Category: Uncategorized

Bir an sonra ..

By , August 7, 2009 4:51 pm
Sunset in Davutlar / Kuşadası

Sunset in Davutlar / Kuşadası

Cuma günü evimde geçireceğim bir haftasonu öncesinde bir süredir ihmal ettiğim bloga bir uğrayayım dedim. Bu kareyiSea & Sea DX 1200HD ile çektim. Bu kamera ile ilgili yazdığım incelemelerde hep fiyat/performans oranı yüksek bir alet olarak bahsetmiştim.
Anladığım kadarı ile kameranın üreticiden kaynaklanan bazı problemleri olabiliyor ve bazı insanlar bu kameraya pek de sıcak bakmıyorlar.  Forumlarda kameranın kilitlendiğinden, kısa pil ömründen dem vuranların avazı arşa yükseliyor.
Sanırım benim şansıma, ben memnunum bundan, hem karada hem de sualtında fotoğraf ve HD video için çok iyi bir ürün. Bir sefer hariç kilitlenme türü bir sorun yaşamadım, magic filter kullandığım için flaş kullanmıyorum ve pil ömrü de çok daha fazla oluyor tabii.
Beyaz ayarı için ise iç kısmı gri dışı beyaz eldivenlerim var onları kullanıyorum ve çok çok başarılı sonuçlar veriyor. Dolayısıyla stabilite problemini çözdüğüm zaman daha iyi videolar çekmeyi de umuyorum tabii. Video çekmek fotoğraf gibi değil kamerayı sallamadan, sarsmadan, sağa sola çekiştirmeden çekmek gerçekten büyük meziyet ve ilk çektiğim videoları izlerken gelen bulantı hissi de bunu doğruluyor.
Neyse , şimdilik bu kadar. Kendinize iyi bakın, dalabilenlere sağlıklı ve keyifli dalışlar. Yakın zamanda sualtından da birşeyler yazmak dileğiyle..
Namaste,

Protopite mne banuchku po belomu !

By , July 23, 2009 9:11 pm
Bodrum Dakota Wreck

Bodrum Dakota Wreck

Nedendir bilemedim, yazasım var. Daha 3. kelimede tıkanıp kalmadan önce aklımdan tam olarak bu geçiyordu işte. Yazasım var. Nedeni ise meçhul, bir kısım insan can sıkıntısı diyor ben alışkanlık, hastalık, maraz diyorum.
Yazının başlığı çok uzak geçmişten, çok ama çok sevdiğim bir ozanın bir şarkısından bir dize, kadehimi beyaz ile taşana kadar doldurun diyor. Vladimir Vysotsky dünyada az sayıdaki gerçek insan dan biridir. Nazım Hikmet Ran gibi, gerçek insan. Sadece yekpare dokuz ayak ideoloji değil, insani zaafları , duyguları olan gerçek insanlardan.
Şarkılarında da kendisi gibi gerçek insanları, onların basit hırs ve umutlarla dolu basit hayatlarını anlatır.
Bazen kendimi gerçekten olduğum gibi görmeyi başardığım nadir anlarda benim hayatım da bu şarkılardaki örneklere benziyor aslında. Oldukça fazla macera görmüşüm, yürüyerek ülkeler geçtim mesela, ateş altında koşturmayı gördüm, kurşun sesi neye benzer, kan, barut nasıl kokar? onlar da tamam, gençliğim de hareketli geçti hem, kavgadan gürültüden kolay ürkmem. Şimdi sen bu satırları okuyunca gençsen “bunlar reklam kokan hareketler” diyeceksin yaşlıysan güleceksin bıyık altından ama vallahi değil be birader. Beni tanıyanlar bilir.
Yaşadıklarımın hepsi için – ki çektiğim acılar sıkıntılar da buna dahil – müteşekkirim kadere. Hayatta bana verdikleri sevdiceklerim için, ailem için müteşekkirim, onlar ki hayatımdaki çoğu şeyi daha tahammül edilir kılıyorlar.  Neyse gerçek insanları seviyorum bende, art niyetleri, gizli ajandaları, kumpasları olmayan insanları, gördüğünü söyleyen lafı eğip bükmeyen insanları seviyorum.  Yarın uzun zamandır görmediğim insanlarla dalışa gidiyorum, şimdiye çoktan makineleri kurmuş olmam gerekiyordu ama içimden gelmedi işte. Yazasım var ve sanırım 215. kelimeyi yazdığım şu sırada sebebini de buldum. Evimi özledim ben sanırım.
Evet, evet eminim bundan, yani başka bir deyişle, pazartesi sabah ilk uçakla ayrılmak zorunda olmadığım günlerdeki evimi özledim. Köpeğimi sevip sevdiklerime hak ettikleri zamanı ayırabildiğim zamanlardaki evimi özledim. Oysa son 3 senedir hep kaçamak, her haftasonu dönmenin psikozu ile gidiyorsun eve, döneceksin ya pazartesi. Aynı uçak, aynı yüzler, aynı rutin.
Bu tür baskılar seni gerçek insan olmaktan alıkoyuyor işte, sürekli yaralarını yalamaktan ve bir sonraki darbenin geleceği yönü kestirmeye çalışmaktan salaklaşıyorsun, önemsemek, ifade etmek, sevmek yetilerin yara alıyor aslında. Neyse ben aştım bunları artık, sanırım öyle.
Neyse yani demem o ki gerçek insanlar olmalı insanın etrafında, karagöz göstermelikleri değil veya kolpacılar değil -kızımın bu aralar kullanmaya bayıldığı bir kelime bu – gerçek insanlar. Maalesef sayıları bir elin parmakları kadar az ve geçen zamanla iyice azalıyorlar.
Lafı döndürüp dolandırıp bir yere bağlamadan bıraktık ya cancağızım, oldu mu şimdi? olmadı değil mi? olmaz zaten. Neyse işte haftasonu dalış sonra Ankara, klasik yel değirmeni ziyaretleri, don quijote de la mancha misali, ata sporumuz olan havanda su dövme yarışmalarına hazırlık babında…haftasonu evimde olacağım. Bunu ve pazartesi dönmemeyi hayal ediyorum. Hayal ettikçe gerçek insan oluyorum.
Neyse yazıya Vysotsky ile başlayıp .. Dilek Turhan / Sensiz ile bitirirken son yaralarımı da yalayarak tımar ediyorum… uykudan biraz önce sabaha çoook uzakta …tanıdığım tüm gerçek insanlara selam ediyorum.
İzmir, 2009
Namaste,

