Category: Hayat Memat

Bilim

By , January 18, 2012 11:51 am

Sualtı fotoğraflarının kullanılması ve fotoğrafçının emeğinin karşılığı ile ilgili Tony Wu’nun şurada güzel bir yazısı vardı hatta başka fotoğrafçılar tarafından başka dillere de çevirisi yapılmıştı. Profesyonel fotoğrafçı denilen ve hayatını bu işten kazanan insanların karşılaştığı en önemli sorunlardan birisidir bu. Basit bir fotoğraf karesi gibi görünen bir eserin (eser diyorum farkındaysanız) fotoğrafçıya olan maliyeti konusunda bir fikriniz olmayabilir. Olmak zorunda da değil ancak bir fotoğrafı ticari bir üründe kullanmak size gelir kazandıracaksa bu fotoğrafın kullanım bedeli asla bedava olamaz olmamalıdır.

 

Thunnus thynnus - Blue fin tuna

 
Bunun bir çok sebebi var ama ilk akla gelenler fotoğraf için yaptığımız ekipman yatırımı, o fotoğrafı çekmek için yapılan çalışma, okuma, öğrenme sürecinin maliyeti, fotoğrafın çekildiği yere yapılan seyahat ve yapılan dalışların maliyeti ve hepsinden önemlisi fotoğrafçının emeği söz konusu. Dünyanın öbür ucuna saatler bazen günler süren ve oldukça maliyetli seyahatler yapıp suyun metrelerce altında bazı durumlarda saatler süren çalışma sonucu çektiğiniz, çekebilmek için binlerce dolar ekipman yatırımı yaptığınız bir fotoğrafın birileri tarafından bedava kullanılmak istenmesi ya da bir adım ileri giderek utanmazca kullanılması insanı üzüyor.
 

Thaumoctopus mimicus - The mimic octopus - Indonesia

 Bu bilimsel yayın ya da doğa koruma – konservasyon organizasyonları için geçerli değil elbette ancak geri kalanlar için durum budur.

Dün Barcelona Üniversitesi’nden gelen bir fotoğraf talebi üzerine aklıma geliverdi bu okuduklarınız. Büyük predatörlerin trace elementler kullanılarak takip edilmesi ile ilgili bir makale için bir fotoğrafımı kullanmak istemişler, mutluluk duydum.

Namaste, 

2011

By , December 26, 2011 11:40 am

2011 hayatımda en az sevdiğim sene oldu, pek çok sevdiğimi 2011 de kaybettim, kaybediyorum. Bu nedenledir ki bir an önce bitmesini istiyorum bu annus horribilis‘in.

Yine de gelecek olan yeni yıla yüzümüzde bir gülümsemeyle girebilmek için şuracığa yukarıya en son yaptığım sualtı sunumunda gösterdiğim kısacık bir sualtı filmini koyuyorum. Maldivler, Endonezya, Güney Kızıldeniz ve İzmir’de çekilen görüntülerin kısacık bir kolajı.

Yeni yıl hepinize ve hepimize sağlık ve mutluluk getirsin.

Namaste,

Merhaba Dünya! Merhaba Dünyalı! Ölmen gerek!

By , November 24, 2011 2:42 pm

Sahi merhaba, yazdığım son yazının üzerinden çok uzun zaman geçmiş, seni bu kadar ihmal etmek istemezdim ama şartlar böyle gerektirdi. Şimdi anlatınca bana hak vereceğini biliyorum. Hoş hak vermesen de geçmişi değiştirmenin mümkün olmadığının da farkındayım, farkındayız. 2011 açık ara 45 küsur yıllık hayatımın en acımasız senesi olmaya devam ediyor, az kaldı, gidiyor yavaş yavaş ama gerçeği söylemem gerekirse bayıltıp gidiyor.

Uzun zamandır yazamamışım, iş güç de biraz fazlaydı tabii o da sebep ama daha çok sevdiklerimizin sorunları ve hayatı taksim etmenin dayanılmaz hafifliği yüzünden bunlar. Kanser çok acımasız, çok sinsi bir hastalık, bilmezdim bu yaşa kadar 2011 senesinde anladım. Neyse amacım içinizi karartmak değil, uzun süre yazmadım neler olup bittiğini, nelerin olmakta olduğunu nelerin planlandığını anlatmak istiyorum size. Bu sene çok yolculuk yaptım, uzun yolculuklardı çoğu, 15 sene sonra hayatımın uzunca bir dönemini geçirdiğim Moskova’ya gittim mesela, dibim düştü tanıyamadım. Bir kaç hafta sonra tekrar gideceğim ve bu sefer fotoğraf makinem de yanımda olacak. Kısa bir Amerika seyahati yaptım, eğlenceliydi kısmet olursa 2012 yazına da planlar yapıyoruz. Endonezya Lembeh seyahatim bu güne kadar yaptığım en iyi seyahatti.

 

Let the good times roll

Şuracıkta bir dalış sonrası çekilmiş “Aman sabahlar olmasın güneşler doğmasın!!11″ temalı bir otoportrem var. Laf aramızda bunu bir Gopro kamerayla çektim, süper ufak, süper yetenekli bu kameranın küçük bir kusuru var, sualtında net çekim yapamıyor, önündeki mini dome port yüzünden. Şu aralar procelerim arasında Gopro kamerama bir custom flat port yapmak var. Malzemelerim hazır ilk zaman bulduğumda yapacağım. Neyse evet, Lembeh dedik aklımın şakülü kaydı bir anda. Bu snenin güzel haberlerinden birisi de Brezilya’da yayınlanan Mergulho isimli bir sualtı-dalış dergisinin her ay bir türk sualtı fotoğrafçısının yazı ve fotoğraflarına yer verecek olması. Sevgili Berrin Osmanağaoğlu ve Denizi Seviyorum Proje Grubu’nun bir çalışması bu bir aksilik olmazsa benim de yazı ve fotoğraflarım yer alacak.

Evet devam edelim hikayeyi nakletmeye, uzun zamandır yazmaya ara vermiştim, hızlı bir geri dönüş yaptım, kafamdaki öyküleri yazmaya koyuldum, bakalım sonunda ortaya ne çıkacak? Bir taraftan fazla kişisel olmasından korkuyorum bir taraftan öyle komik detaylar var ki susamıyorum bir türlü. Bu arada antrenmanlarımız hızla devam ediyor, kişisel başarılarımız arasında doğru düzgün Ura mawash geri’ler, Ushiro ura mawashi geri’ler var artık. Kızımın yaptığı Ashi barai, mawashi geri kombinelerini de tarifsiz bir gururla izliyorum.  Şimdi şuracığa bir Lembeh fotoğrafı atayım da şenlensin ortalık birazcık. Bu arkadaşlar Risbescia tyroni isimli deniz tavşanları, nudibranch’ler. Fotoğrafta sosyalleşiyorlar.

Risbescia tyroni - Lembeh - Indonesia

Bu blogu daha önce okuduysanız bilirsiniz muhtemelen, bu canlılar benim kişisel takıntılarımın baş aktör ve aktrisleri. Onları izlemeyi, fotoğraflamayı, araştırmayı ve haklarında yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Kimyasal savaş yeteneklerinden değişik yaşama becerileri ve fizyonomilerine kadar bir çok farklı özellikleriyle ilgiyi sonuna kadar hakediyorlar.

Neyse biz konumuza dönelim tekrar, Gopro demiştim ya, şimdi o kameraya elimde bulunan Motormarine II ve Nikonos sistemlerden kalma macro lensleri falan takmayı da deneyeceğim. Neden mi? Beyin bedava da ondan. Tam da sistem açısından tüm eksikliklerimi gidermiş yeni YS110 a flaşlarımla sualtında fırtına gibi esmeye hazırlanırken bilin bakalım ne oldu? Sea & Sea %25 daha fazla güç üreten ve %20 daha küçük ebatlarda yeni bir flaş piyasaya sürdü. Yapılır mı şimdi bu? Neyse video sistemim için bu sene aldığım 2 Ikelite Fener hala canavar ve hala rakipsiz.

