıyor inşaat seyretmekten hoşlananlarınız varsa burası tam size göre.
Buradan indikten sonra meydanda inceden başlayan müziğin tadını çıkararak pahalı bir kahve içebilir ya da ara sokaklara dalıp bir Akdeniz Hissiyatı içinde kaybolabilirsiniz, biz ikisini de yaptık ve ikisi de çok güzel. Bu sabah Basilica di Santa Maria della Salute tarafına gitmeye karar verdik, neden diyecek olursanız o tarafa doğru fazla yol almamıştık ve bir çok ara sokak ve ara sokaklardan alınacak bir çok lezzet vardı.
Kaybolmayı sevenler için bu şehir bir cennet gerçekten. Dolayısıyla otelde çantalarımızı bırakıp hafiflemiş bir şekilde yola koyulduk, koyu sis yüksek basıncın ve havanın açacağının işaretiydi., San Marco meydanını çabucak geçerek ara sokaklardan Teatro de la Fenice yönüne ilerlemeye başladık.
Duvarlar keşfedilmeyi bekleyen hazinelerle doluydu. Her ara sokak yeni bir maceraydı. Bu şekilde bir süre ilerledikten sonra kafamı kaldırıp şunu gördüm. Bir köşe, pencereler, gökyüzü, sardunyalar. Garip ve dingin bir fotoğraf karesi. Uçağımız akşam olduğundan vaktimiz oldukça fazla sokak aralarında kaybolup kanala çıktıkça seviniyoruz çocuklar gibi bu arada pencerelerden akordiyon sesleri geliyor, insanlar evlerinde şarkılar söylüyorlar her şey şeytan işi sanki birileri bizi orada kalmamız için ayartmaya çalışıyor. Sirenlerin şarkılarına kapılmış denizciler gibi ara sokaklardan çıkamıyoruz bir garip durum vesselam.

Windows 2011

Bu manzara pek çok yerde var hatta daha güzelleri var. Ara sokaklarda bütün duvarlarda ilginizi çekecek bir şeyler bulmak mümkün, çoğu zaman aklınızı çelecek dükkanlara da rastlıyorsunuz ancak bu kısımda dükkanlar yerini yavaş yavaş sanat galerilerine bırakıyor. Venedik’i tam da bienal zamanında ziyaret etmenin ayrı bir tadı da var ona birazdan geleceğim.
Sanat galerilerine baka baka, dükkanlara gire gire yönümüzü haritamızdan düzelterek ana amacımıza doğru ilerliyoruz. Galerilerde inanılmaz şeyler var, sanatla arası fazla iyi olmayan benim için bile bulunacak bir şeyler var gerisini siz düşünün diyeyim. Evet, galerilerde Francis Bacon‘un bir sergisi bile var, Margaret Tatcher ile aynı fikirde olmak garip bir his ama Francis Bacon’un resimleri gerçekten iç karartıcı.
Ara sokaklardan yaptığımız sefer hızla devam ediyor, yükü hafif ve hareket kabiliyeti yüksek bir işgal ordusu gibi ilerliyoruz hedefimize doğru. Bu arada bir galeride Playboy tavşanı kulakları giydirilmiş Hitler ve kanlar içinde Kurt Cobain portreleri dikkatimizi çekiyor ve avlusuna girdiğimizde şu şaheser ile karşılaşıyoruz. Benim gibi Ronald McDonald‘dan nefret eden birisi için bu bulunmaz bir hediye, Perseus yaşasaydı o da böyle yapardı diye düşünüyoruz.
Perseus yaşasaydı Medusa yerine Ronald McDonald’ı keserdi şüphesiz. Bunun sebebi Ronald’ın Medusa gibi bir canavar olması tabii. Neyse bu güzide eseri bir süre izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Perseus

Bienal olduğunu söylemiştim değil mi? Yürürken küçük bir kilisede Ukraynalı sanatçı Oksana Mas‘a ait bir enstalasyon çıkıyor karşımıza. Gerçekten deli işi gibi bir şey binlerce belki onbinlerce boyalı paskalya yumurtası ile yapılmış bir Hz. İsa tablosu bu, kilise içine doğrudan yerleştirilmiş ve ses efektleriyle farklı bir atmosfer oluşturuyor.
Kilise içinde flaşlı çekim yapmak yasak olduğundan f4 1/8 saniye pozlaa ve -1EV poz telafisiyle çekiyorum fotoğrafları, bu arada içeriye her giren bir duraklıyor, sonra hazırlanmış rampadan İsa’ya yaklaşıyor fotoğraf çekmek oldukça zor.
Burada bir süre oyalandıktan sonra yola devam ediyoruz. Şehir gerçekten sürprizlerle dolu. Zamanımız azalıyor ve daha oldukça fazla yolumuz var yürünecek. Ponte dell’ Academia‘ya ulaşıp büyük kanal üzerinden karşıya geçiyoruz.
Hedefimize oldukça yakınız artık öte yandan dönüşümüzü de planlamamız gerekiyor tabii, bunun için en uygun yol vaporetto denilen küçük gemicikler (ehe) çünkü aynı yolu tekrar geriye yürüyecek gücümüz kalmadı denilebilir.

Oksana Mas Installation

Köprünün ayağının dibinde uzakdoğulu olduğu belli olan bir adam bambu yaprağından değişik hayvanlar yapıyor ve çok çok başarılı ama buraların polisi Carabinieri’nin görünmesiyle adamın toz olması neredeyse eşzamanlı.
Köprünün üzerinde durup büyük kanal’a bakıyoruz, hızlı bir tekne trafiği var ve hava günlük güneşlik, sabahki sis dağılmış ve güneş ısıtıyor.
Kiliseye yaklaştıkça kalabalık arasında gelin ve damat kıyafetli bir çift ve bir düğün fotoğrafçısı görüyoruz, kilise önündeki merdivenlerde envai çeşit afacanlıklarla değişik kopozisyonlar yapmaya çalışan fotoğrafçı kardeşim, yanındaki reflektör tutucu emekçi dostum ve çekimleri fotoğraflayan sanatçı ablam bir takım gibi, arılar gibi çalışıyorlar.
Bu arada meraklı kalabalık hem çifti hem de sanatsal girişimi merakla izliyor. Fotoğrafçı damadın eline bir tek ayakkabı verip merdivenlerde Sinderella temalı çekimler yaparken dayanamayıp ben de fotoğraf makineme davranıyorum. Bu arada gelinin doğu alman gülle atıcıları gibi yapılı damadın da uzun mesafe koşucuları gibi ince olması gözümüzden kaçmıyor.

Oksana Mas Installation Detail

Oksana Mas enstalasyonuna ait bir detayı da şuraya iliştireyim de nasıl bir deli işi olduğu anlaşılsın yaptığının.
Evet şaka maka 830 kelime olmuş bu yazı da, uzun yazdıysam ve sıkıldıysanız, “özet geç” diyenleriniz varsa malesef geçemiyorum, özet geçilebilecek gibi değil bu şehir. Evet gelin ve damadı arkamızda bırakıp bizi yeniden San Marco meydanına götürecek Vaporetto’ya atlıyoruz, çımacı abla (evet abla) mesafenin kısalığından dolayı bizden para da almıyor.
San Marco’ya ulaştığımızda ancak yemek yiyip otele dönecek ve havaalanına bizi götürecek deniz taksisi’ne atlayacak kadar zamanımız var.

Sinderella on stairs

Evet, daha önceden deneyip memnun kaldığımız bir yerde pizza, mozzarella, roka, balsamico gibi kelimeleri sanki bir dua okur gibi mırıldanarak karnımızı doyuruyoruz.
Artık sokakları hızlıca arşınlayıp otele dönme zamanı geldi, sorunsuz bir şekilde bu etabı da aşıp eşyalarımızı sırtlandıktan sonra otelin iskelesinden bizi havaalanına götürecek son 35 dakikalık yolculuğu yapmak üzere deniz taksisi’ne kuruluyoruz.
Gondolun aksine deniz taksisi kanallları hızla geçiyor, lagünün içerisinde kazıklarla işaretlenmiş güzergahtan havaalanına doğru uçar gibi yollanıyor.
Hava günlük güneşlik, etrafta bir çok başka tekne var, martılar ve diğer su kuşları kazıkların üzerinden tembel tembel bizi seyrediyorlar.
Biz de birazdan buraya veda edeceğimiz için gözlerimiz faltaşı etrafımıza bakıyoruz. Seyahatin sonunda deniz taksi iskelesinden havaalanı binasına yapacağımız o son 500 metrelik yürüyüş için güç topluyoruz.
Seyahatin sonuna gelmişken, yayında ve yapımda emeği geçen herkese ve özellikle hayatımın son 20 yılını birlikte geçirdiğim eşime teşekkür ediyorum. İyi ki varsın, nice 20 yıllara canım.
Namaste.