Hayat Ne Tuhaf Vapurlar Filan …

By , July 17, 2009 10:36 am
...

...

 

Basınç kavramı geçen cuma gününe kadar öylesine bir kavramdı benim için, belki başkalarından biraz daha fazla aşina olduğum ama gerçek anlamına vakıf olmadığımı asla bilmediğim bir kavram. Mühendislik eğitimi bu konuda bir şeyler öğretiyor, öğreniyorsun, dalış eğitimi de bir sürü şey ekliyor bunlara. bütün bunları biliyorsun ama kifayetsiz.

Basıncın ne olduğunu ben, içinde olduğum ve trafik tıkandığı için durmakta olan arabaya yüklü bir kamyon son sürat ve hiç fren yapmadan, olanca ağırlık, momentum ve gücüyle vurduğunda anladım.

Oldukça fazla trafik kazası gördüm, yaşadım diyebilirim. bunların bir kısmında oldukça ağır yaralandım da ancak crescendo bu sefere kısmetmiş. Bir anda durup dururken o zbam sesiyle başlıyor her şey, sonra patlayan camların parçaları arabanın içerisinde uçuşurken oturduğun koltuk seni itmeye başlıyor. bu öylesine bir kuvvet ve öyle bir basınç uyguluyor ki sana, koltuğun ucuz kadife kaplamasındaki bütün tüyleri ve tekstürü sırtında hissediyorsun.

Ama bu da milisaniyeler boyunca sürüyor, aklına gelen tek şey bu kuvvete direnmemen gerektiği, bir şekilde ikna oluyorsun, eğer direnirsen belinin veya boynunun kırılması an meselesi, koltukla beraber öne doğru uçuyorsun, her şey matrix filmindeki gibi, havadaki camlar daha yere bile düşmediler.

Bir yandan sövüyor bir yandan ön koltuğu geçip şoförün yanına doğru uçuyorsun, kolların gayrı ihtiyari yüzünü kapatmaya çalışıyor, 95 kiloluk gövden yaprak gibi savrulurken şoförün gözlerini görüyorsun. boyoz gibi açılmışlar.

Bu arada darbenin şiddetiyle araba dönüyor, ve sen ön koltuğu yarıya kadar geçmişken başka bir arabaya çarpıyorsunuz ve tekrar başlangıç noktasına düşüyorsun, sırt üstü düşmüş kakalak pozisyonundayken araba duruyor ve bu bölüm bitiyor.