Nudibranch demiştik ya, çıplak solungaçlı demek, bu canlıların arka kısmında görünen tentakül benzeri uzantılar solungaçları, o solungaçlar vasıtasıyla sudan oksijen alıyorlar ve tehlike algılanınca onları kabuklarının içine çekiyorlar. Bir kısmı zehirli alg ve yosunlarla besleniyor, o canlıların zehirini kendi savunmaları için kullanırken bünyelerindeki klorofili de fotosentez yapmak için biriktiriyorlar. Süper verimli ve gelişmiş canlılar yani. Büyüklükleri de bir kaç milimetre ile 40cm arası değişiyor türlerine göre. Yeni bir tür tespit etmek de hala mümkün küçük oldukları için kim istemez mesela kendi ismiyle anılan bir deniz tavşanı bulmayı? Ben isterdim en azından. Evet neyse, konumuza devam edelim. Yazıyorum demiştim ya, hayatımızın son 20 senesinden minik öyküler var yaz yaz bitmiyor. Bir türlü tam olarak kurgulayamadım ama yapacağım azimliyim. Uzun zamandır dalış yapmıyorum, sezon ve sene toplam 26 dalışla bitti.

Yeni sezon ve seneden beklentilerimiz büyük planlarımın içerisinde 10 kilo vermek de var. Hepimize daha güzel bir sene diliyorum ne olur ne olmaz belki başka yazı olmaz bu sene.

Namaste,

Lüfer Hatırası

By , October 17, 2011 9:51 am

Haftasonu oldukça hareketli geçti, Istanbul hudutları içerisinde “Nereden baksan 50000 fersah” kıvamında bir gündü benim için. Her haftasonu gerçekleşen rutin işlerimin dışında bir de bayram kutlaması vardı. Lüfer Bayramı, yıllar yılı sofralarımızın süsü olan Lüfer balığının avlanma boyunun 14cm den 20cm ye çıkarılması ile neticelenen uzun Istanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın Kampanyası sonucunda kazanılmış bir bayram.

Lüfer o kadar güzel bir balıktır ki hem avlaması hem yemesi bu kadar zevkli olan balık neredeyse az bulunur. Istanbullu bilir Lüfer’in nasıl avlanacağını ve tadını, bundan bir kaç yıl önce Ekşi Sözlük bünyesinde Çocukken Lüfer Tarafından Isırılmak diye bir başlık görmüş tüm. Daha sonra bu konuyu Kıpırdama Çekiyorum‘da da ele almıştım. Lüfer çocukluğumuzun bir parçası ve bilinçsiz avlanma, çevre kirliliği ve sanayileşme yüzünden soyu tükeniyor.

Lüfer Bayramı - Bluefish Holiday - 15.10.2011

Lüfer Bayramı oldukça başarılı oldu diyebilirim. Bu bayram kapsamında Istanbul’un eski efendileri eski avları ve balıkları anlattılar, çocuklar lüfer resimleri çizdiler ve boğazın en baba lüferi’ni avlamak için bir yarışma yapıldı. Fındıklı parkı sahilinde yapılan yarışmaya basının da ilgisi büyüktü. Tabii balık avı yarışması aslında sembolik bir olaydı, azıcık balıktan ve balıkçılıktan anlayan herkes bu mevsimde balığın kanal suyu denilen boğazın akıntılarının karıştığı derin sularda olduğunu ve kıyıdan lüfer tutmak için henüz erken olduğunu bilir.

Boğazın En Baba Lüferi Yarışması

Ancak, amaç gerçekten balık avlamak değil Lüfer’e ve onun soyunun tükenmekte olduğuna dikkat çekmekti. Bu sırada bir gün önce gırgır teknesiyle yakaladığı kocaman kofana’yı yarışmaya sunan gırgır teknesi sahibi dostumuz da feveran etmesine rağmen haksızdı. Amaç gırgırcıları engelleyip avı yasaklamak değil, bilimsel araştırmalar sonucu üreme boyu 24cm olan Lüferin daha yumurta dökmeden avlanarak soyunun kurutulmasını engellemek, insanları bilinçlendirmek.

Bu kapsamda yolu bir şekilde denizle kesişen herkesin olduğu gibi internet üzerinde deniz ve balık sevdalılarının oluşturduğu deniz sözlük tarafından bir Lüfer Hatırası programı organize edildi, çok sanatkar bir grafikerin tasarladığı nostaljik bir lüfer hatırası panosu önünde insanlar gelecek nesillere kalacak hatıra fotoğrafları çektirdiler. Lüfer sadece fotoğraflarda ve hatıralarda kalmasın diye avlanma boyunun balığın üreme sınırına çekilmesi gerektiğinden söz ettiler. Bir çok genç insan buz gibi soğuğa ve yağan yağmura rağmen lüferin yanında olmak için oradaydılar.

Lüfer Hatırası – Deniz Sözlük

Sonunda Lüfer Hatırası’etkinliği ve Lüfer Bayramı amacına ulaştı, ana haber bültenlerinde bir süre de olsa insanlara gereken mesaj ulaştırıldı.

Bu arada şunun da belirtilmesinde fayda var, balığın ölçümü kuyruk yayının ortasından yapılmalı, en uzun kuyruk ışınının ucundan başının sonuna kadar değil.

Eğer başarılı olursak artık balıkçı tezgahlarında defne yaprağı, çinekop, sarıkanat göremeyeceksiniz. Sadece Lüfer ve Kofana olacak olması gerektiği gibi.

Sonuçta bu etkinliği düzenleyen Fikir Sahibi Damaklar’a ve Deniz Sözlük oluşumuna çok teşekkür ediyorum.

Darısı, Orfoz’un Orkinos’un başına.

Namaste,

Bir Macro Müptelasının İtirafları

By , October 5, 2011 3:48 pm

Bu gün yazmak istemiyorum, bir kaç fotoğraf karesi koyup gideceğim. Bir nevi “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım” durumu yani. Aslında yazmak istiyorum da nedense gücüm yok kusuruma bakmayın. Hayat bu aralar çok dinamik, yetişme çabam sürüyor, durmayalım düşeriz modunda kürek çekmeye devam ediyorum.

Hermit Crab - Lembeh - Indonesia

 

Keşiş yengeçlerini seviyorum, gerçi bütün canlılar sualtında ekmeğinin peşinde ama keşiş yengeçleri daha bir kalender daha bir gün görmüş hayvanlar. Zaten bu evrim dedikleri acımasız süreçten çıkıp varlığını sürdürebilmek için bütün canlılar seksen takla atıyor.

Denizatı - Hippocampus hystrix - Lembeh

Evet, deniz atları da var mesela onlar da çok güzel canlılar, çok da kırılganlar. Bu hayvanları doğru düzgün fotoğraflamak çok zor mutlaka son dakikada kadrajı, kompozisyonu bozacak bir numara yaparlar bunlar. İlk Lembeh seyahatimde görmek istediğim yaratıklar listesi’nin (wishlist) en tepesinde denizatları vardı. Seyahatin 2. günü toplam 7. dalıştan sonra artık deniz atlarına dönüp bakmaz olmuştum. Her yerde envai çeşit deniz atı vardı.

Pigme Sübye - Pigmy cuttlefish - Lembeh

Fotoğraf sandığını deşelerken bir yandan yazıyorum, kusura bakmayın sakın. Mesela şu üstteki pigme sübye, çok oyuncu bir kardeşimiz 3cm ya vardır ya yoktur boyu. Şimdi bu arkadaş, bu karede örneğin, “Gelme, gelme fena yaparım, gelme dedim bak!” hareketini yapıyor. Tentaküllerin biri göğü biri yeri gösteriyor “Kako i na nebu tako i na zemlji” diyor gibi gibi. Ama RAW çekmenin önemini de anlatıyor aslında, bu fotoğrafı aslında eksik pozlamışım, 1EV kadar düzelttim RAW’dan çevrirken, JPG çeksek bu imkan olamazdı oysa ki.