Water Taxi Ride

Venedik’e güzelleme – Ponte dei sospiri yalan olmuş!

By , September 12, 2011 6:16 pm

Venedik bu dünyadaki en güzel ve özel şehirlerden birisi. Bunu sadece ben söylemiyorum, genel kanaat bu şekilde olduğundan yaz, kış, sıcak, soğuk, kalabalık, pahalı demeden insanlar buraya akın akın geliyorlar. Benim de yolum 20 yıldan fazla süren bir aradan sonra bu muhteşem şehre düştü ve çok keyifli bir 3 gün geçirdim. Aşağıda bu seyahatin bazı fotoğrafları ve yaşattıkları rastgele sayıklamalar ve şizofrenik fikir uçuşmaları şeklinde birazdan dökülecek. Yani bu buralardan kaçıp başka bir sayfaya gitmek için son şansınız.

Neyse, bu sene çok seyahat ve az dalışla geçti geçiyor amma ve lakin seyahatlerden aldığımız zevk neredeyse Hitler’in almanlıktan aldığı zevke yakın. (Umut Sarıkaya’nın mu nefis esprisini bilmeyenler google efendi türbesinden gerekli yanıtı alabilirler) Uzunca bir aradan sonra ziyaret ettiğim Venedik yıllarca görmediğiniz birisinin metamorfozu gibi yavaş yavaş ama kararlılıkla devcileyin bir dünya güzelî’ne evrilmişti.

Gelir gelmez atladığımız Alilaguna deniz taşıtı bizi San Marco meydanı iskelesine bırakırbırakmaz sıcak ve rutubete aldırmadan uçakta tutulan bacaklarımızı açmak ve birazcık da olsa ortalığı keşfetmeye başlamak için yürümeye başlamıştık. İlk gözüme takılıp fotoğrafladığım şey bir maske oldu ki bu hiç de garip değil.

A Mask in Venice

Sahilde yan yana sıralanmış dükkanlarda birbirinden güzel bir çok maske vardı, makinede 50mm f1.8 takılıydı ve uzun zamandır sahip olduğum ama kullanmaya fırsat bulamadığım bir lensi kullanıyor olmanın coşkusu damarlarda dolu dizgin dolaşıyordu.

Şehrin tam olarak neresine düştüğünü bilmediğimiz otelimizi arıyorduk ama keyfimiz yerindeydi, Ahlar köprüsü (Bridge of sighs – Ponte dei sospiri) yakınında olduğunu bildiğimiz otelin yönüne doğru ilerlerken yolda bir çok hatıra eşya ve maskeler gördük, maskeler, maskeler, maskeler.

Sonunda epeyce bir yürüyerek Ahlar Köprüsü’ne ulaştık ama burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu, daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz köprü bu sefer yalan olmuştu. Dış cephe restorasyonu için Dük’ün Sarayı ve Zindan fasadlarına kurulan iskelelerin yüzeyi zevksizlik abidesi bir şekilde bir kozmetik şirketinin reklamıyla kaplıydı. Ben o şirketin yerinde olsam o şekilde bir reklamla anılmak istemezdim ama başkalarının reklam anlayışı ile bizimki farklıydı.

Bir süre durup bekleyerek Dük’ün Sarayı’nda yargılanan suçluların mahkumiyet yerleri olan Zindan’a (I Piombi) gitmeden önce geçip dışarıdaki hayatın ve Venedik’in güzelliğine bakarak iç geçirdiği köprü olan (olduğu iddia edilen diyelim) Ahlar Köprüsü kapitalizm denilen musibete meze yapılmıştı resmen. Burada manzaranın sefilliğini gören bazı dışarıdaki turist tayfasının ahları duyuluyordu.

Maskeler demiştim değil mi? Evet maskeler, venediklilerin sadece karnaval zamanları değil tanınmadan bir takım işler çevirmek istedikleri her zaman taktıkları bu maskeler sanki bu şehirle özdeşleşmiş ve son derece ince bir işçilikle dekore edilmiş örnekleri var.

Masks in shop windows

Evet, maskeler bir yanda dursun, köprünün üzerinden kaldığımız oteli görebiliyorduk ama bu oraya hemencecik ulaşabileceğimiz anlamına gelmiyordu tabii. Bu gerçeği anlamamız daracık sokaklarda geçirdiğimiz 20 dakika sonra tamamen ters yöne gittiğimizi anlamamızla başladı.

Mantıklı insanların yaptığı gibi bir harita edindik hemen, bu arada bu şehri gezmek isteyenlerin hafif bavul ve çantalar seçmesinin gerektiğini bildiğimiz için şanslıydık, aksi taktirde elimizde devasa bavullarla bu sokaklarda ilerlemek kabus olabilirdi bizim için.

Evet, haritayı edindiğimiz dükkandaki yardımsever amcanın da yardımıyla doğru yoldan yürüyerek, köprüler geçip ara sokaklardan kıvrılarak hedefimize doğru ilerliyorduk. Bu arada bendeniz sokak aralarında karşıma çıkan ilginç şeyleri fotoğraflıyor ve etrafıma ayran budalası edasıyla bakıyordum.

Bu eskisinin tam tersi yöne doğru yaptığımız manevra bizi hedefimize oldukça yaklaştırmıştı. Aklımızdan o an için silinen ama daha sonra defalarca görüp her seferinde küfürler ettiğimiz Ahlar Köprüsü’de geride kalmıştı tabii. Nasıl göründüğünü şurada görebilirsiniz.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü

Bu arada fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabiliyorsunuz haberiniz olsun dedim. Sokaklarda biraz daha yürüdükten ve enerjimizi neredeyse tamamen bitirdikten sonra aslında hiç de uzak olmayan otelimize ulaştık. Odamıza yerleştik, ona tertemizdi ve hafif, hafif, inceden , inceden limon kokuyordu.

Eşyaları bırakıp kendimizi sokağa attık bu arada o gece yapılacak olan La Traviata için Teatro La Fenice’ye bilet ayarladık. Biz biletleri altıktan sonra respsiyon görevlilerinin zafer kutlamalarını ise umursamadık çünkü son dakika ayarlamaları hiç bir memlekette ucuz olmazdı.

Gösteri saat 19.00′da olduğundan epeyce vaktimiz vardı, San Marco meydanına çıktık ve turistlerin, sevgililerin, seyyar satıcıların ve güvercinlerin farklı danslarının birbiriyle etkileşimini seyretmeye daldık. Meydanın üç tarafında kurulu masalara hizmet eden 3 farklı orkestra italyan ezgileri ve caz namelerini seslendiriyordu.

Bu süper meydan yiğidin harman yeriydi bu şehirde, her türlü fotoğraf çeken insan, aşık çift, uzak doğulu turist, ekmek peşinde güvercin ve kafe müşterisi buradaydı. İşte bu meydanda bizler Tirami su denilen tatlının rastgele ıslatılmış kedi dili, şeker, likör ve kahve kombinasyonu olmadığını öğrendik.

Burada 2 saniye durup yurdumda Tirami su yapan, yaptığını zanneden kişi, kurum ve kuruluşlara iki çift laf etmek istiyorum. YAPMAYIN CANIM KARDEŞİM!! YAPMAYIN! BECEREMİYORSUNUZ!! HOBİ OLARAK BİLE YAPMAYIN!. Çünkü yalnız ve güzel ülkemizde bize Tirami su diye kakalanan nesnenin burada yediğimiz nefasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir malzeme israfı olduğunu anlamıştık ve hayatımız artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Neyse ama bu başka bir hikayedir. Zamanı geçirmek için ayaküstü yediğimiz yemek bile Istanbul’da yedirdikleri İtalyan Yemekleri’nden farklıydı. Ama normal olanı da bu sanırım. Burada Tirami su aldatmacasını affettiğimi sanmayın.

Pigeons - Columbini - Las Palomas - Göğercinler

Etraftaki kalabalık meydanı çevreleyen cazibe merkezleri arasında karıncalar gibi koşuştururken bazıları da güvercinleri (yasak olduğu NAL kadar harflerle yazılı olmasına rağmen) beslemekle meşguldü. Güvercinler de bu durumun tadını doyasıya çıkartarak sağa sola uçuşuyor ya da aceleci hareketlerle koşuşuyorlardı.