Uçuşan camlar suratını biraz façalamış ama farkında değilsin daha, önce ayaklarını oynatıyorsun, sonra bacak ve kollar, gövdeni arka koltuktan yavaşça kaldırırken neyi unuttuğunu anlıyorsun, nefes almayı. derin bir nefes, bir tane daha, arka arkaya geliyor derin nefesler.

Sonra biz dururken başka bir taşıt gelip vurmasın diye darmadağın olmuş araçtan çıkıyorsun, kaldırıma oturuyorsun, birileri geliyor, su verenler, geçmiş olsun diyenler, ancak basıncın uğultusu ve o zbam sesi hala kulaklarında anlamadan bakıyorsun onlara.

Bir kaç dakika sonra kendine iyice gelip telefonla sevdiklerine haber veriyorsun. şoför ve arka koltukta birlikte oturduğun arkadaşın da iyi, size vuran kamyon ise 4 metre aşağıda şarampolde yatıyor, ambulans geliyor, devlet hastanesi, acil servis falan.

Taburcu ediyorlar eve gidiyorsun, gözlerini kapattığında kendini uçarken buluyorsun cam parçalarının ve iki koltuğun arasında, ezilmiş, dayak yemiş, yere yapıştırılmış gibisin ama kırığın çıkığın yok. şükrediyorsun haline.

Hayatın ne kadar boş beleş bir şey olduğunu, her an ölebileceğini anlıyorsun. seni bir kaç saniyeliğine de olsa oradan oraya kağıt bebek gibi savuran kuvveti unutamıyorsun.

Video Madness

By , July 7, 2009 11:45 am
Deniz Çıyanı

Deniz Çıyanı

Evet, Bodrum dan döneli epey oldu, güneş yanıkları bile geçmeye başladı, evde çektiğim videoları birleştirmek ve kurgulamak için umutsuz bir çabaya girmiştim. Umutsuz dememin bir sebebi var, daha önceden kullandığım Pinnacle Studio v.10 maalesef HD formatını desteklemiyor. Durum böyle olunca kullanımı kolay, fiyat / performans oranı iyi bir yazılım arayışına girdim.
Etraftan sorup soruşturarak, Edius, Sony Vegas Pro 9.0, Adobe After Effects, AVID, VDUB ve daha adını yazmaya üşendiğim bir kaç farklı programı üç gün zarfınca denememe rağmen bir türlü istediğim sonuca ulaşamadım. Ya render yarıda kesiliyor, ya kalitesiz, ya çok karmaşık çözmeye bir ömür yetmez. Neyse sonunda problemin DVD yazıcıdan kaynaklandığını aynı kurguyu 6. defa render ederken farkettim ve ISO dosyası olarak hazırlayıp bağımsız bir yazıcı ile başka bir makinede hazırlayarak sorunu geçici de olsa çözdüm.
Ancak göbeğim düştü, yaşama sevincimin yarısı gitti, bu kadar uğraşmamın sebebi için arnavut damarı diyebiliriz. Asıl ağrıma giden şey ise şudur, ulen dünyanın parasına kamera satmayı biliyorsunuz, neden şu mübareği piyasada bulunan en dandikko video editörü ile bundle ediyorsunuz? Amacınız dinden imandan çıkartmak mı? Kamera HD yazılım HD deteklemiyor bu ne perhiz bu ne bahama kuşkusu?
Pissiniz. Sizi kınıyorum ve size laflar hazırladım…
Namaste,

Life in the fast lane ….