Juvenile Boxfish - Lembeh - Indonesia

Sonra photoshop bilmek de önemli tabii, misal yukarıdaki fotoğrafta çok küçük ama fotoğrafın kalitesini bana göre olumlu etkileyen bir müdahale var. Sualtı fotoğrafçılığı’nın duayenlerinden Cathy Church sayesinde öğrendiğim bu ufak numara gerçekten çok işe yarıyor. Oldukça da basit tüm fotoğrafa az miktarda Filters > Noise > Dust and Scratches uygulayıp daha sonra History Brush ile sadece konuyu silerek eski haline getiriyoruz, sonra da istediğiniz yöntemle sharpening uyguluyoruz ve hop! Konu arka plandan soyutlanıyor.  Fotoğraf çekip de Photoshop ya da benzeri görüntü işleme programlarını dışlamak malesef imkansız.

Ghost shrimp - Pliopontoni furtiva - Lembeh

Yukarıdaki fotoğrafta görülen karides bir hayalet karides, ghost shrimp, Pliopontoni furtiva, bunlar genellikle bir tür anemonun içerisinde ve çift olarak yaşıyorlar, tehlike geldiği zaman anemonun ağzının içine yerleşiyorlar. İlk gördüğümde anemon karidesi öğle yemeği olarak seçti sanmıştım ama commensal hayatın bir aksiyonuymuş bu. Neredeyse şeffaf olan gövdesi yüzünden düzgün ışıklandırmak kolay değil, kayıtlara geçsin istedim. Yani hayvanı buldun, çök deklanşöre çat, çat, çat değil bu iş. Konuyu bul, yüzerliğini, havanı idare et, güvenlği elden bırakma, konuyu taciz etme, gereğinden fazla oyalanma, adam gibi fotoğraflar çekmeye çalış gerçekten zor zenaat.

Saron shrimp - Lembeh - Indonesia

Son konuğumuz ve kapanışı yapacak olan güzelimiz Saron karidesi, Saron marmoratus, uzun süredir istek listemde olan bir canlıydı, onunla da tanışmak kısmet oldu. Mutluyum. Bu arada şunu farkettim, Macro ve özellikle Lembeh alışkanlık yapmış bende. Dalış düşününce aklıma ilk gelen şey macro fotoğraf çekmek oluyor.
Tedavi falan mı olsam ne?
Namaste,

Venedik’e güzelleme – Ponte dei sospiri yalan olmuş!

By , September 12, 2011 6:16 pm

Venedik bu dünyadaki en güzel ve özel şehirlerden birisi. Bunu sadece ben söylemiyorum, genel kanaat bu şekilde olduğundan yaz, kış, sıcak, soğuk, kalabalık, pahalı demeden insanlar buraya akın akın geliyorlar. Benim de yolum 20 yıldan fazla süren bir aradan sonra bu muhteşem şehre düştü ve çok keyifli bir 3 gün geçirdim. Aşağıda bu seyahatin bazı fotoğrafları ve yaşattıkları rastgele sayıklamalar ve şizofrenik fikir uçuşmaları şeklinde birazdan dökülecek. Yani bu buralardan kaçıp başka bir sayfaya gitmek için son şansınız.

Neyse, bu sene çok seyahat ve az dalışla geçti geçiyor amma ve lakin seyahatlerden aldığımız zevk neredeyse Hitler’in almanlıktan aldığı zevke yakın. (Umut Sarıkaya’nın mu nefis esprisini bilmeyenler google efendi türbesinden gerekli yanıtı alabilirler) Uzunca bir aradan sonra ziyaret ettiğim Venedik yıllarca görmediğiniz birisinin metamorfozu gibi yavaş yavaş ama kararlılıkla devcileyin bir dünya güzelî’ne evrilmişti.

Gelir gelmez atladığımız Alilaguna deniz taşıtı bizi San Marco meydanı iskelesine bırakırbırakmaz sıcak ve rutubete aldırmadan uçakta tutulan bacaklarımızı açmak ve birazcık da olsa ortalığı keşfetmeye başlamak için yürümeye başlamıştık. İlk gözüme takılıp fotoğrafladığım şey bir maske oldu ki bu hiç de garip değil.

A Mask in Venice

Sahilde yan yana sıralanmış dükkanlarda birbirinden güzel bir çok maske vardı, makinede 50mm f1.8 takılıydı ve uzun zamandır sahip olduğum ama kullanmaya fırsat bulamadığım bir lensi kullanıyor olmanın coşkusu damarlarda dolu dizgin dolaşıyordu.

Şehrin tam olarak neresine düştüğünü bilmediğimiz otelimizi arıyorduk ama keyfimiz yerindeydi, Ahlar köprüsü (Bridge of sighs – Ponte dei sospiri) yakınında olduğunu bildiğimiz otelin yönüne doğru ilerlerken yolda bir çok hatıra eşya ve maskeler gördük, maskeler, maskeler, maskeler.

Sonunda epeyce bir yürüyerek Ahlar Köprüsü’ne ulaştık ama burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu, daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz köprü bu sefer yalan olmuştu. Dış cephe restorasyonu için Dük’ün Sarayı ve Zindan fasadlarına kurulan iskelelerin yüzeyi zevksizlik abidesi bir şekilde bir kozmetik şirketinin reklamıyla kaplıydı. Ben o şirketin yerinde olsam o şekilde bir reklamla anılmak istemezdim ama başkalarının reklam anlayışı ile bizimki farklıydı.

Bir süre durup bekleyerek Dük’ün Sarayı’nda yargılanan suçluların mahkumiyet yerleri olan Zindan’a (I Piombi) gitmeden önce geçip dışarıdaki hayatın ve Venedik’in güzelliğine bakarak iç geçirdiği köprü olan (olduğu iddia edilen diyelim) Ahlar Köprüsü kapitalizm denilen musibete meze yapılmıştı resmen. Burada manzaranın sefilliğini gören bazı dışarıdaki turist tayfasının ahları duyuluyordu.

Maskeler demiştim değil mi? Evet maskeler, venediklilerin sadece karnaval zamanları değil tanınmadan bir takım işler çevirmek istedikleri her zaman taktıkları bu maskeler sanki bu şehirle özdeşleşmiş ve son derece ince bir işçilikle dekore edilmiş örnekleri var.

Masks in shop windows

Evet, maskeler bir yanda dursun, köprünün üzerinden kaldığımız oteli görebiliyorduk ama bu oraya hemencecik ulaşabileceğimiz anlamına gelmiyordu tabii. Bu gerçeği anlamamız daracık sokaklarda geçirdiğimiz 20 dakika sonra tamamen ters yöne gittiğimizi anlamamızla başladı.

Mantıklı insanların yaptığı gibi bir harita edindik hemen, bu arada bu şehri gezmek isteyenlerin hafif bavul ve çantalar seçmesinin gerektiğini bildiğimiz için şanslıydık, aksi taktirde elimizde devasa bavullarla bu sokaklarda ilerlemek kabus olabilirdi bizim için.

Evet, haritayı edindiğimiz dükkandaki yardımsever amcanın da yardımıyla doğru yoldan yürüyerek, köprüler geçip ara sokaklardan kıvrılarak hedefimize doğru ilerliyorduk. Bu arada bendeniz sokak aralarında karşıma çıkan ilginç şeyleri fotoğraflıyor ve etrafıma ayran budalası edasıyla bakıyordum.