Bir kaç kare fotoğraf çektik, sonra sahile doğru yürüdük ve akşam opera için giyinip hazırlanmadan önce gelen geçenleri seyre daldık, hava güneşliydi ve hafif bir meltem estiriyordu ki değmeyin keyfimize.

Meydanın deniz tarafından girişinde bulunan yüksek iki sütun üzerinde Venedik’in iki simgesi olan San Marco’nun aslanı ve Savaşçı/Aziz St. Theodore’un heykeli yer alıyordu. St. Theodore heykeli ejderhayı mızrağıyla yendiğini gösteriyordu, bu ejderha yenme işi ilk olarak St. George ile başlamış ve daha sonra başkalarının da ejderhaları yendikleri tasvir edilmiş. Burada kastedilen ejderha ise kanlı, canlı, ateşli bir ejderha değil de içsel bir ejderha, yani insanın içsel  ihtirasları, dünyevi arzuları aslında.

Neyse, daha sonra o sıralar zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’nun etkisinden çıkmak için tü kaka edilen St. Theodore’un yerini incil’in yazarlarından birisi olan ve kendisine bir meleğin görünerek “Pax tibi Marce, evangelista meus” barış seninle olsun Marco, evangelistim benim dediği rivayet olunan San Marco seçilmiş ve hem Bizans’tan hem de ilerleyen zamanlarda Papalık’tan bağımsız kalmanın yolu bulunmuş. San Marco’nun da kemikleri ölümünden sonra kaçırılarak Venedik’te gömülmüş ve kehanet tamamlanmış.

Evet, öte yandan meydandaki insanları seyretmek bir süre sonra insanı oldukça yoruyor söylemedi demeyin. Oyunun sergileneceği saate az bir zaman kala otele dönüp hazırlanmaya başladık. La Traviata, Guiseppe Verdi’nin önemli eserlerinde birisi ve ilk defa Venedik’te La Fenice tiyatrosunda sergilendiği için oyunun ayrı bir önemi var. Gerçi ilk sergilendiğinde seyircinin ıslıkları ve protestosu ile karşılaşmış ve başarısız olmuş ama bu başarısızlığın rollerin dağıtımından kaynaklandığı daha sonraki başarılı performanslarla ispatlanmış. La Fenice tiyatrosu, otelden 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde ve oldukça güzel bir salonu var. Opera için gelen şık şıkırdım insanların arasında meydanda LED ışıklı uçan oyuncaklar satan ya da dünyaca meşhur markaların çantalarının kopyalarını sudan ucuza (göreceli olarak) satan afrikalı abiler dolaşıyorlar.

Oyun, benim açımdan hayal kırıklığı değil ama bir Alex de değil! Prag’da seyrettiğimiz performans çok daha güzeldi. Modern zamana uyarlanan opera eserleri bende doğrudan “Hadi len!” refleksini tetikliyor ve konsantre olamıyorum.

Oyun bitimi, daracık ara sokaklardan geçerek artık konumuna alıştığımız otele doğru yola koyuluyoruz, gece vakti ıssız sokaklarda yürürken sürekli tetikte olan bizler seyahatin sonunda bu duruma alışıp Istanbul refleksini geride bırakıyoruz ama uzun sürmüyor tabii. Acaip bir şehir, ambulanstan, polise her kes tekne kullanıyor, ne araba, ne bisiklet hiç biri yok. Ya yürüyorsunuz ya da kanalları kullanıyorsunuz.

 

Gondollar - Gondolas

Gündüz vakti kanalları turalayan onlarca güzel gondol da bir yerlere bağlanmış sabahı bekliyorlar. Gondolcu esnafı anladığım kadarıyla şirketlere bağlı olarak çalışıyor, pazarlığa tabii bir tarifeyle uzun ve kısa turlar yapıyorlar ve hava karardıkça fiyatlar artıyor.

Nedense bana İzmir Fuarı ve Kordon civarındaki faytoncuları hatırlattılar ve bana mı denk geldi bilemeyeceğim ama ağızlarında bir avuç leblebi varmış gibi garip bir tınıyla italyanca konuşuyorlar.

Nereden bineceğiniz de gondol tecrübesini etkiliyor tabii, iç kanallardan binip, Wagner, Canasova gibi ünlü insanların evlerini görebiliyorsunuz. Zaten bu şehirde sürekli yukarı, aşağı , sağa, sola bakmakla geçen zamanımız gondol üzerinde bir de fotoğraf çekmek dürtüsüyle iyice zorlaşıyor.

Bazı gondollarda ayrıca akordeon çalan ve şarkı söyleyen tenor amcalar var ki onları takip edip müziği beleşe getirmek de ayrı bir zevk.  Gondolcu’nun ingilzce aksanı bir süre sonra zihninizi pirüpak yapıyor beyin yıkamak gibi bir etkisi var, bazılarının da gereğinden fazla yavşayabildiğini (gondolcunun katlanılabilir yavşaklık sınırı için bir standart yok) de gözlemledik.

Bu arada buraya kadar okuduysanız, soluklanın, yazı Manas Destanı formatına girmiş almış yürümüş, haberimiz yok (1353 kelime olmuş hey de hey hey), isterseniz yarın devam edin ama ben yazmaya devam edeceğim. Displinli biriyim. Gündüzleri bu gondolların kanallarda oradan oraya giderken ki görüntüsü o kadar güzel ki kaç kere seyrederse seyretsin insan durup bakmaktan kendisini alamıyor.

Gondolas in channel - Kanalda gondollar

Evet, bu arada ilk günümüz nihayete eriyor ve ertesi sabah yorgunluktan uyuya kalıp kahvaltıyı kaçırıyoruz ama sorun yok, Venedik bizim nasılsa, sokağa atıyoruz kendimizi, San Marco meydanı’na çıkıyoruz, katedralin önünde devasa bir kuyruk var o yüzden Rialto köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprü son derece güzel ama güneş de yakıcı dolayısıyla fazla oyalanmadan ara sokaklara karışıp San Marco’ya dönüyoruz, buraya gece geleceğiz. Bu arada öğle yemeğinde mücessem bir kazık yiyerek hayatın gerçekleriyle tekrar yüzlaşiyoruz ama olsun demek racon böyleymiş (Hesap + Kuver + Servis Triadı) diyoruz.

San Marco meydanında Dük’ün sarayına atıyoruz kendimizi, ihtişam, debdebe, paranın ve diplomasinin gücü her yere sinmiş. Özellikle haritalar inanılmaz etkileyici, Onlar meclisi’nin toplantı salonları ve gizli geçitler de öyle.

Gücü elinde tutanlar kendi egemen sınıflarını ve baskı mekanizmalarını otomatikman kuruyorlar, bu dünyanın her tarafında aynı sanırım. Burada aslan ağzı dedikleri sistemi kurmuşlar, duvarlardaki aslan ağzı şeklindeki açıklıklara isimsiz pusulalar atarak vatandaş birbirini jurnalliyor. Vergi kaçağı için ayrı kutu var, vatana ihanet için ayrı kutu hepsine onlar konseyi bakıyor ihbarların.

Enteresan bir sistem. Senato salonları ve yaşama alanları oldukça lüks olan saray zindan kısmına Ahlar Köprüsü ile bağlanıyor daha önce dışını gördüğümüz bu köprünün içinden geçerek zindana giderken görüntünün o kadar şiirsel olmadığını düşünüyorum.

Lion's Mouth - Aslan Ağzı

Şu fotoğrafta bir aslan ağzı var, yazıdan çözdüğüm kadarıyla saklı anlaşmaları ve vergi kaçaklarını ihbar etmek için, arkasında bir kutu var ve kapağı doğrudan Onlar Konseyi’nin toplantı odasına açılıyor. Gelen ihbar anında değerlendirilip karara bağlanıyor.

Sistem uzunca bir süre korku salmaya devam ediyor bu şekilde. Bu arada bu insanların 1600 lü yıllarda 53 metre boyunda ve 25 metre genişliğinde, tavan yüksekliği 12 metre olan bir senato salonu yaptığını ve bu salonda bir tek kolon bile olmadan bu açıklığın geçildiğini söylemiş miydim?