By , April 17, 2009 5:48 am

Evet, nadir de olsa benim çekmediğim bir fotoğraf var bugün. Sevgili Buddy, Julian Vilkoşevski tarafından bu sezonun ilk dalışında çekildi. Konu çapa zincirinden yükselen dalgıç hayvanı , yani bendeniz.
Daha önce review yazdığım DX1200-HD fotoğraf makinesinin ilk suya indiği dalıştan bir enstantane. Mekan , Çeşme / Kumbara resifi.
Dalış bitmiş yükseliyoruz. Uzun ve kupkuru geçen altı ay bitmiş. Yaş ilerleyip tevellüt eskidikçe artık eskiden olduğu gibi 8 derece suya aralık ayında dalası gelmiyor insanın. Altı ay yahu, sevgiliyi özler gibi özlüyorsun mavileri. Ama bu sene ahdım var, gerçekleştirmek istediğim o kadar çok dalış, fotoğraflamak istediğim o kadar çok canlı var ki .. nasıl fırsat yaratacağım bilemiyorum.
Sebebi tarih kadar eski ama bir sebepten 23 Nisan da yapacağım Kıbrıs seyahatini olması gerekenden çok daha kısa tutmak zorundayım. Bu nedendendir ki büyük ihtimalle D300 ü yanıma almayacağım alsam da onunla dalmayacağım. Ancak belki emektar MMII-EX ve tek bir flaş da götürüp macro çekerim extension tube ile. Hele şöyle güzel bir de konu bulursam değmeyin keyfime o zaman.
Dolayısıyla plan şu, derin dalış olur ise genelde DX1200-HD ile video çekilecek, ışık olarak UK nin HID lambası (High Intensity Divelight) alınacak bu arada da dipte felan yakışıklı ve kalıplı deniz tavşanı bulunursa MMII-EX ile macro çekilecek bir taşla bir kaç kuş olayına niyetlenilerek hayattan zevk dünyadan kam alınacak, sığ dalış olursa aynı rutin magic filtre ile ve elle beyaz ayarı yaparak yapılacak ve denk gelen deniz tavşanlarına MMII-EX ile saldırılacak, bu arada da babam sebep-i-mevcudiyetimin doğum günü kutlanacak ve cumartesi sabahı yurda erkenden dönülecek.
Evet, bendeniz bu karmaşık duygu ve düşünceler seli içinde bir kuru yaprak, bir parça yosun, bir küçük karides veya kidonya gibi rüzgar veya akıntı gibi etmenlerle sürüklenirken, ortaya çıkan grip şerefsizi bütün planlarımı suya düşürmeye diyetlenmiş görülüyor.
Tarzan’ın başına bundan sonra gelecekleri hep birlikte göreceğiz.
Namaste,

Mutlu Yıllar

By , December 26, 2008 9:43 am

Uzun ve yorucu bir yılın sonunda bu yılın son yazısını bir sandık karesine yazmak istedim. Fotoğraf Kızıldeniz Ras Muhammed de Yolanda resifinde çekildi. Sistem ilk göz ağrım Sea&Sea DX5000G ve YS25 Auto flaş. Fiber optikle tetiklenen bu sistem acemilik dönemimin bütün kahrını çektiği yetmezmiş gibi işi biraz öğrendikten sonra kullanmaya başladığım TIFF modu ile boyundan beklenmeyecek işler çıkaran bir mini efsanedir.
Daha önce de söylediğim gibi uzun ve yorucu bir yıldı, bir sürü engel, problem ve değişiklikle dolu olmasına rağmen gülümseyerek hatırlayacağım şeyler de yok değil tabii.
Yeni yılda herkesin isteklerinin makul sınırlar dahilinde gerçekleşmesini diliyorum. Sağlık , mutluluk ve sevdiklerinizle dolu nice yeni yıl sizin olsun.
Namaste,

Orton Technique Underwater ??

By , September 24, 2008 6:02 am

This is one of the few blog entries that is in english, so here we go..
There is a fabulous technique dating back from the slide photography time called “The Orton Technique“. While it is basicly a form of sandwiching two images in a single frame it gives the landscape photographs a dreamy look. The technique is developed by Mr. Michael Orton and is well explained overall in the net. You can find a detailed and very good explanation here.
In my days of meditation about what can be done underwater to enhance the picture quality, i had an idea to try out the orton technique and ortonize my underwater reef scenes.

After a few unsuccessful trials i think i came up with a somewhat successful result. While on land you will need a sturdy tripod and a cable or remote release for film. In our days of digital trickery all you need is a little knowledge of image editing softeware and a well selected base image. The image on top is shot in sharm el sheikh with a Ricoh GX camera in a Sea&Sea DX5000G housing with wide angle converter and using ambient light.
The photo below is manually ortonized so to speak, using 2 additional layers in GIMP and the commands blur, unsharp mask and curves for the required overexposure.
The result is a dreamy scene which is rich in color tones and contrasts but lacks a littlebit in sharpness. There are ready made actions for photoshop which handle the process for you but the best way is to use manual technique for full control.
This ends another day of experimenting wish you all happy diving and safe days,
Namaste,

Home sweet home

By , April 23, 2008 6:57 am

Bugün anahtar kelimemiz ev. Erkeğin kalesi, son savunma hattımız. Dış dünyadan sığınmak için kaçtığımız ve sadece seçilmişlere açık olan minik sentetik cennet. Ev, taş devrinde bile insanın içindeki en önemli duygulardan birinin, korunma dürtüsünün tek tatmin şekli.