Bu eskisinin tam tersi yöne doğru yaptığımız manevra bizi hedefimize oldukça yaklaştırmıştı. Aklımızdan o an için silinen ama daha sonra defalarca görüp her seferinde küfürler ettiğimiz Ahlar Köprüsü’de geride kalmıştı tabii. Nasıl göründüğünü şurada görebilirsiniz.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü

Bu arada fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabiliyorsunuz haberiniz olsun dedim. Sokaklarda biraz daha yürüdükten ve enerjimizi neredeyse tamamen bitirdikten sonra aslında hiç de uzak olmayan otelimize ulaştık. Odamıza yerleştik, ona tertemizdi ve hafif, hafif, inceden , inceden limon kokuyordu.

Eşyaları bırakıp kendimizi sokağa attık bu arada o gece yapılacak olan La Traviata için Teatro La Fenice’ye bilet ayarladık. Biz biletleri altıktan sonra respsiyon görevlilerinin zafer kutlamalarını ise umursamadık çünkü son dakika ayarlamaları hiç bir memlekette ucuz olmazdı.

Gösteri saat 19.00′da olduğundan epeyce vaktimiz vardı, San Marco meydanına çıktık ve turistlerin, sevgililerin, seyyar satıcıların ve güvercinlerin farklı danslarının birbiriyle etkileşimini seyretmeye daldık. Meydanın üç tarafında kurulu masalara hizmet eden 3 farklı orkestra italyan ezgileri ve caz namelerini seslendiriyordu.

Bu süper meydan yiğidin harman yeriydi bu şehirde, her türlü fotoğraf çeken insan, aşık çift, uzak doğulu turist, ekmek peşinde güvercin ve kafe müşterisi buradaydı. İşte bu meydanda bizler Tirami su denilen tatlının rastgele ıslatılmış kedi dili, şeker, likör ve kahve kombinasyonu olmadığını öğrendik.

Burada 2 saniye durup yurdumda Tirami su yapan, yaptığını zanneden kişi, kurum ve kuruluşlara iki çift laf etmek istiyorum. YAPMAYIN CANIM KARDEŞİM!! YAPMAYIN! BECEREMİYORSUNUZ!! HOBİ OLARAK BİLE YAPMAYIN!. Çünkü yalnız ve güzel ülkemizde bize Tirami su diye kakalanan nesnenin burada yediğimiz nefasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir malzeme israfı olduğunu anlamıştık ve hayatımız artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Neyse ama bu başka bir hikayedir. Zamanı geçirmek için ayaküstü yediğimiz yemek bile Istanbul’da yedirdikleri İtalyan Yemekleri’nden farklıydı. Ama normal olanı da bu sanırım. Burada Tirami su aldatmacasını affettiğimi sanmayın.

Pigeons - Columbini - Las Palomas - Göğercinler

Etraftaki kalabalık meydanı çevreleyen cazibe merkezleri arasında karıncalar gibi koşuştururken bazıları da güvercinleri (yasak olduğu NAL kadar harflerle yazılı olmasına rağmen) beslemekle meşguldü. Güvercinler de bu durumun tadını doyasıya çıkartarak sağa sola uçuşuyor ya da aceleci hareketlerle koşuşuyorlardı.

Bir kaç kare fotoğraf çektik, sonra sahile doğru yürüdük ve akşam opera için giyinip hazırlanmadan önce gelen geçenleri seyre daldık, hava güneşliydi ve hafif bir meltem estiriyordu ki değmeyin keyfimize.

Meydanın deniz tarafından girişinde bulunan yüksek iki sütun üzerinde Venedik’in iki simgesi olan San Marco’nun aslanı ve Savaşçı/Aziz St. Theodore’un heykeli yer alıyordu. St. Theodore heykeli ejderhayı mızrağıyla yendiğini gösteriyordu, bu ejderha yenme işi ilk olarak St. George ile başlamış ve daha sonra başkalarının da ejderhaları yendikleri tasvir edilmiş. Burada kastedilen ejderha ise kanlı, canlı, ateşli bir ejderha değil de içsel bir ejderha, yani insanın içsel  ihtirasları, dünyevi arzuları aslında.

Neyse, daha sonra o sıralar zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’nun etkisinden çıkmak için tü kaka edilen St. Theodore’un yerini incil’in yazarlarından birisi olan ve kendisine bir meleğin görünerek “Pax tibi Marce, evangelista meus” barış seninle olsun Marco, evangelistim benim dediği rivayet olunan San Marco seçilmiş ve hem Bizans’tan hem de ilerleyen zamanlarda Papalık’tan bağımsız kalmanın yolu bulunmuş. San Marco’nun da kemikleri ölümünden sonra kaçırılarak Venedik’te gömülmüş ve kehanet tamamlanmış.

Evet, öte yandan meydandaki insanları seyretmek bir süre sonra insanı oldukça yoruyor söylemedi demeyin. Oyunun sergileneceği saate az bir zaman kala otele dönüp hazırlanmaya başladık. La Traviata, Guiseppe Verdi’nin önemli eserlerinde birisi ve ilk defa Venedik’te La Fenice tiyatrosunda sergilendiği için oyunun ayrı bir önemi var. Gerçi ilk sergilendiğinde seyircinin ıslıkları ve protestosu ile karşılaşmış ve başarısız olmuş ama bu başarısızlığın rollerin dağıtımından kaynaklandığı daha sonraki başarılı performanslarla ispatlanmış. La Fenice tiyatrosu, otelden 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde ve oldukça güzel bir salonu var. Opera için gelen şık şıkırdım insanların arasında meydanda LED ışıklı uçan oyuncaklar satan ya da dünyaca meşhur markaların çantalarının kopyalarını sudan ucuza (göreceli olarak) satan afrikalı abiler dolaşıyorlar.

Oyun, benim açımdan hayal kırıklığı değil ama bir Alex de değil! Prag’da seyrettiğimiz performans çok daha güzeldi. Modern zamana uyarlanan opera eserleri bende doğrudan “Hadi len!” refleksini tetikliyor ve konsantre olamıyorum.

Oyun bitimi, daracık ara sokaklardan geçerek artık konumuna alıştığımız otele doğru yola koyuluyoruz, gece vakti ıssız sokaklarda yürürken sürekli tetikte olan bizler seyahatin sonunda bu duruma alışıp Istanbul refleksini geride bırakıyoruz ama uzun sürmüyor tabii. Acaip bir şehir, ambulanstan, polise her kes tekne kullanıyor, ne araba, ne bisiklet hiç biri yok. Ya yürüyorsunuz ya da kanalları kullanıyorsunuz.

 

Gondollar - Gondolas

Gündüz vakti kanalları turalayan onlarca güzel gondol da bir yerlere bağlanmış sabahı bekliyorlar. Gondolcu esnafı anladığım kadarıyla şirketlere bağlı olarak çalışıyor, pazarlığa tabii bir tarifeyle uzun ve kısa turlar yapıyorlar ve hava karardıkça fiyatlar artıyor.

Nedense bana İzmir Fuarı ve Kordon civarındaki faytoncuları hatırlattılar ve bana mı denk geldi bilemeyeceğim ama ağızlarında bir avuç leblebi varmış gibi garip bir tınıyla italyanca konuşuyorlar.

Nereden bineceğiniz de gondol tecrübesini etkiliyor tabii, iç kanallardan binip, Wagner, Canasova gibi ünlü insanların evlerini görebiliyorsunuz. Zaten bu şehirde sürekli yukarı, aşağı , sağa, sola bakmakla geçen zamanımız gondol üzerinde bir de fotoğraf çekmek dürtüsüyle iyice zorlaşıyor.

Bazı gondollarda ayrıca akordeon çalan ve şarkı söyleyen tenor amcalar var ki onları takip edip müziği beleşe getirmek de ayrı bir zevk.  Gondolcu’nun ingilzce aksanı bir süre sonra zihninizi pirüpak yapıyor beyin yıkamak gibi bir etkisi var, bazılarının da gereğinden fazla yavşayabildiğini (gondolcunun katlanılabilir yavşaklık sınırı için bir standart yok) de gözlemledik.