O devirlerde birilerinin lale yetiştirip alem yapmakla meşgul olduğunu da düşünürsek derin düşüncelere dalabiliriz o nedenle iyisi mi boşverelim bunları efendim. Boşverin lale devrini, rönesansı vesaireyi.

Sarayın içinden geçilen zindan gerçekten zindanlığın hakkını veriyor, nemli, karanlık ve bazı hücrelerde ayakta bile durulamıyor. Amacına uygun bir bina, bu arada meşhur Giacomo Casanova’nın bu zindana atılıp sonradan buradan kaçmayı başardığını da ekleyelim meraklısı okur belki maceralarını diye.

Evet, Ahlar Köprüsü’nün iki taş parmaklıklı penceresinden sözümona dışarıya bakıp ah çeken, inleyen mahkumların götürüldüğü zindan oldukça kötü bir yer ( I Piombi) ancak köprünün inşaatı zindanın kullanım süresinin neredeyse sonuna denk geldiği için bu iç çekme, ağlama hikayesi romantik bir söylentiden ibaret sanki.

Görülen manzara da şöyle bir şey, iç geçirmek için braz daha fazlası görülebilirdi sanki, şu anda sadece o korkunç cephe kaplaması iç geçirtiyor insanlara.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü - Inner view

Bu arada, turumuz da neredeyse sona eriyor ve tekrar San Marco meydanına kendimizi atıyoruz, hava serinlemiş ve kalabalık bir nebze azalmışa benziyor, insanlar el ele koşturuyorlar, gülüyorlar, hayat devam ediyor.

Bu arada her zamanki lens seçme saçmalığımı burada da yaparak zamanında bir antikacıdan aldığım Tokina 25-55 f3.2-5.6 lensi buraya da getirmişim, D300 gövdeyle tamamen randomize bir uyum gösteren bu hurda parçası Lomografi lezzetini D300 ile yaşatıyor.

Buradan akşam dönmek üzere sözleştiğimiz Rialto köprüsüne doğru yola çıkıyoruz, akşam yemeği için ara sokakların birisinde minik bir lokanta bulup bu sefer kazık yemeden karnımızı doyurup yavaş ama tadını çıkara çıkara Rialto’ya ulaşıyoruz.

 

Rialto Bridge – Rialto Köprüsü

Gece de kalabalık, ama biraz daha kabul edilebilir bir seviyede diyebiliriz ve Grande Canale’ın harika bir görünümü var. Fotoğraf çekiyoruz, balık lokantalarının vitrinlerindeki tanıdık yüzlerle (pavurya, dil balığı, ıstakoz, langusta, sinarit) selamlaşıyoruz. Manevi huzurlarında saygı duruşunda da bulunuyor olabiliriz tabii nasıl düşünürseniz öyle. Bu arad kanal kenarlarında genç insanlar şarap içerek oturup mehtabı seyrediyorlar. İnanılmaz ama gerçek, kimse kimseyi bu nedenle bıçaklamıyor.

Neyse, yorgunluk ve şarap ağır basıyor, son bir bira alıp bir yandan onu yudumlarken diğer yandan yavaş yavaş otele dönüyoruz. Artık şehrin neresinde olursak olalım alıştığımız bir disiplinle otelin yolunu bulabiliyoruz ve bu çok hoş.

Yarın son günümüz ve aklımızda bir çok plan var yapılacak. İyi bir uyku için yatağa kendimizi atmadan önce sicilya armutları’nın bir halta benzemediği konusunda bir fikir sahibi olacak kadar yiyoruz.

 

Şimdilik 2057 kelime ile yazıyı buraya park edelim, yarın biraz daha kısa bir devam yazısıyla son bulacak maceramız.

Namaste,

 

Tutku – Passion

By , August 23, 2011 12:33 pm

Öncelikle bir uyarıyla başlayayım, yazı tahminimden uzun ve fazlasıyla kişisel, canınız sıkkınsa, vaktiniz azsa, insanların ahkam kesmesinden hoşlanmıyorsanız vakit varken geri dönün.

Otherwise, Please proceed but do not forget that you have been warned:

Bir işe tutkuyla bağlı olan insanları hep kıskançlıkla karışık bir taktir duygusuyla izlerim. Öylesine bir tutkudur ki o, söz konusu kişinin yaptığı işleri izlerken yavaştan sizi de sarıverir. Büyülenmiş gibi izlersiniz yaplan gösteriyi. Bir şeyi, her ne olursa olsun, izleyiciye soluğunu tutturarak izlettirebilmek -eğer tanrı vergisi korkunç bir yeteneğiniz yoksa- neredeyse her zaman adanmışlıkla ve uzun zaman süren çabalar sonucunda olabilir.

Shotokan Karate’nin büyük ustalarından Taiji Kase Sensei bu olaya güzel bir örnektir. Dış görünüş olarak bir karate ustası olmaktan fersah fersah uzaktır ilk izlenim olarak fırıncı, balıkçı, bankacı, manifaturacı diyebilirsiniz görünce. Ancak Kase Sensei gerçek anlamda bir karate ustası. Filmlerde gördüğümüz yıldızlar gibi tekmeleriyle gökyüzünden yıldızlar indirmiyor. Kata yaptığı zaman bir Luca Valdesi değil ama öyle bir enerjisi ve adanmışlığı var ki saniyesinde sıradan birisi ile karşı karşıya olmadığınızı anlıyorsunuz. Sürat ve tekniğin birleşimiyle bir cins yırtıcı hayvan gibi zarif ve tehlikeli.

Buraya kadar yazdıklarım garip gelmesin, burası dünya gezegeni ve bizler bu gezegende birbirimizi öldürmeyi sanat haline dönüştüren bireyleriz. Varoluşun gereklerinden birisi de kendini savunmayı öğrenmek. Kase sensei bu anlamda gerçek azmin ve adanmışlığın simgelerinden, tıpkı Mikio Yahara Sensei gibi. Bu isimlerin neden bu kadar etkileyici olduğunu şunu ve şunu seyrederek anlayabilirsiniz. Bu örneklerde elbiselerin kat kat sesi, abartılı hareketler, gereksiz gösteriler yok, saf ve temel karate var. Örneklerim fazla karate spesifik olduysa adanmışlığa başka örnekler de verebilirim.

Örneğin Igor Presnyakov, bu adamın akustik gitar çalarken yaptığı işi dünyann en basit işiymiş gibi göstermesinin hastasıyım. Peluş bir oyuncağı mıncıklar gibi solo atıyor ama yaptığı işte robotumsu bir mekanik beceri söz konusu değil, ruhu var adamın. Oysa daha genç ve belki de daha yetenekli Sungha Jung namında bir koreli bebe var, acaip gitar çalıyor ama ünlü türk düşünürü Mustafa Sandal’ın dediği gibi “Malesef ruhu yok”. Belki zamanla olur çocuğa haksızlık etmeyelim tabii, ama Igor baba kalbimde müstesna yere sahip.

Bu örneklerde anlatmaya çalıştığım adanmışlığı hangi iş konusunda gösterirseniz gösterin -eğer yetenek konusunda da birazcık nasibiniz varsa- başarılı olmanız oldukça mümkün. Peki buraya nereden geldik? Aslında bahsetmek istediğim şey sualtı fotoğrafçılığıydı. İşte tam da bu noktada bir nefes alıp devam ediyorum, bendeniz sualtı fotoğrafı çekmeyi çok seviyorum. Bu konuda en mutlu olduğum zamanlar birilerine sualtı ile ilgili bir şey anlatırken ya da birilerinin anlattığı bir hikayeyi dinlerken denizde ya da deniz kıyısında olduğum zamanlar. En mutsuz olduğum zaman ise birilerinin yaptığım işin değersiz bir burjuva hobisi olduğunu söylediği zamandı.

Şimdi şuracığa bir fotoğraf koyayım hemen aşağıya, sonra devam edeceğim kaldığım yerden.

Zebra Urchin Crab - Zebrida adamsii

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraftaki bir Zebra Deniz kestanesi Yengeci – Zebra Urchin Crab – Zebrida adamsii, Lembeh – Endonezya’da çekildi. Siz fotoğrafın küçük olduğuna bakmayın üzerine tıklayınca daha büyük halini görebilirsiniz. Zebra Deniz kestanesi Yengeci enteresan bir canlı, zehirli bir deniz kestanesi olan Fire Urchin’lerin üzerinde yaşıyor ve çiftler halinde bulunuyorlar.