Neden peki? Nedir bu kadar özel yapan evimizi? İçinde sadece sevdiklerimizin olması mı? Veya bazılarımız için sevdiklerimizin olması umudu mu? Kapıyı kapatınca dış dünyadan, kurttan kuştan, hırttan uğursuzdan korunduğumuzu bilmemiz mi? En savunmasız olduğumuz anlarda dış dünyaya karşı bir duvar örme güdümüz mü? Nedir yahu?

Peki evi barkı olmayan adamlar / kadınlar / hayvancıklar ne yapsın? Ne yapıyorlar? Vakitsiz öldükleri dışında onlarla ilgili bildiğimiz gerçekler nedir? Bankamatiğin kabininde yada işyeri girişlerinde iki karton parçası, iki battaniye ve bir şişe şarapla geceyi geçiren adam hakkında ne biliyorsunuz? Şehirli içgüdülerinizin söylediği “Uzak dur şundan!” emrinden başka bir bildiğiniz var mı?

Veya takıyor musunuz kafanıza onları, evsiz ,barksız , sefil, pis, huzursuz, umutsuz ? Sizin için bir önemi yok onların, sokak köpekleri gibiler, hatta durumları daha da kötü, sokak köpeklerine gösterdiğiniz yetersiz ve sahte merhametin onda birini göstermiyorsunuz onlara. Böyle yetişmişim, yetişmişsiniz çünkü. Neyse bu bir dalış blogu, içinde de dalış ve sualtı fotoğrafçılığı oluyor genelde dolayısıyla konuya geri dönmek gerek.

Bütün bunlar nereden aklıma geldi peki? Eski makine ile çektiğim karelere bakarken bir keşiş yengeci fotoğrafı gördüm. Keşiş yengeci ilginç bir hayvan, normalde 30 yıla yakın yaşıyor. Kendine ait bir kabuğu yok, vücudu yumuşak ve savunmasız büyüdükçe hep yeni bir kabuğa geçmek zorunda, sürekli bir göç hali, sürekli stress. Kabuk yeterince büyük olmazsa o da büyüyemiyor ve başka yengeçlere yem oluyor. Kabuk çok büyük olursa rahat edemiyor. Genelde geceleri avlanıyor ve en savunmasız olduğu zamanlar bir kabuktan çıkıp diğerini aramaya başladığı zamanlar.

Düşünsenize bütün yumuşak kısımlarınızı kaplayan ve artık sıkan boğan bir zırhtan fırlayıp daha rahatlamanın tadını çıkaramadan hemen yeni bir kabuk, bir zırh arayışına geçmek zorundasınız. Kabuğu hemen de bulabilirsiniz hiç bulamayabilirsiniz, ararken ölebilirsiniz. Hal böyle iken pek de sevimli bir hayat gibi görünmüyor. Bu nedenle dostlar deniz kabuklarını boş bile olsalar sudan çıkartmamak gerek, birinin evini almakla aynı şey bu.

Not: Blog a erişimim kısıtlandığı için sadece Istanbul a döndüğümde yazabiliyorum. Arada sırada okuyan varsa özür diliyorum…

Kendinize iyi bakın.

Cinecitta

By , March 28, 2008 7:15 am


Bu da o talihsiz yazılardan biri, üç kere başlayıp yarım bıraktığım ve sonunda yazdıklarımın tamamını sildiğim yazılardan. Oysa kafamda çok güzel bir konu vardı başlangıçta sonra sürekli kesile kırpıla kuşa döndü cılkı çıktı ve tekrar bilinç altına gömüldü.

Bu seferle birlikte üçüncü kez yazmaya çalışıyorum, bölünmezse bu defa sonunu getirmeye kararlıyım kıfsmet. Dalış sezonu başladı, en azından benim içim her ne kadar sonrasında sinüzit ile uğraşıp bir el arabası dolusu antibiyotik yutsam da 16 Mart 2008 de ilk dalışını yaptım sezonun.

Bu dalış iki yıldır bana sadakatle hizmet eden Sea & Sea DX50 housing ve emektar Nikon D50 ile yaptığım son dalıştı. Bir nevi veda yani, vedalardan hoşlanmam ama yeni D300 ve MDX housing gelince birilerinin yer açması gerek.

