Bir an sonra ..

Sunset in Davutlar / Kuşadası

Sunset in Davutlar / Kuşadası
Bodrum Dakota Wreck

...
Basınç kavramı geçen cuma gününe kadar öylesine bir kavramdı benim için, belki başkalarından biraz daha fazla aşina olduğum ama gerçek anlamına vakıf olmadığımı asla bilmediğim bir kavram. Mühendislik eğitimi bu konuda bir şeyler öğretiyor, öğreniyorsun, dalış eğitimi de bir sürü şey ekliyor bunlara. bütün bunları biliyorsun ama kifayetsiz.
Basıncın ne olduğunu ben, içinde olduğum ve trafik tıkandığı için durmakta olan arabaya yüklü bir kamyon son sürat ve hiç fren yapmadan, olanca ağırlık, momentum ve gücüyle vurduğunda anladım.
Oldukça fazla trafik kazası gördüm, yaşadım diyebilirim. bunların bir kısmında oldukça ağır yaralandım da ancak crescendo bu sefere kısmetmiş. Bir anda durup dururken o zbam sesiyle başlıyor her şey, sonra patlayan camların parçaları arabanın içerisinde uçuşurken oturduğun koltuk seni itmeye başlıyor. bu öylesine bir kuvvet ve öyle bir basınç uyguluyor ki sana, koltuğun ucuz kadife kaplamasındaki bütün tüyleri ve tekstürü sırtında hissediyorsun.
Ama bu da milisaniyeler boyunca sürüyor, aklına gelen tek şey bu kuvvete direnmemen gerektiği, bir şekilde ikna oluyorsun, eğer direnirsen belinin veya boynunun kırılması an meselesi, koltukla beraber öne doğru uçuyorsun, her şey matrix filmindeki gibi, havadaki camlar daha yere bile düşmediler.
Bir yandan sövüyor bir yandan ön koltuğu geçip şoförün yanına doğru uçuyorsun, kolların gayrı ihtiyari yüzünü kapatmaya çalışıyor, 95 kiloluk gövden yaprak gibi savrulurken şoförün gözlerini görüyorsun. boyoz gibi açılmışlar.
Bu arada darbenin şiddetiyle araba dönüyor, ve sen ön koltuğu yarıya kadar geçmişken başka bir arabaya çarpıyorsunuz ve tekrar başlangıç noktasına düşüyorsun, sırt üstü düşmüş kakalak pozisyonundayken araba duruyor ve bu bölüm bitiyor.
Uçuşan camlar suratını biraz façalamış ama farkında değilsin daha, önce ayaklarını oynatıyorsun, sonra bacak ve kollar, gövdeni arka koltuktan yavaşça kaldırırken neyi unuttuğunu anlıyorsun, nefes almayı. derin bir nefes, bir tane daha, arka arkaya geliyor derin nefesler.
Sonra biz dururken başka bir taşıt gelip vurmasın diye darmadağın olmuş araçtan çıkıyorsun, kaldırıma oturuyorsun, birileri geliyor, su verenler, geçmiş olsun diyenler, ancak basıncın uğultusu ve o zbam sesi hala kulaklarında anlamadan bakıyorsun onlara.
Bir kaç dakika sonra kendine iyice gelip telefonla sevdiklerine haber veriyorsun. şoför ve arka koltukta birlikte oturduğun arkadaşın da iyi, size vuran kamyon ise 4 metre aşağıda şarampolde yatıyor, ambulans geliyor, devlet hastanesi, acil servis falan.
Taburcu ediyorlar eve gidiyorsun, gözlerini kapattığında kendini uçarken buluyorsun cam parçalarının ve iki koltuğun arasında, ezilmiş, dayak yemiş, yere yapıştırılmış gibisin ama kırığın çıkığın yok. şükrediyorsun haline.
Hayatın ne kadar boş beleş bir şey olduğunu, her an ölebileceğini anlıyorsun. seni bir kaç saniyeliğine de olsa oradan oraya kağıt bebek gibi savuran kuvveti unutamıyorsun.