Bu deniz kestaneleri de normalden biraz daha derinlerde -35 metre ve daha derin- bulunuyorlar. Ancak asıl amacımız bu canlıyı fotoğraflamak değil elbette aynı deniz kestanelerinin üzerinde Coleman karidesi diye adlandırılan çok fotojenik bir karides türü bulunuyor. Bizim asıl amacımız da işte bu Coleman karidesi denilen serdengeçtiyi fotoğraflamak bu nedenle ben ve rehber arkadaşım -ki daha önceki yazılarda bahsetmiştim hakikaten haza süpermen bir insan kendisi- dalışımızı göreceli olarak  derin dalış şeklinde planlıyoruz.

İkimiz de Nitrox dalıyoruz o nedenle dip zamanlarımız hava ile yapılan dalışlardaki kadar kısa değil, ancak o derinlikte yukarıda dekompresyon beklemesi yapmadan kalabileceğimiz süre de oldukça kısıtlı (yaklaşık beş dakika kadar). Dolayısıyla planımız şöyle, doğrudan derine iniyor bulabildiğimiz tüm deniz kestanelerinin üzerini araştırıp eğer karidesi bulursak fotoğraflıyor ve dekompresyon beklemesi yapmak zorunda kalmadan yükselişe geçiyoruz.  Bu plan çerçevesinde dalışa başladık, 35 metre civarında bulduğumuz tüm deniz kestanelerini bızıklıyoruz üzerlerinde bir çok canlı var ama Coleman karidesi henüz yok. Ben 5 deniz kestanesini eledikten sonra rehber arkadaşım kendisinin baktığı yedinci kestanede bir adet Coleman aridesi buluyor. Geçen sene aynı rutini yaparak aramamıza rağmen bir türlü bulamamıştık.

Fakat deniz kestanesi üzerinde sadece Coleman karidesi değil iki tane de Zebra Deniz kestanesi Yengeci var ve sürekli sağa sola oynayıp kadrajı bozuyorlar. Bu arada süre azalıyor, dalış bilgisayarı gıdaklamaya başlıyor, “yüksel, yüksel, sığlığa çık, bak keseceğim faturayı” diye gıdaklıyor. Sonunda şu kareyi çekebiliyorum, yavaş yavaş yükselişe geçiyoruz.

Coleman shrimp - Periclimenes colemani

 

 

 

 

 

 

 

 

Dalış bilgisayarının gıdaklamaları da kesiliyor, 5 metrede 5 dakika dekompresyon beklemesi veriyor ama çok ağır bir ceza değil bu, yavaş yavaş yükseldiğimiz ve yol üzerinde karşımıza çıkan canlılarla ilgilendiğimiz için derin dekompresyon beklemeleri yaparak bu süreyi eritiyoruz. Dalışın sonunda artık emniyet beklemesi dediğimiz 5mt – 3 dakika süren beklemeyi yaptığımız sırada kumluğun üzerinde dolaşan Beyaz suratlı eşek arısı balığı’nın da bir kaç kare fotoğrafını çekip dalışı bitiriyoruz.

Whitefaced waspfish - Rhichardsonichthys leucogaster

Daha gün sona erene kadar yapılacak 3 dalış daha var, kanda azot, ciğerlerde hava, elde kahve bardağı tekne dalış merkezine doğru süratle yol alırken gökyüzünde süzülen balık kartalını görüyorum. 78 dakika süren bu dalışın sonunda geçen seneden kalan bir ukdeyi daha rafa kaldırıyoruz.

Dalmayı ve fotoğraf çekmeyi tutkuyla sevdiğim için kendimi mutlu addedebilirim tutkumun hakkını verebilecek kadar başarılı olabilmek için ise çok ama çooook çalışmam gerek, yazının kapanışını ise en başta bahsettiğim Sensei Taiji kase’nin bir sözüyle yapmak istiyorum :

‘Karate is like trying to start a fire with wet matches, after a few attempts you might get the odd spark, but if you are patient enough you will get a fire that lasts forever.’

‘Karate ıslak kibritlerle ateş yakmaya çalışmaya benzer, bir kaç denemeden sonra arada bir iki kıvılcım çıkarabilirsiniz ama ancak yeterince sabırlı olursanız sonsuza kadar sürebilecek bir ateş yakabilirsiniz’

Bu sözde geçen Karate kelimesini istediğiniz uğraş ile değiştirebilirsiniz.

Sağlık ve mutlukla, selametle, devletle efendim.

Namaste,

Değişiklik

By , August 15, 2011 12:31 pm

Yakın zamanda kısa ancak yorucu bir Amerika seyahati yaptık, 4 şehir gördük, 3 uçak ve 2 tren yolculuğu yaptık. Uzun zamandır görmediğimiz dostları görme şansımız oldu bir kısmını da görmek isteyip göremeden döndük malesef. Aşağıdaki fotoğraflar bu seyahatin izlenimleri ve herhangi bir önem sırası ya da ayrıcalık olmadan birazdan burada arz-ı-endam eyleyecekler. Her zaman sualtı yazacak değiliz ya bu sefer de böyle olsun ey okur.

Best Friend - Freedom Trail - Boston MA

İlk fotoğraf Boston – Massachusets – Freedom Trail dedikleri gezinti yolundan. Amerikan tarihi için önemli bir çok hadisenin geçtiği bölgeyi yürüyerek dolaştığınız bu güzergahta fotoğraftaki amcanın kırmızı ayakkabılarına ve köpeğine tav oldum. Bu arada en çok beğendiğim şehir de Boston oldu, birincilik telini izninizle Boston’a veriyorum. İki gün burada debelendikten sonra bir trene koyulup Providence – Rhode Island’a yola koyulmuştuk bile, kızımızı üniversiteden almak gibi önemli bir misyonumuz vardı.

Korean War Memorial - Providence - RI

 Trenden indikten sonra bir süre sağda solda dolaştık ve ders saati bitene kadar zaman öldürdük, sonra College Hill denilen tepeye tırmanarak üniversite avlusunda beklemeye başladık. Yol üzerinde Kore şavaşında ölenlerin anısına yapılan anıtı gördük, soluklanmak için beş dakika dururken yerde döşeli tuğlalarda yazan isimleri ve kaderlerini inceledik. O zavallılar sonlarının Providence’ta bir parkta yere çakılı bir tuğlaya kazınacak bir isim olacağını bilseler taa buralardan kalkıp Kore’ye giderler miydi acaba? Neyse, yolumuza devam ettik ve üniversite avlusuna ulaştık. Hava güzeldi ve sincaplar ortalıkta fink atıyordu. (Türk sincapları olsalar cirit atarlardı oysa Amerikan sincapları fink atmayı tercih ediyorlar. Bilmeyenler için ise Fink buralarda atılabilen bir şey). Bu sincapların akrabaları bir gün önce Harvard Üniversitesi’nin bahçesinde halay çekiyorlardı. Neyse daha ders saatinin bitmesine çok vardı ve zamanı etraftaki gençleri gözlemleyerek geçirdik. Bir süre sonra beklenen buluşma gerçekleşti, arkasından uzunca bir zamandır Providence’ta yaşayan dostlarımızı da ziyaret ettikten sonra Boston’a döndük bir sonraki macera yarın başlayacağı için erkenden yatmak gerekiyordu.

Hogwarts and Hogsmeade - Orlando FLA

Ertesi sabah bir uçağa atlayıp doğruca Orlando, Florida’ya yollandık çünkü öyle yapmamız gerekiyordu ve aklıevvel tüm insanların Ağustos ayında Florida hudutlarından çıkmalarına aldırış etmeden cesurca bir aldırmazlıkla kendimizi Orlando’da buluverdik. Hava cehennem gibi sıcak olmasından başka tamamen random bir şekilde yağan ve süresi belirsiz yağmurlar maceramızı başka boyutlara taşıyordu ama kararlıydık. Kissimee’de göl kıyılarında dolaşacak timsahlara selam söyleyecek Universal Studios’u karış karış gezecektik. Sayılı gün çabuk geçiyor dostlar, zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz Hogwarts ve Hogsmeade atraksiyonlarının tadı damağımızdan silinmeden başka bir sabah erkenden kalkıp bizi New York’ a götürecek olan uçağa kurulmuştuk bile.