Bu arada buraya kadar okuduysanız, soluklanın, yazı Manas Destanı formatına girmiş almış yürümüş, haberimiz yok (1353 kelime olmuş hey de hey hey), isterseniz yarın devam edin ama ben yazmaya devam edeceğim. Displinli biriyim. Gündüzleri bu gondolların kanallarda oradan oraya giderken ki görüntüsü o kadar güzel ki kaç kere seyrederse seyretsin insan durup bakmaktan kendisini alamıyor.

Gondolas in channel - Kanalda gondollar

Evet, bu arada ilk günümüz nihayete eriyor ve ertesi sabah yorgunluktan uyuya kalıp kahvaltıyı kaçırıyoruz ama sorun yok, Venedik bizim nasılsa, sokağa atıyoruz kendimizi, San Marco meydanı’na çıkıyoruz, katedralin önünde devasa bir kuyruk var o yüzden Rialto köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprü son derece güzel ama güneş de yakıcı dolayısıyla fazla oyalanmadan ara sokaklara karışıp San Marco’ya dönüyoruz, buraya gece geleceğiz. Bu arada öğle yemeğinde mücessem bir kazık yiyerek hayatın gerçekleriyle tekrar yüzlaşiyoruz ama olsun demek racon böyleymiş (Hesap + Kuver + Servis Triadı) diyoruz.

San Marco meydanında Dük’ün sarayına atıyoruz kendimizi, ihtişam, debdebe, paranın ve diplomasinin gücü her yere sinmiş. Özellikle haritalar inanılmaz etkileyici, Onlar meclisi’nin toplantı salonları ve gizli geçitler de öyle.

Gücü elinde tutanlar kendi egemen sınıflarını ve baskı mekanizmalarını otomatikman kuruyorlar, bu dünyanın her tarafında aynı sanırım. Burada aslan ağzı dedikleri sistemi kurmuşlar, duvarlardaki aslan ağzı şeklindeki açıklıklara isimsiz pusulalar atarak vatandaş birbirini jurnalliyor. Vergi kaçağı için ayrı kutu var, vatana ihanet için ayrı kutu hepsine onlar konseyi bakıyor ihbarların.

Enteresan bir sistem. Senato salonları ve yaşama alanları oldukça lüks olan saray zindan kısmına Ahlar Köprüsü ile bağlanıyor daha önce dışını gördüğümüz bu köprünün içinden geçerek zindana giderken görüntünün o kadar şiirsel olmadığını düşünüyorum.

Lion's Mouth - Aslan Ağzı

Şu fotoğrafta bir aslan ağzı var, yazıdan çözdüğüm kadarıyla saklı anlaşmaları ve vergi kaçaklarını ihbar etmek için, arkasında bir kutu var ve kapağı doğrudan Onlar Konseyi’nin toplantı odasına açılıyor. Gelen ihbar anında değerlendirilip karara bağlanıyor.

Sistem uzunca bir süre korku salmaya devam ediyor bu şekilde. Bu arada bu insanların 1600 lü yıllarda 53 metre boyunda ve 25 metre genişliğinde, tavan yüksekliği 12 metre olan bir senato salonu yaptığını ve bu salonda bir tek kolon bile olmadan bu açıklığın geçildiğini söylemiş miydim?

O devirlerde birilerinin lale yetiştirip alem yapmakla meşgul olduğunu da düşünürsek derin düşüncelere dalabiliriz o nedenle iyisi mi boşverelim bunları efendim. Boşverin lale devrini, rönesansı vesaireyi.

Sarayın içinden geçilen zindan gerçekten zindanlığın hakkını veriyor, nemli, karanlık ve bazı hücrelerde ayakta bile durulamıyor. Amacına uygun bir bina, bu arada meşhur Giacomo Casanova’nın bu zindana atılıp sonradan buradan kaçmayı başardığını da ekleyelim meraklısı okur belki maceralarını diye.

Evet, Ahlar Köprüsü’nün iki taş parmaklıklı penceresinden sözümona dışarıya bakıp ah çeken, inleyen mahkumların götürüldüğü zindan oldukça kötü bir yer ( I Piombi) ancak köprünün inşaatı zindanın kullanım süresinin neredeyse sonuna denk geldiği için bu iç çekme, ağlama hikayesi romantik bir söylentiden ibaret sanki.

Görülen manzara da şöyle bir şey, iç geçirmek için braz daha fazlası görülebilirdi sanki, şu anda sadece o korkunç cephe kaplaması iç geçirtiyor insanlara.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü - Inner view

Bu arada, turumuz da neredeyse sona eriyor ve tekrar San Marco meydanına kendimizi atıyoruz, hava serinlemiş ve kalabalık bir nebze azalmışa benziyor, insanlar el ele koşturuyorlar, gülüyorlar, hayat devam ediyor.

Bu arada her zamanki lens seçme saçmalığımı burada da yaparak zamanında bir antikacıdan aldığım Tokina 25-55 f3.2-5.6 lensi buraya da getirmişim, D300 gövdeyle tamamen randomize bir uyum gösteren bu hurda parçası Lomografi lezzetini D300 ile yaşatıyor.

Buradan akşam dönmek üzere sözleştiğimiz Rialto köprüsüne doğru yola çıkıyoruz, akşam yemeği için ara sokakların birisinde minik bir lokanta bulup bu sefer kazık yemeden karnımızı doyurup yavaş ama tadını çıkara çıkara Rialto’ya ulaşıyoruz.

 

Rialto Bridge – Rialto Köprüsü

Gece de kalabalık, ama biraz daha kabul edilebilir bir seviyede diyebiliriz ve Grande Canale’ın harika bir görünümü var. Fotoğraf çekiyoruz, balık lokantalarının vitrinlerindeki tanıdık yüzlerle (pavurya, dil balığı, ıstakoz, langusta, sinarit) selamlaşıyoruz. Manevi huzurlarında saygı duruşunda da bulunuyor olabiliriz tabii nasıl düşünürseniz öyle. Bu arad kanal kenarlarında genç insanlar şarap içerek oturup mehtabı seyrediyorlar. İnanılmaz ama gerçek, kimse kimseyi bu nedenle bıçaklamıyor.

Neyse, yorgunluk ve şarap ağır basıyor, son bir bira alıp bir yandan onu yudumlarken diğer yandan yavaş yavaş otele dönüyoruz. Artık şehrin neresinde olursak olalım alıştığımız bir disiplinle otelin yolunu bulabiliyoruz ve bu çok hoş.

Yarın son günümüz ve aklımızda bir çok plan var yapılacak. İyi bir uyku için yatağa kendimizi atmadan önce sicilya armutları’nın bir halta benzemediği konusunda bir fikir sahibi olacak kadar yiyoruz.

 

Şimdilik 2057 kelime ile yazıyı buraya park edelim, yarın biraz daha kısa bir devam yazısıyla son bulacak maceramız.

Namaste,

 

Tutku – Passion

By , August 23, 2011 12:33 pm

Öncelikle bir uyarıyla başlayayım, yazı tahminimden uzun ve fazlasıyla kişisel, canınız sıkkınsa, vaktiniz azsa, insanların ahkam kesmesinden hoşlanmıyorsanız vakit varken geri dönün.

Otherwise, Please proceed but do not forget that you have been warned:

Bir işe tutkuyla bağlı olan insanları hep kıskançlıkla karışık bir taktir duygusuyla izlerim. Öylesine bir tutkudur ki o, söz konusu kişinin yaptığı işleri izlerken yavaştan sizi de sarıverir. Büyülenmiş gibi izlersiniz yaplan gösteriyi. Bir şeyi, her ne olursa olsun, izleyiciye soluğunu tutturarak izlettirebilmek -eğer tanrı vergisi korkunç bir yeteneğiniz yoksa- neredeyse her zaman adanmışlıkla ve uzun zaman süren çabalar sonucunda olabilir.