Deniz Çıyanı

Neden peki? Nedir bu kadar özel yapan evimizi? İçinde sadece sevdiklerimizin olması mı? Veya bazılarımız için sevdiklerimizin olması umudu mu? Kapıyı kapatınca dış dünyadan, kurttan kuştan, hırttan uğursuzdan korunduğumuzu bilmemiz mi? En savunmasız olduğumuz anlarda dış dünyaya karşı bir duvar örme güdümüz mü? Nedir yahu?
Peki evi barkı olmayan adamlar / kadınlar / hayvancıklar ne yapsın? Ne yapıyorlar? Vakitsiz öldükleri dışında onlarla ilgili bildiğimiz gerçekler nedir? Bankamatiğin kabininde yada işyeri girişlerinde iki karton parçası, iki battaniye ve bir şişe şarapla geceyi geçiren adam hakkında ne biliyorsunuz? Şehirli içgüdülerinizin söylediği “Uzak dur şundan!” emrinden başka bir bildiğiniz var mı?
Veya takıyor musunuz kafanıza onları, evsiz ,barksız , sefil, pis, huzursuz, umutsuz ? Sizin için bir önemi yok onların, sokak köpekleri gibiler, hatta durumları daha da kötü, sokak köpeklerine gösterdiğiniz yetersiz ve sahte merhametin onda birini göstermiyorsunuz onlara. Böyle yetişmişim, yetişmişsiniz çünkü. Neyse bu bir dalış blogu, içinde de dalış ve sualtı fotoğrafçılığı oluyor genelde dolayısıyla konuya geri dönmek gerek.
Bütün bunlar nereden aklıma geldi peki? Eski makine ile çektiğim karelere bakarken bir keşiş yengeci fotoğrafı gördüm. Keşiş yengeci ilginç bir hayvan, normalde 30 yıla yakın yaşıyor. Kendine ait bir kabuğu yok, vücudu yumuşak ve savunmasız büyüdükçe hep yeni bir kabuğa geçmek zorunda, sürekli bir göç hali, sürekli stress. Kabuk yeterince büyük olmazsa o da büyüyemiyor ve başka yengeçlere yem oluyor. Kabuk çok büyük olursa rahat edemiyor. Genelde geceleri avlanıyor ve en savunmasız olduğu zamanlar bir kabuktan çıkıp diğerini aramaya başladığı zamanlar.
Düşünsenize bütün yumuşak kısımlarınızı kaplayan ve artık sıkan boğan bir zırhtan fırlayıp daha rahatlamanın tadını çıkaramadan hemen yeni bir kabuk, bir zırh arayışına geçmek zorundasınız. Kabuğu hemen de bulabilirsiniz hiç bulamayabilirsiniz, ararken ölebilirsiniz. Hal böyle iken pek de sevimli bir hayat gibi görünmüyor. Bu nedenle dostlar deniz kabuklarını boş bile olsalar sudan çıkartmamak gerek, birinin evini almakla aynı şey bu.
Not: Blog a erişimim kısıtlandığı için sadece Istanbul a döndüğümde yazabiliyorum. Arada sırada okuyan varsa özür diliyorum…
Kendinize iyi bakın.
Bu seferle birlikte üçüncü kez yazmaya çalışıyorum, bölünmezse bu defa sonunu getirmeye kararlıyım
kıfsmet. Dalış sezonu başladı, en azından benim içim her ne kadar sonrasında sinüzit ile uğraşıp bir el arabası dolusu antibiyotik yutsam da 16 Mart 2008 de ilk dalışını yaptım sezonun.Bu dalış iki yıldır bana sadakatle hizmet eden Sea & Sea DX50 housing ve emektar Nikon D50 ile yaptığım son dalıştı. Bir nevi veda yani, vedalardan hoşlanmam ama yeni D300 ve MDX housing gelince birilerinin yer açması gerek.
Üstteki paragrafilebu satırın arasında 18 saat geçmiş, yazıbirkere daha bölündü bakalımbitirmek kısmet olacak mı? Bu haliyle şizofrenlerin fikir uçuşmaları gibi oluyor sürekli birileri yazıyı bölüyor ve her seferinde sil baştan yapıyoruz.
Evet, sezonun ilk dalışı demişken dalışın akabinde gelen ağır sinüzit tuzu biberi oldu işin. Bir haftadır antibiyotik adam olarak sürdürüyorum hayatımı hala da toparlanabilmiş değilim. İlk dalışı yatak odası nın derinine yaptık, süre 40 dakika, sıcaklık yüzeyde 18 derece, maksimum derinlik 40 metre. Klasik ege fauna/florası kayda değer bir şey yok.
Ekteki fotoğraf bu dalıştan, Sabella spallanzani bir italyan film aktrisi ismine benziyor ama aslında o bir tüplü kurt bazıları boru kurdu da diyor. Asıl gövdesi bir borunun içinde, akıntı durumuna göre dokunaçlarını yelpaze gibi açarak sudaki planktonları süzüyor ve onlarla besleniyor. Bu yaratıklara yaklaşmak ustalık ister, en ufak bir değişiklikte hemen tüpün içine kaçıverirler, sıcaklık, basınç, ışık, gölge hiç bir şey değişmemeli yoksa hoop ve kadrajda sadece tüp kalıverir.
Kısmet olursa bu haftasonu tabii yeterince iyileştim takdirde d300 ü de sualtına indireceğim. Umarım kazasız belasız bir dalış olur. Şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın…
Namaste,
Panorama Theme by
Themocracy