Üstteki paragrafilebu satırın arasında 18 saat geçmiş, yazıbirkere daha bölündü bakalımbitirmek kısmet olacak mı? Bu haliyle şizofrenlerin fikir uçuşmaları gibi oluyor sürekli birileri yazıyı bölüyor ve her seferinde sil baştan yapıyoruz.

Evet, sezonun ilk dalışı demişken dalışın akabinde gelen ağır sinüzit tuzu biberi oldu işin. Bir haftadır antibiyotik adam olarak sürdürüyorum hayatımı hala da toparlanabilmiş değilim. İlk dalışı yatak odası nın derinine yaptık, süre 40 dakika, sıcaklık yüzeyde 18 derece, maksimum derinlik 40 metre. Klasik ege fauna/florası kayda değer bir şey yok.

Dalışın fotografik olarak en kayda değer olayı ise 105 mm Micro Nikkor Af 2.8D objektifle beraber 36mm Soligor autoextension tube kullanmam oldu. Bütün odaklamayı elle yapmak gerekmesine rağmen gerek ve yeter şartlar sağlandığında süper makro çekim için iyibir alternatif olabilir.

Ekteki fotoğraf bu dalıştan, Sabella spallanzani bir italyan film aktrisi ismine benziyor ama aslında o bir tüplü kurt bazıları boru kurdu da diyor. Asıl gövdesi bir borunun içinde, akıntı durumuna göre dokunaçlarını yelpaze gibi açarak sudaki planktonları süzüyor ve onlarla besleniyor. Bu yaratıklara yaklaşmak ustalık ister, en ufak bir değişiklikte hemen tüpün içine kaçıverirler, sıcaklık, basınç, ışık, gölge hiç bir şey değişmemeli yoksa hoop ve kadrajda sadece tüp kalıverir.

Kısmet olursa bu haftasonu tabii yeterince iyileştim takdirde d300 ü de sualtına indireceğim. Umarım kazasız belasız bir dalış olur. Şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın…

Namaste,

Bu arada f11 1/15 @ISO200

Dulce et decorum est pro patria mori

By , March 7, 2008 8:48 am

Ege ye bahar geldi. Dün kapının önünde gördüğüm küçük yılan bu gerçeği tescil etti sanıyorum. Ağaçlarda açan bahar çiçekleri ve kımıldanan börtü böcek inanasım gelmese de bunu kafama kakmaya devam ediyor.
Dalış sezonunu da açacağız yakında, son dalışın üzerinden neredeyse 3 ay geçmiş, kendimi kuru erik gibi hissetmemin sebeplerinden birisi de bu olsa gerek.
Son zamanlarda oldukça hareketlenen iş-güç bu kuruluğu pek hissettirmiyor ama dalışsız hayat yavan be kardeşim. Sıkıntılar üst üste gelince insan hangi birine yanacağını da şaşırıyor, özlediklerime mi yanayım, ailemden geçtim kendime bile faydam dokunmamasına mı içerleyeyim, memleketi dingo nun ahırına çevirenlere mi kızayım, elalem ay-feza derken namusu bir bez parçasında bulacağına inananlara mı güleyim bilemiyorum.
Bu gün itibarıyle Ege nin bu güzide köşesinde yaşadığım 10m2 de tam bir yılım geçti, kavga, gürültü, laf, güzaf, kan, ter, gözyaşı ile dolu 365 koca gün ve gece. 43 senelik ömrümün ve 20 senelik çalışma hayatımın da önemli anlarını içeriyor bu süre. 18 sene önce şantiyeye ilk adımı atmamla ismimin önüne Proje Müdürü titrinin eklenmesi arasında kalan sürede feleğin çemberinde serbest ve zorunlu hareketlerden oluşan uzuuuuun bir program var.
Bu uzun sürede ayırdına vardığım şeylerin en önemlilerinden birisi de insanların biraz cesaretlendirme ve doğru motivasyon ile dağları devirebilecekleri. Gençler buna gaz vermek, dolduruşa getirmek gibi yaratıcı tanımlar yapabiliyor ama işin özü insanoğlu tarih boyunca hep bu özelliği kullanmış. Yazının başlığı da bunun güzel bir örneği.
Dulce i decorum est ……………………….. boşluğu doldurmak size kalmış.
Fotoğraf geçen sezon Çeşme Mengene Sığlığı dalış noktasında 18 metrede çekildi.
Konu Cratena peregrina isimli 1.5cm lik bir deniz tavşanı, f22 1/125 @ISO200.
Namaste,

Panorama Theme by Themocracy