Shotokan Karate’nin büyük ustalarından Taiji Kase Sensei bu olaya güzel bir örnektir. Dış görünüş olarak bir karate ustası olmaktan fersah fersah uzaktır ilk izlenim olarak fırıncı, balıkçı, bankacı, manifaturacı diyebilirsiniz görünce. Ancak Kase Sensei gerçek anlamda bir karate ustası. Filmlerde gördüğümüz yıldızlar gibi tekmeleriyle gökyüzünden yıldızlar indirmiyor. Kata yaptığı zaman bir Luca Valdesi değil ama öyle bir enerjisi ve adanmışlığı var ki saniyesinde sıradan birisi ile karşı karşıya olmadığınızı anlıyorsunuz. Sürat ve tekniğin birleşimiyle bir cins yırtıcı hayvan gibi zarif ve tehlikeli.

Buraya kadar yazdıklarım garip gelmesin, burası dünya gezegeni ve bizler bu gezegende birbirimizi öldürmeyi sanat haline dönüştüren bireyleriz. Varoluşun gereklerinden birisi de kendini savunmayı öğrenmek. Kase sensei bu anlamda gerçek azmin ve adanmışlığın simgelerinden, tıpkı Mikio Yahara Sensei gibi. Bu isimlerin neden bu kadar etkileyici olduğunu şunu ve şunu seyrederek anlayabilirsiniz. Bu örneklerde elbiselerin kat kat sesi, abartılı hareketler, gereksiz gösteriler yok, saf ve temel karate var. Örneklerim fazla karate spesifik olduysa adanmışlığa başka örnekler de verebilirim.

Örneğin Igor Presnyakov, bu adamın akustik gitar çalarken yaptığı işi dünyann en basit işiymiş gibi göstermesinin hastasıyım. Peluş bir oyuncağı mıncıklar gibi solo atıyor ama yaptığı işte robotumsu bir mekanik beceri söz konusu değil, ruhu var adamın. Oysa daha genç ve belki de daha yetenekli Sungha Jung namında bir koreli bebe var, acaip gitar çalıyor ama ünlü türk düşünürü Mustafa Sandal’ın dediği gibi “Malesef ruhu yok”. Belki zamanla olur çocuğa haksızlık etmeyelim tabii, ama Igor baba kalbimde müstesna yere sahip.

Bu örneklerde anlatmaya çalıştığım adanmışlığı hangi iş konusunda gösterirseniz gösterin -eğer yetenek konusunda da birazcık nasibiniz varsa- başarılı olmanız oldukça mümkün. Peki buraya nereden geldik? Aslında bahsetmek istediğim şey sualtı fotoğrafçılığıydı. İşte tam da bu noktada bir nefes alıp devam ediyorum, bendeniz sualtı fotoğrafı çekmeyi çok seviyorum. Bu konuda en mutlu olduğum zamanlar birilerine sualtı ile ilgili bir şey anlatırken ya da birilerinin anlattığı bir hikayeyi dinlerken denizde ya da deniz kıyısında olduğum zamanlar. En mutsuz olduğum zaman ise birilerinin yaptığım işin değersiz bir burjuva hobisi olduğunu söylediği zamandı.

Şimdi şuracığa bir fotoğraf koyayım hemen aşağıya, sonra devam edeceğim kaldığım yerden.

Zebra Urchin Crab - Zebrida adamsii

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraftaki bir Zebra Deniz kestanesi Yengeci – Zebra Urchin Crab – Zebrida adamsii, Lembeh – Endonezya’da çekildi. Siz fotoğrafın küçük olduğuna bakmayın üzerine tıklayınca daha büyük halini görebilirsiniz. Zebra Deniz kestanesi Yengeci enteresan bir canlı, zehirli bir deniz kestanesi olan Fire Urchin’lerin üzerinde yaşıyor ve çiftler halinde bulunuyorlar.

Bu deniz kestaneleri de normalden biraz daha derinlerde -35 metre ve daha derin- bulunuyorlar. Ancak asıl amacımız bu canlıyı fotoğraflamak değil elbette aynı deniz kestanelerinin üzerinde Coleman karidesi diye adlandırılan çok fotojenik bir karides türü bulunuyor. Bizim asıl amacımız da işte bu Coleman karidesi denilen serdengeçtiyi fotoğraflamak bu nedenle ben ve rehber arkadaşım -ki daha önceki yazılarda bahsetmiştim hakikaten haza süpermen bir insan kendisi- dalışımızı göreceli olarak  derin dalış şeklinde planlıyoruz.

İkimiz de Nitrox dalıyoruz o nedenle dip zamanlarımız hava ile yapılan dalışlardaki kadar kısa değil, ancak o derinlikte yukarıda dekompresyon beklemesi yapmadan kalabileceğimiz süre de oldukça kısıtlı (yaklaşık beş dakika kadar). Dolayısıyla planımız şöyle, doğrudan derine iniyor bulabildiğimiz tüm deniz kestanelerinin üzerini araştırıp eğer karidesi bulursak fotoğraflıyor ve dekompresyon beklemesi yapmak zorunda kalmadan yükselişe geçiyoruz.  Bu plan çerçevesinde dalışa başladık, 35 metre civarında bulduğumuz tüm deniz kestanelerini bızıklıyoruz üzerlerinde bir çok canlı var ama Coleman karidesi henüz yok. Ben 5 deniz kestanesini eledikten sonra rehber arkadaşım kendisinin baktığı yedinci kestanede bir adet Coleman aridesi buluyor. Geçen sene aynı rutini yaparak aramamıza rağmen bir türlü bulamamıştık.

Fakat deniz kestanesi üzerinde sadece Coleman karidesi değil iki tane de Zebra Deniz kestanesi Yengeci var ve sürekli sağa sola oynayıp kadrajı bozuyorlar. Bu arada süre azalıyor, dalış bilgisayarı gıdaklamaya başlıyor, “yüksel, yüksel, sığlığa çık, bak keseceğim faturayı” diye gıdaklıyor. Sonunda şu kareyi çekebiliyorum, yavaş yavaş yükselişe geçiyoruz.

Coleman shrimp - Periclimenes colemani

 

 

 

 

 

 

 

 

Dalış bilgisayarının gıdaklamaları da kesiliyor, 5 metrede 5 dakika dekompresyon beklemesi veriyor ama çok ağır bir ceza değil bu, yavaş yavaş yükseldiğimiz ve yol üzerinde karşımıza çıkan canlılarla ilgilendiğimiz için derin dekompresyon beklemeleri yaparak bu süreyi eritiyoruz. Dalışın sonunda artık emniyet beklemesi dediğimiz 5mt – 3 dakika süren beklemeyi yaptığımız sırada kumluğun üzerinde dolaşan Beyaz suratlı eşek arısı balığı’nın da bir kaç kare fotoğrafını çekip dalışı bitiriyoruz.

Whitefaced waspfish - Rhichardsonichthys leucogaster

Daha gün sona erene kadar yapılacak 3 dalış daha var, kanda azot, ciğerlerde hava, elde kahve bardağı tekne dalış merkezine doğru süratle yol alırken gökyüzünde süzülen balık kartalını görüyorum. 78 dakika süren bu dalışın sonunda geçen seneden kalan bir ukdeyi daha rafa kaldırıyoruz.

Dalmayı ve fotoğraf çekmeyi tutkuyla sevdiğim için kendimi mutlu addedebilirim tutkumun hakkını verebilecek kadar başarılı olabilmek için ise çok ama çooook çalışmam gerek, yazının kapanışını ise en başta bahsettiğim Sensei Taiji kase’nin bir sözüyle yapmak istiyorum :

‘Karate is like trying to start a fire with wet matches, after a few attempts you might get the odd spark, but if you are patient enough you will get a fire that lasts forever.’