Too many instructions - New York NY

Isınamadığım tek şehir New York oldu, sanırım çok yaşlıyım burası için. İlk gün gökdelenlere bakmaktan boynum ağrıdı ve her tarafı sarmış olan trafik işaretleri ve insan kalabalığı resmen boğdu beni. Sabah dokuzda şehre ulaşmıştık ama otel odası saat 15.00 te boşalıyordu ve eşyaları otele bırakıp sokaklara dökülmekten başka yapacak bir şey de yoktu. Bu durum bolca gökdelen fotoğrafı çekmeme sebep oldu. Amerikalıların da çocuklarıyla ilgili dertleri varmış ve onları anlatan t-shirtler yapmışlar.

Complaining - New York NY

 Sokaklarda amaçsız bir şekilde yürümenin zevki kendisini yorgunluğa bırakmaya başlamıştı ki çift katlı hop-on  / hop off tur otobüslerini ve onları komisyon karşılığı pazarlayan Senegal’li kardeşlerimizi gördük. Otobüse kurulduk ve rehberin binalarla ilgili gerçekten ilgi çekici sunumunu dinleyerek Manhattan’ı turlamaya başladık.

Stairway to Heaven - New York NY

Değişik binalar, değişik fasadlar, değişik dokular sunuyordu şehir bize bu arada bu seyahat için yanıma aldığım eşimin kamerası Olympus Micro 3/4 E-PL1 hiç fena bir kamera değil diye düşündüm birden. Rehber abla binalarla ilgili gerçekten ilginç şeyler anlatıyordu.

Facade - New York NY

İki saatlik bu otobüs yolculuğu sırasında bir sürü ilginç şey öğrendim ve unuttum. Tura katılmadan Broadway’de Chicago müzikaline bilet almıştık ve sabah 4.00 ten beri ayakta olduğumuz için artık iyice yorulmuştuk. Trump Tower civarına geldiğimizde makinenin şarjı bitti aşağıdaki kareyi çekip makineyi kapattım.

Monolith - New York NY

Otobüs başlangıç noktasına geri döndüğünde odamız hazırdı, akşamki oyuna kadar güç topladık. Sonrasında oyunu seyrettik gerçekten inanılmazdı ve salon neden tıklım tıklım dolu anlaşılıyordu.

Şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıda Türk’ün B&H Photo Video ile imtihanı var a dostlar.

Namaste,

Küçük güzeldir?

By , July 21, 2011 10:52 am

Aslan balıklarını severim. Her ne kadar gece dalışlarında fazlaca samimi olmaya meyilli de olsalar bir kere güzeldir Aslan balığı. Bir çok farklı türü olan bu balıkları gündüz vakti resifin üzerinde tembel tembel dolaşırken gece vakti de avlanırken görürsünüz. Son derece başarılı bir avcıdır ve zehirli dikenlerinden dolayı fazlaca rahatsız edeni de yoktur. Güney kızıldeniz’de bir gece dalışı sırasında fenerlerimizin ışığına gelerek atrafımızı saran aslan balıklarından fenerimi Kanije Müdafaası filminde Dr. Fahrettin Cüreklibatur’un düşmanlara saldırması misali bir gürz gibi sallayarak kurtulmuşluğumuz vakidir.

Ancak, mekan Endonezya – Lembeh olunca neredeyse hiç bir canlı aynı değil her şey evrilmiş ve ortama uymuş ve buna aslan balıkları da dahil. Buradakiler Pterois volitans gibi babaçko değiller.

Shortfin lionfish Dendrochirus brachypterus

Fotoğraftaki gibi daha küçük ve daha şirin buradaki aslanlar. Öyle yüzgeçlerini savura savura eski zaman külhanbeyleri gibi naralanarak gezmekten ziyade küçük ve ekonomik hareketlerle siyah volkanik kumun üzerinde hareket ediyorlar. Fotoğraflaması göreceli olarak daha kolay ve renk- desen olarak da büyük akrabalarından daha güzeller.

Shortfin lionfish Dendrochirus brachypterus

Kırmızı hahverengi çizgili yüzgeçleri flamenko dansçılarının kıyafetlerini andıran bu balık çok renkli ve güzel fotoğraflar verebiliyor. Bana göre fotoğraf çekerken gölgelerden de yararlanmak için bir flaşın gücünü azaltmak ya da konumunu balığın arkasına gelecek şekilde değiştirmek fotoğrafa daha dramatik bir hava katabiliyor.

Bünyemdeki azot yavaş yavaş sistemi terk ederken bayram tatilinde yapacağımız dalışların hayalini kuruyorum.

Namaste,

Mind controlling alien parasites

By , July 13, 2011 5:07 pm

Aziz efendi’nin Lembeh tefrikalarının yeni bir bölümüyle karşınızdayız. “Ayı’nın on tane fıkrası vardır onu da armut üstüne” diye bir çok sevdiğim bir söz vardır, benim de dalış hikayelerimin içinde Lembeh’in ayrı bir yeri var. Kim bilir belki bir gün sadece Lembeh’e özel bir kitap bile yazabilirim. Neyse en son lembeh seferinde gördüğüm ilginç canlılardan birisi bu hikayenin konusu.

Alpheus frontalis with Rhizocephalan

Dalış rehberi yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz karidesi gösterdiğinde “Aaa yumurtaları var” diye düşündüm. Bir kaç kare fotoğrafını çektikten sonra da dalışa devam ettim. Döndükten sonra tür tayini için internet’i araştırırken ümlü sualtı fotoğrafçısı Tony Wu’nun blog‘unda şu yazıyla karşılaştım. yazıyı ve altındaki yorumları okuyunca fotoğrafta görülen karidesin altındakilerin yumurta değil de bir tür parazit organizmanın organları olduğunu anladım ve eldeki kaynakları kullanarak Rhizocephala denilen bu parazit canlıları araştırmaya koyuldum. Bu arada yukarıda linkini verdiğim yazı bir sene önce yazılmıştı.

Etimolojik açıdan bakacak olursak Rhizo kelimesi yunanca kök anlamına gelen Rhiza kelimesiznden geliyor cephala ise yine yunanca kafa anlamına gelen kefalos kelimesinden yani anlamı kök kafa. Konuk olduğu organizmadan suya salındıktan sonra günlerce serbest dolaşan bu tür karından bacaklılardan uygun bir örneğe bulaştığında ilk iş sindirim sistemine yerleşerek kendi hücrelerini enjekte ediyor ve gelişmeye başlıyor. Bulaştığı canlıyı salgıladığı kimyasallar vasıtasıyla kısırlaştırdıktan sonra onun karın kısmından tomurcuklanarak yumurta içeren organlarını dışarıya salıyor. Bu aşamada salgıladığı kimyasallarla kurbanını cinsiyetine bakmaksızın hamile olduğuna inandırıyor ve parazit organlara kendi yumurtaları gibi bakmasını onları korumasını sağlıyor. Erkek organlarla birleşen dişi parazit hücreler yumurtalar olarak suya salınıyorlar ve kurbanın içinden ikinci nesil parazitler ürüyor.

Korku filmi senaryosu gibi ama tümüyle gerçek. Konu ile ilgili şurada güzel bir yazı var ve Wikipedia‘da oldukça detaylı bilgiler içeriyor. Yani bu dünyada yengeç ya da karides olmak da kolay değil sen günlük hayatında business as usual gezip yengeçlik karideslik yaparken başkaları senin hayatını bitirmek için planlar peşindeler hem de öyle böyle değil. Bulaş, kısırlaştır, beynini kontrol et, üre, bırak ölsün gibi basit bir algoritma ama kompleks kimyasal ve fiziksel yöntemlerle. Yazıyı bağlarken aklıma son zamanlarda radyolarda kulağımı tırmalayan Katy Perry ve Kanye West şaheseri olan E.T. isimli şarkı geliyor. Uzaylıları aramak için fazla uzağa gitmemize gerek yok aslında.

Namaste,

PS: Konuyla azıcık ilgisi olduğu için bu tırt şarkıyı buraya koyduğum için pişmanım ama bir yemin ettim ki dönemem.

English Abstract:

Rants and ravings about a photograph that i took in Indonesia – Lembeh Straits. The photo is very similar to a photograph taken by famous underwater photographer Tony Wu in the link provided above. I too was thinking that the shrimp had eggs when i was taking the phot however reading the blog post in Tony Wu’s blog i have realised that it is in fact a shrimp infested by a Rhizocephalan parasite.

It is a small world even in Lembeh Strait.