‘Karate ıslak kibritlerle ateş yakmaya çalışmaya benzer, bir kaç denemeden sonra arada bir iki kıvılcım çıkarabilirsiniz ama ancak yeterince sabırlı olursanız sonsuza kadar sürebilecek bir ateş yakabilirsiniz’

Bu sözde geçen Karate kelimesini istediğiniz uğraş ile değiştirebilirsiniz.

Sağlık ve mutlukla, selametle, devletle efendim.

Namaste,

Değişiklik

By , August 15, 2011 12:31 pm

Yakın zamanda kısa ancak yorucu bir Amerika seyahati yaptık, 4 şehir gördük, 3 uçak ve 2 tren yolculuğu yaptık. Uzun zamandır görmediğimiz dostları görme şansımız oldu bir kısmını da görmek isteyip göremeden döndük malesef. Aşağıdaki fotoğraflar bu seyahatin izlenimleri ve herhangi bir önem sırası ya da ayrıcalık olmadan birazdan burada arz-ı-endam eyleyecekler. Her zaman sualtı yazacak değiliz ya bu sefer de böyle olsun ey okur.

Best Friend - Freedom Trail - Boston MA

İlk fotoğraf Boston – Massachusets – Freedom Trail dedikleri gezinti yolundan. Amerikan tarihi için önemli bir çok hadisenin geçtiği bölgeyi yürüyerek dolaştığınız bu güzergahta fotoğraftaki amcanın kırmızı ayakkabılarına ve köpeğine tav oldum. Bu arada en çok beğendiğim şehir de Boston oldu, birincilik telini izninizle Boston’a veriyorum. İki gün burada debelendikten sonra bir trene koyulup Providence – Rhode Island’a yola koyulmuştuk bile, kızımızı üniversiteden almak gibi önemli bir misyonumuz vardı.

Korean War Memorial - Providence - RI

 Trenden indikten sonra bir süre sağda solda dolaştık ve ders saati bitene kadar zaman öldürdük, sonra College Hill denilen tepeye tırmanarak üniversite avlusunda beklemeye başladık. Yol üzerinde Kore şavaşında ölenlerin anısına yapılan anıtı gördük, soluklanmak için beş dakika dururken yerde döşeli tuğlalarda yazan isimleri ve kaderlerini inceledik. O zavallılar sonlarının Providence’ta bir parkta yere çakılı bir tuğlaya kazınacak bir isim olacağını bilseler taa buralardan kalkıp Kore’ye giderler miydi acaba? Neyse, yolumuza devam ettik ve üniversite avlusuna ulaştık. Hava güzeldi ve sincaplar ortalıkta fink atıyordu. (Türk sincapları olsalar cirit atarlardı oysa Amerikan sincapları fink atmayı tercih ediyorlar. Bilmeyenler için ise Fink buralarda atılabilen bir şey). Bu sincapların akrabaları bir gün önce Harvard Üniversitesi’nin bahçesinde halay çekiyorlardı. Neyse daha ders saatinin bitmesine çok vardı ve zamanı etraftaki gençleri gözlemleyerek geçirdik. Bir süre sonra beklenen buluşma gerçekleşti, arkasından uzunca bir zamandır Providence’ta yaşayan dostlarımızı da ziyaret ettikten sonra Boston’a döndük bir sonraki macera yarın başlayacağı için erkenden yatmak gerekiyordu.

Hogwarts and Hogsmeade - Orlando FLA

Ertesi sabah bir uçağa atlayıp doğruca Orlando, Florida’ya yollandık çünkü öyle yapmamız gerekiyordu ve aklıevvel tüm insanların Ağustos ayında Florida hudutlarından çıkmalarına aldırış etmeden cesurca bir aldırmazlıkla kendimizi Orlando’da buluverdik. Hava cehennem gibi sıcak olmasından başka tamamen random bir şekilde yağan ve süresi belirsiz yağmurlar maceramızı başka boyutlara taşıyordu ama kararlıydık. Kissimee’de göl kıyılarında dolaşacak timsahlara selam söyleyecek Universal Studios’u karış karış gezecektik. Sayılı gün çabuk geçiyor dostlar, zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz Hogwarts ve Hogsmeade atraksiyonlarının tadı damağımızdan silinmeden başka bir sabah erkenden kalkıp bizi New York’ a götürecek olan uçağa kurulmuştuk bile.

Too many instructions - New York NY

Isınamadığım tek şehir New York oldu, sanırım çok yaşlıyım burası için. İlk gün gökdelenlere bakmaktan boynum ağrıdı ve her tarafı sarmış olan trafik işaretleri ve insan kalabalığı resmen boğdu beni. Sabah dokuzda şehre ulaşmıştık ama otel odası saat 15.00 te boşalıyordu ve eşyaları otele bırakıp sokaklara dökülmekten başka yapacak bir şey de yoktu. Bu durum bolca gökdelen fotoğrafı çekmeme sebep oldu. Amerikalıların da çocuklarıyla ilgili dertleri varmış ve onları anlatan t-shirtler yapmışlar.

Complaining - New York NY

 Sokaklarda amaçsız bir şekilde yürümenin zevki kendisini yorgunluğa bırakmaya başlamıştı ki çift katlı hop-on  / hop off tur otobüslerini ve onları komisyon karşılığı pazarlayan Senegal’li kardeşlerimizi gördük. Otobüse kurulduk ve rehberin binalarla ilgili gerçekten ilgi çekici sunumunu dinleyerek Manhattan’ı turlamaya başladık.

Stairway to Heaven - New York NY

Değişik binalar, değişik fasadlar, değişik dokular sunuyordu şehir bize bu arada bu seyahat için yanıma aldığım eşimin kamerası Olympus Micro 3/4 E-PL1 hiç fena bir kamera değil diye düşündüm birden. Rehber abla binalarla ilgili gerçekten ilginç şeyler anlatıyordu.

Facade - New York NY

İki saatlik bu otobüs yolculuğu sırasında bir sürü ilginç şey öğrendim ve unuttum. Tura katılmadan Broadway’de Chicago müzikaline bilet almıştık ve sabah 4.00 ten beri ayakta olduğumuz için artık iyice yorulmuştuk. Trump Tower civarına geldiğimizde makinenin şarjı bitti aşağıdaki kareyi çekip makineyi kapattım.

Monolith - New York NY

Otobüs başlangıç noktasına geri döndüğünde odamız hazırdı, akşamki oyuna kadar güç topladık. Sonrasında oyunu seyrettik gerçekten inanılmazdı ve salon neden tıklım tıklım dolu anlaşılıyordu.

Şimdilik bu kadar, bir sonraki yazıda Türk’ün B&H Photo Video ile imtihanı var a dostlar.

Namaste,

Küçük güzeldir?

By , July 21, 2011 10:52 am

Aslan balıklarını severim. Her ne kadar gece dalışlarında fazlaca samimi olmaya meyilli de olsalar bir kere güzeldir Aslan balığı. Bir çok farklı türü olan bu balıkları gündüz vakti resifin üzerinde tembel tembel dolaşırken gece vakti de avlanırken görürsünüz. Son derece başarılı bir avcıdır ve zehirli dikenlerinden dolayı fazlaca rahatsız edeni de yoktur. Güney kızıldeniz’de bir gece dalışı sırasında fenerlerimizin ışığına gelerek atrafımızı saran aslan balıklarından fenerimi Kanije Müdafaası filminde Dr. Fahrettin Cüreklibatur’un düşmanlara saldırması misali bir gürz gibi sallayarak kurtulmuşluğumuz vakidir.

Ancak, mekan Endonezya – Lembeh olunca neredeyse hiç bir canlı aynı değil her şey evrilmiş ve ortama uymuş ve buna aslan balıkları da dahil. Buradakiler Pterois volitans gibi babaçko değiller.