Namaste,

Banggai Cardinalfish

By , July 8, 2011 9:53 am

Merhaba,

Şu şarkıyı dinleyerek başlıyorum bu yazıya, şarkı Moskva-Odessa Vladimir Vysotsky’nin sevdiğim şarkılarımdan birisi. Vladimir Vystostky sevdiğim rus ozanlarından biri tıpkı Okudzhava gibi Rosenbaum gibi. Bu şarkıları sevmek için rusça bilmenize gerek yok gerçi bilseniz daha da süper olur ama o kadar insani duygularla yazılmış şarkılar ki bunlar anlamasanız da size bir şeyler hissettirirler. Bazı zamanlar hayatımın azımsanmayacak bir kısmını geçirdiğim o soğuk ülkeyi özlüyorum hele şimdi tam da o zamanlar başımdan geçenleri yazmaya başlamışken eski dostları ve anıları hatırlayıp hüzünlenebiliyorum aptalca.

Neyse, Endonezya’dan döneli fazla olmadı sağ elimdeki hydroid yarası daha iyileşmedi dolayısıyla henüz kurumuş sayılmam ve bu gün sualtı konuşmak istiyorum geçmişi yad etmek değil. Bu seyahatte bir çok şaşırtıcı şey gördüm sualtında, bir sürü nadir ve hayranlık verici canlı ile karşılaştım (işte tam bu anda sanki bir kaşif edasıyla yazdığımı farkedip yazıdan nefret ediyorum ama kusuruma bakmayın) daha önceden çekmeyi planladığım canlıların da bir çoğunun iyi kötü fotoğrafını .çekebilme şansım oldu. Mesela geçen seyahatte ilk kez gördüğüm Mantis karidesinin (Peacock Mantis Shrimp – Odontodactylus scyllarus) şu fotoğrafını çekebildim.

Peacock Mantis Shrimp - Odontodactylus scyllarus - Eye detail

Bu canlının öylesine gelişmiş gözleri var ki bakışından kaçabilmek imkansız her iki göz de bağımsız olarak farklı farklı noktalara ve aynı anda birden fazla noktaya odaklanabiliyor. Bu canlının göz yapısı ve polarize ışığı görebilmesini inceleyen bilim insanları bu sayede yeni veri saklama yöntemleri geliştirmeye çalışıyormuş. Bu sefer bu canlıyı hem fotoğraflamayı hem de video görüntülerini çekmeyi başardım bir ara onları da göstereceğim. Ama asıl konumuz bu değil.

Konumuz Banggai Kardinal Balığı – Banggai Cardinalfish – Pterapogon kauderni, akvaryum ticaretinde çok tercih edilen bir cins olan bu balık aslında Endonezya’nın Banggai adasında endemik bir tür olarak yaşamakta iken akvaryum tacirleri tarafından bir şekilde Lembeh boğazı’na salınıyor asıl yaşam alanının 400 mil kuzeyine ve bu hareket sonucunda orada bulunan anemon balıklarını sindirerek kendisine bir yer ediniyor.  Korunması gerekli canlılar listesindeki bu balığı hayatının çeşitli evrelerinde değişik hayatta kalma stratejileri izlerken görmek mümkün örneğin ufak tefek yavrular deniz kestanelerinin dikenleri arasında düşmanlarından korunuyorlar.

Banggai Cardinal Fish Babies among Urchin Spikes

Bu fotoğraf şekil 1 A tadında oldu ama devam edelim, bu balıklar büyüdükçe anemonların arasında yaşayarak hayatlarını sürdürüyorlar. Güzel bir balık ve fotoğraflaması da göreceli olarak kolay. Ama konumuz bu değil, normal şartlar altında daha önceden defalarca fotoğrafladığım bu balık Lembeh gibi türlerin harman olduğu bir yerde çok da ilginç bir konu değil aslında. Ancak şöyle bir durum söz konusu burada sizin değil dalış rehberinizin ne gördüğü söz konusu ve rehberler o kadar tecrübeli ve o derece keskin gözlere sahip ki çoğu zaman gösterdikleri konunun ne olduğunu anlamakta zorladığım oluyor.

Son dalışların birisinde artık dalışın sonlarına doğru emniyet beklemesi yaptığımız sığlıkta rehber bana oradaki Banggai kardinal balıklarını gösteriyor. Ben başlangıçta ne olduğunu anlamıyorum ve bir süre rehberle bakışıyoruz.

Banggai Cardinalfish - Easter Egg Hunt

Evet, fotoğrafta sıradışı olan bir şey var bakalım fark edebilecek misiniz? Bakmakla görmek arasındaki fark tıpkı oyuncu ile oduncu arasındaki rehber ile dalıcı arasındaki fark gibi hepimiz bakıyoruz farkı görebilenlerimiz yaratıyor. Biraz durduktan sonra rehber denge yeleğinin cebinden bir yazı tahtası çıkartıp bir cümle karalıyor ve bana gösteriyor ve ben donup kalıyorum. Sonra bir yarım saat aşağıdaki fotoğrafı çekmeye uğraşıp tüpte 30bar hava kalınca dalışı bitirip çıkıyoruz. Aşağıdaki fotoğrafa bakıp sıradışı olanın ne olduğunu göremezseniz üzülmeyin çünkü fotoğraf hayalimdekinden çok uzak ama o an çekebildiğimin en iyisi ve kusur sizin değil benim.

Banggai Cardinalfish - Surprise surprise

Evet, fotoğrafta sıradışı olanın ne olduğunu hala bulamadıysanız şöyle söyleyeyim yazı tahtasında şu yazıyordu “BABIES IN MOUTH” (ağzında yavruları var) fotoğrafa da dikkatli bakarsanız balığın ağzında yavrularının gözlerini görebilirsiniz. Sualtında bu detayı görebilen fark yaratıyor. Tabii fotoğrafı çekebilmek sadece beceri değil şans da gerektiriyor çünkü balık sürekli hareketli ve ağzındaki yavruları koruyabilmek için sürekli alarm durumunda. Dalış bitiminde teknede havlulara sarınmış sohbet ederken rehberin balığın ağzında kaç yavru olduğunu söylemesi de ayrı bir hayret konusu.

Tabii bu sadece keskin görüş değil rehberin  o bölgede yaptığı 20000+ dalışın birikimlerinin de sonucu. İşte Lembeh bu yüzden güzel iyi bir rehberle daha da güzel. Bakmakla görmek arasındaki farka dair güzel bir yazı ve nefis fotoğraflar için vaktiniz varsa Çiğdem Cooper’ın şu yazısına da bakmanızı salık veririm.

Kendinize iyi bakın

Namaste,

PS: Ben yazı falan okumayayım, bana hikaye anlatma fotoğrafları göster yeter diyenler için fotoğraflar Kahvi Collective müzikleri eşliğinde aşağıda.

Critter Hunting in Lembeh Indonesia

 

There and back again – Lembeh 2011

By , July 5, 2011 8:51 am

Evet, rüya gibi bir Lembeh seyahati ardından bu satırları yazıyorum. Bir sürü şey var yazacak olumsuzlardan başlayayım sonra iyi haberlere geçer ve yazıyı güzel şeylerle bağlarız. Toplam 23 dalış yaptığım ve her günün yaklaşık 4 saatini sualtında geçirdiğim Lembeh’ten 3 kilo vermiş, sol kulak kemiği iltihaplı ve bir flaşını Poseidon’a kurban vermiş olarak döndüm. Uzun yıllar bana hizmet eden YS90 Duo flaşım artık yok, son dalışta su alarak emekliye ayrıldı acımız büyük. Kulak iltihabım ise eşimin anında ve yerinde müdahalesi ile antibiyotik tedavisine cevap vererek iyileşti.

Hippocampus bargibanti - Up close and personal

İyi haberlere gelecek olursak 1600 kare fotoğrafın içinden yaklaşık 300 kare iyi diyebileceğim fotoğraf var ve bir 10 tanesine ise hayatımın fotoğrafı diyebilirim. Diğer seyahatlerime kıyasla bu gerçekten süper bir rakam. Bir saatten fazla da video kaydı var. Yukarıdaki fotoğraf içimde kalan karelerden birisiydi ve sonunda onu çekmeyi başardım. Bu bir pigme denizatı Hippocampus bargibanti 1.5cm boyunda ve hamile olduğundan dolayı da erkek bir birey. Gorgon yelpazesi mercanlarının üzerinde yaşıyor ve mercanın dokusunu taklit ederek hayatta kalmayı başarıyor. Bu türün özelliği fotoğraf çekilirken hop diye sırtını dönüvermesidir ilk defa düzgün bir kare çekmeyi başardığım için mutluyum.

Bunun dışında bir çok farklı canlı türünü gündelik hayat sırasında yer içer avlanır ve ürerken görüntülemeyi başardım ama en heyecan verici olanı son derece nadir ve son derece zehirli olan mototi ahtapotu’nu görüntülemeyi başarmam oldu ve bunun için çok şanslıyım. Bu sene sunumlar çok daha renkli ve eğlenceli olacak bunun sözünü şimdiden verebilirim sanırım.

Şimdi fotoğrafların tasnifi ve videonun montajı bittikten sonra yeni bir flaş sistemine ihtiyaç var sanırım. Artık yeni hedeflerimiz de var onlar da bir başka yazının konusu sanırım. Bu arada süper dalışlar sırasında rehberliği yapan Sn. Liberty Tukunang’a ve KBR a (Yuko Numata Kaj Maney - Barbara Mahonin and the beautiful people of KBR Lembeh) çok teşekkür ediyorum (Thank you very much for everything without you this wonderful trip would not be possible.)

Tekrar görüşene kadar.

Namaste,

Neden?

By , June 14, 2011 4:09 pm

Evet, gidilebilecek o kadar çok yer varken neden tekrar Lembeh boğazı’na gidiyorum sahi? Bu soruyu kararımı vermeden önce ben de kendime tekrar tekrar sordum. Neden? Daha önce gördün işte, su bulanık siyah volkanik kum üzerinde saatlerce yaratık kovalamanın ne zevki var? Ya işte sorunun cevabı soruda gizli zaten okuyucu. Bulmaca çözmeyi sever misin? Sualtı ile ilgili olanlarını ben çok seviyorum oturdum düşündüm ve devasa balık sürülerindense minicik yaratıkları arayıp bulmanın beni daha çok heyecanlandırdığına karar verdim.

Paron Shrimp - Gelastocaris paronae - Lembeh

Misal fotoğraftaki karides 2cm boyunda, ya da yukarıdaki fotoğrafta turuncu/sarı süngerin üzerinde 2cm boyunda bir karides var. İsmi Paron karidesi - Gelastocaris paronae latince havalı ismine de sahip. Şimdi bu yaratığı klasik karides fotoğrafı çeker gibi fotoğraflamışım ben, rutin basit, süngeri diagonale oturt, konuyu ortaya al (ki yanlış altın noktaya alsan daha iyi konu küçük çünkü), f22 1/200 ile flaşı patlat arka plan kararsın ve voila sonuç ortada. Halbüki sünger boyunca canlıyı karşıma alarak çekseydim fotoğrafı bu kadar sıkıcı olur muydu? Olmazdı tabii. Neyse ilk seyahatte ağırlık probleminden dolayı yanıma tek flaş ve sadece 60mm f2.8D Micronikkor objektif almıştım.

Şimdi hem 60 hem 105mm, close-up lens ve konvertör, çift flaş ve kabloları ve her şeyden önemlisi düzgün bir fokus feneri götürüyorum. Video çekmek gibi boş beleş işlerle de uğraşmayacağım sadece fotoğrafa odaklanacağım. Önceden yazışarak dalmak istediğim rehberi de ayarladım iş sadece dua etmeye kaldı uzun lafın kısası.

Ambon Scorpionfish - Pteroidichtys amboinensis - Lembeh

Mesela yukarıda fotoğrafı bulunan Ambon akrepbalığı’nı biyometrik pasaport fotoğrafı çeker gibi çekmişim, halbüki meretin çok karakterli bir yüzü var, devasa kaşları ve haşin bakışlarıyla inanılmaz portreler verebilecek bir canlı ama ben ne yapmışım? Bir kere hayvanın seviyesine inmemişim yukarıdan aşağıya abuk bir açı var bu bir, çenenin ucunu kırpmışım -ki bu affedilmemeli ayıp ya hu- bu da iki düzgün yaptığım tek şey ışığı iyi ayarlamak, arkadan verdiğim flaş ile bir içten ışıma ambiyansı yaratıp konturları vurgulamışım aferim bana ama el netice = fotoğraf çok daha iyi olabilirdi.

E şimdi canım kardeşim, sen bu canlıları her dalışta görmüyorsun ki, bilakis dünyanın öbür ucuna saatlerce yol gidiyorsun her gün 4 dalış yapıyorsun sırf bu muhteremleri bulmak için. Peki bulunca neden fırsatlarını harcıyorsun böyle salak gibi? Sormazlar mı adama aklın neredeydi diye? Azot falan da bahane narkoz bahanelerini yemezler. İşte bu seferki yeni bir şans, git ve gerekeni yap diyorum kendime.

Bir dalgıç dostumun dediği gibi hayat bana güzel değil yani, orada bir haftada çektiğim fotoğraflara bir yıl boyunca bakıyor ve hatalarımı gördükçe kendime sövüyorum. Arada da söyleniyorum, keşke daha yetenekli olsaydım, bu neden orada aklıma gelmedi? Benim de bir püskevitim olsaydı!

Gelelim yazının sonuna genel bilgi köşesine, bu aralar hayat dinamik. Hakan Günday’ın AZ romanını okuyorum, “Aziz Efendi’nin kısa tarihi” ni yazıyorum, bir manga güzel insanla birlikte yazdığımız “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” den her gece bir hikaye seçip gülerek uyuyorum, Murat Uyurkulak’ın Bazuka isimli öykü kitabını okuyorum ve kişisel başarı olarak ilk defa geçen antrenman 4lü kombine yaptım (kizami zuki, gyaku zuki, mawashi geri, ushiro ura mawashi geri) ve bunun için kendimle gurur duyuyorum.

Asla Yalnız Yürümeyeceksin - Ekibin bir kısmı

Eğer istediğim fotoğraları çekebilirsem sevgili dostum bu senenin sonuna deli işler yapacağım. Bu yazıyı bitirirken beni bu kadar gaza getiren şarkıyı da şuraya iliştirivereyim tam olsun. Evet sevgili dostlar şimdilik sizlere veda vakti geldi, bir süre seyahatte olacağımdan dolayı yazamayacağım kendinize iyi bakın.

As the 14th Dalai Lama Tenzin Gyatso said “What is the meaning of life? To be happy and useful”

Namaste,

Denizi Seviyorum – 3 Mavi 1 Umut

By , June 8, 2011 11:09 am

Lösev ile işbirliği içinde yapılan bir sosyal sorumluluk projesi bu günkü konumuz. Denizi Seviyorum isimli Facebook grubuyla toplanan bir grup dalgıç ve deniz sevdalısı Lösemi hastası çocuklarımızın dünyalarını renklendirebilmek, sualtını, deniz canlılarını tanıtmak ve onlara deniz sevgisini aşılamak amacıyla bir proje başlattı. Sn Berrin Osmanağaoğlu tarafından başlatılan proje hızla büyüdü ve Ankara, İzmir ve Istanbul’da sunumlar, yürüyüşler, etkinlikler gerçekleştirildi. Her dalgıca bir lösemili buddy sağlamak için 3 Mavi 1 Umut adı altında dalış merkezlerinde lösemili çocuklara ulaştırılmak üzere oyuncak toplanmaya da devam ediyor.

3 Mavi 1 Umut – Oyuncak Kampanyası
Bu kapsamda Istanbul’da yapılan sunumu ben, Sn. Saygun Dura ve Sn. Ali Ethem Keskin gerçekleştirdik, sunum sırasında fotoğraflarımızı yine sualtı fotoğrafçısı Sn. Yavuz Plevneli çekti, Okeanos Dalış Merkezi’nin katkılarıyla sualtında kullandığımız ekipmanları da minik konuklarımıza gösterme fırsatı bulduk.

Sunum Sonrası

Kadıköy Belediyesi Başkanlık Brifing Salonu’nda gerçekleştirdiğimiz sunum sırasında çocuklar birbirinden yaratıcı sorular sordular. Çocuk dünyası ve hayal gücü tarifi zor bir güç büyüdükçe hayal dünyamızın ölmesi de gerçekten çok çok yazık. Bu sunum sonrasında bunu çok daha iyi anladım.

Birbiri ardına gerçekleşen 20 şer dakikalık üç sunumu çıt çıkarmadan izlemekle kalmayıp anlatılan ve gösterilenlerle ilgili çok güzel sorular sordular.  Bu vesileyle bu projede emeği geçen herkese tekrar teşekkürü borç biliyorum.

Namaste,

Panorama Theme by Themocracy