Shortfin lionfish Dendrochirus brachypterus

Fotoğraftaki gibi daha küçük ve daha şirin buradaki aslanlar. Öyle yüzgeçlerini savura savura eski zaman külhanbeyleri gibi naralanarak gezmekten ziyade küçük ve ekonomik hareketlerle siyah volkanik kumun üzerinde hareket ediyorlar. Fotoğraflaması göreceli olarak daha kolay ve renk- desen olarak da büyük akrabalarından daha güzeller.

Shortfin lionfish Dendrochirus brachypterus

Kırmızı hahverengi çizgili yüzgeçleri flamenko dansçılarının kıyafetlerini andıran bu balık çok renkli ve güzel fotoğraflar verebiliyor. Bana göre fotoğraf çekerken gölgelerden de yararlanmak için bir flaşın gücünü azaltmak ya da konumunu balığın arkasına gelecek şekilde değiştirmek fotoğrafa daha dramatik bir hava katabiliyor.

Bünyemdeki azot yavaş yavaş sistemi terk ederken bayram tatilinde yapacağımız dalışların hayalini kuruyorum.

Namaste,

Banggai Cardinalfish

By , July 8, 2011 9:53 am

Merhaba,

Şu şarkıyı dinleyerek başlıyorum bu yazıya, şarkı Moskva-Odessa Vladimir Vysotsky’nin sevdiğim şarkılarımdan birisi. Vladimir Vystostky sevdiğim rus ozanlarından biri tıpkı Okudzhava gibi Rosenbaum gibi. Bu şarkıları sevmek için rusça bilmenize gerek yok gerçi bilseniz daha da süper olur ama o kadar insani duygularla yazılmış şarkılar ki bunlar anlamasanız da size bir şeyler hissettirirler. Bazı zamanlar hayatımın azımsanmayacak bir kısmını geçirdiğim o soğuk ülkeyi özlüyorum hele şimdi tam da o zamanlar başımdan geçenleri yazmaya başlamışken eski dostları ve anıları hatırlayıp hüzünlenebiliyorum aptalca.

Neyse, Endonezya’dan döneli fazla olmadı sağ elimdeki hydroid yarası daha iyileşmedi dolayısıyla henüz kurumuş sayılmam ve bu gün sualtı konuşmak istiyorum geçmişi yad etmek değil. Bu seyahatte bir çok şaşırtıcı şey gördüm sualtında, bir sürü nadir ve hayranlık verici canlı ile karşılaştım (işte tam bu anda sanki bir kaşif edasıyla yazdığımı farkedip yazıdan nefret ediyorum ama kusuruma bakmayın) daha önceden çekmeyi planladığım canlıların da bir çoğunun iyi kötü fotoğrafını .çekebilme şansım oldu. Mesela geçen seyahatte ilk kez gördüğüm Mantis karidesinin (Peacock Mantis Shrimp – Odontodactylus scyllarus) şu fotoğrafını çekebildim.

Peacock Mantis Shrimp - Odontodactylus scyllarus - Eye detail

Bu canlının öylesine gelişmiş gözleri var ki bakışından kaçabilmek imkansız her iki göz de bağımsız olarak farklı farklı noktalara ve aynı anda birden fazla noktaya odaklanabiliyor. Bu canlının göz yapısı ve polarize ışığı görebilmesini inceleyen bilim insanları bu sayede yeni veri saklama yöntemleri geliştirmeye çalışıyormuş. Bu sefer bu canlıyı hem fotoğraflamayı hem de video görüntülerini çekmeyi başardım bir ara onları da göstereceğim. Ama asıl konumuz bu değil.

Konumuz Banggai Kardinal Balığı – Banggai Cardinalfish – Pterapogon kauderni, akvaryum ticaretinde çok tercih edilen bir cins olan bu balık aslında Endonezya’nın Banggai adasında endemik bir tür olarak yaşamakta iken akvaryum tacirleri tarafından bir şekilde Lembeh boğazı’na salınıyor asıl yaşam alanının 400 mil kuzeyine ve bu hareket sonucunda orada bulunan anemon balıklarını sindirerek kendisine bir yer ediniyor.  Korunması gerekli canlılar listesindeki bu balığı hayatının çeşitli evrelerinde değişik hayatta kalma stratejileri izlerken görmek mümkün örneğin ufak tefek yavrular deniz kestanelerinin dikenleri arasında düşmanlarından korunuyorlar.

Banggai Cardinal Fish Babies among Urchin Spikes

Bu fotoğraf şekil 1 A tadında oldu ama devam edelim, bu balıklar büyüdükçe anemonların arasında yaşayarak hayatlarını sürdürüyorlar. Güzel bir balık ve fotoğraflaması da göreceli olarak kolay. Ama konumuz bu değil, normal şartlar altında daha önceden defalarca fotoğrafladığım bu balık Lembeh gibi türlerin harman olduğu bir yerde çok da ilginç bir konu değil aslında. Ancak şöyle bir durum söz konusu burada sizin değil dalış rehberinizin ne gördüğü söz konusu ve rehberler o kadar tecrübeli ve o derece keskin gözlere sahip ki çoğu zaman gösterdikleri konunun ne olduğunu anlamakta zorladığım oluyor.

Son dalışların birisinde artık dalışın sonlarına doğru emniyet beklemesi yaptığımız sığlıkta rehber bana oradaki Banggai kardinal balıklarını gösteriyor. Ben başlangıçta ne olduğunu anlamıyorum ve bir süre rehberle bakışıyoruz.

Banggai Cardinalfish - Easter Egg Hunt

Evet, fotoğrafta sıradışı olan bir şey var bakalım fark edebilecek misiniz? Bakmakla görmek arasındaki fark tıpkı oyuncu ile oduncu arasındaki rehber ile dalıcı arasındaki fark gibi hepimiz bakıyoruz farkı görebilenlerimiz yaratıyor. Biraz durduktan sonra rehber denge yeleğinin cebinden bir yazı tahtası çıkartıp bir cümle karalıyor ve bana gösteriyor ve ben donup kalıyorum. Sonra bir yarım saat aşağıdaki fotoğrafı çekmeye uğraşıp tüpte 30bar hava kalınca dalışı bitirip çıkıyoruz. Aşağıdaki fotoğrafa bakıp sıradışı olanın ne olduğunu göremezseniz üzülmeyin çünkü fotoğraf hayalimdekinden çok uzak ama o an çekebildiğimin en iyisi ve kusur sizin değil benim.

Banggai Cardinalfish - Surprise surprise

Evet, fotoğrafta sıradışı olanın ne olduğunu hala bulamadıysanız şöyle söyleyeyim yazı tahtasında şu yazıyordu “BABIES IN MOUTH” (ağzında yavruları var) fotoğrafa da dikkatli bakarsanız balığın ağzında yavrularının gözlerini görebilirsiniz. Sualtında bu detayı görebilen fark yaratıyor. Tabii fotoğrafı çekebilmek sadece beceri değil şans da gerektiriyor çünkü balık sürekli hareketli ve ağzındaki yavruları koruyabilmek için sürekli alarm durumunda. Dalış bitiminde teknede havlulara sarınmış sohbet ederken rehberin balığın ağzında kaç yavru olduğunu söylemesi de ayrı bir hayret konusu.

Tabii bu sadece keskin görüş değil rehberin  o bölgede yaptığı 20000+ dalışın birikimlerinin de sonucu. İşte Lembeh bu yüzden güzel iyi bir rehberle daha da güzel. Bakmakla görmek arasındaki farka dair güzel bir yazı ve nefis fotoğraflar için vaktiniz varsa Çiğdem Cooper’ın şu yazısına da bakmanızı salık veririm.

Kendinize iyi bakın

Namaste,

PS: Ben yazı falan okumayayım, bana hikaye anlatma fotoğrafları göster yeter diyenler için fotoğraflar Kahvi Collective müzikleri eşliğinde aşağıda.

Critter Hunting in Lembeh Indonesia

 

Panorama Theme by Themocracy