Venedik bu dünyadaki en güzel ve özel şehirlerden birisi. Bunu sadece ben söylemiyorum, genel kanaat bu şekilde olduğundan yaz, kış, sıcak, soğuk, kalabalık, pahalı demeden insanlar buraya akın akın geliyorlar. Benim de yolum 20 yıldan fazla süren bir aradan sonra bu muhteşem şehre düştü ve çok keyifli bir 3 gün geçirdim. Aşağıda bu seyahatin bazı fotoğrafları ve yaşattıkları rastgele sayıklamalar ve şizofrenik fikir uçuşmaları şeklinde birazdan dökülecek. Yani bu buralardan kaçıp başka bir sayfaya gitmek için son şansınız.
Neyse, bu sene çok seyahat ve az dalışla geçti geçiyor amma ve lakin seyahatlerden aldığımız zevk neredeyse Hitler’in almanlıktan aldığı zevke yakın. (Umut Sarıkaya’nın mu nefis esprisini bilmeyenler google efendi türbesinden gerekli yanıtı alabilirler) Uzunca bir aradan sonra ziyaret ettiğim Venedik yıllarca görmediğiniz birisinin metamorfozu gibi yavaş yavaş ama kararlılıkla devcileyin bir dünya güzelî’ne evrilmişti.
Gelir gelmez atladığımız Alilaguna deniz taşıtı bizi San Marco meydanı iskelesine bırakırbırakmaz sıcak ve rutubete aldırmadan uçakta tutulan bacaklarımızı açmak ve birazcık da olsa ortalığı keşfetmeye başlamak için yürümeye başlamıştık. İlk gözüme takılıp fotoğrafladığım şey bir maske oldu ki bu hiç de garip değil.

A Mask in Venice
Sahilde yan yana sıralanmış dükkanlarda birbirinden güzel bir çok maske vardı, makinede 50mm f1.8 takılıydı ve uzun zamandır sahip olduğum ama kullanmaya fırsat bulamadığım bir lensi kullanıyor olmanın coşkusu damarlarda dolu dizgin dolaşıyordu.
Şehrin tam olarak neresine düştüğünü bilmediğimiz otelimizi arıyorduk ama keyfimiz yerindeydi, Ahlar köprüsü (Bridge of sighs – Ponte dei sospiri) yakınında olduğunu bildiğimiz otelin yönüne doğru ilerlerken yolda bir çok hatıra eşya ve maskeler gördük, maskeler, maskeler, maskeler.
Sonunda epeyce bir yürüyerek Ahlar Köprüsü’ne ulaştık ama burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu, daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz köprü bu sefer yalan olmuştu. Dış cephe restorasyonu için Dük’ün Sarayı ve Zindan fasadlarına kurulan iskelelerin yüzeyi zevksizlik abidesi bir şekilde bir kozmetik şirketinin reklamıyla kaplıydı. Ben o şirketin yerinde olsam o şekilde bir reklamla anılmak istemezdim ama başkalarının reklam anlayışı ile bizimki farklıydı.
Bir süre durup bekleyerek Dük’ün Sarayı’nda yargılanan suçluların mahkumiyet yerleri olan Zindan’a (I Piombi) gitmeden önce geçip dışarıdaki hayatın ve Venedik’in güzelliğine bakarak iç geçirdiği köprü olan (olduğu iddia edilen diyelim) Ahlar Köprüsü kapitalizm denilen musibete meze yapılmıştı resmen. Burada manzaranın sefilliğini gören bazı dışarıdaki turist tayfasının ahları duyuluyordu.
Maskeler demiştim değil mi? Evet maskeler, venediklilerin sadece karnaval zamanları değil tanınmadan bir takım işler çevirmek istedikleri her zaman taktıkları bu maskeler sanki bu şehirle özdeşleşmiş ve son derece ince bir işçilikle dekore edilmiş örnekleri var.

Masks in shop windows
Evet, maskeler bir yanda dursun, köprünün üzerinden kaldığımız oteli görebiliyorduk ama bu oraya hemencecik ulaşabileceğimiz anlamına gelmiyordu tabii. Bu gerçeği anlamamız daracık sokaklarda geçirdiğimiz 20 dakika sonra tamamen ters yöne gittiğimizi anlamamızla başladı.
Mantıklı insanların yaptığı gibi bir harita edindik hemen, bu arada bu şehri gezmek isteyenlerin hafif bavul ve çantalar seçmesinin gerektiğini bildiğimiz için şanslıydık, aksi taktirde elimizde devasa bavullarla bu sokaklarda ilerlemek kabus olabilirdi bizim için.
Evet, haritayı edindiğimiz dükkandaki yardımsever amcanın da yardımıyla doğru yoldan yürüyerek, köprüler geçip ara sokaklardan kıvrılarak hedefimize doğru ilerliyorduk. Bu arada bendeniz sokak aralarında karşıma çıkan ilginç şeyleri fotoğraflıyor ve etrafıma ayran budalası edasıyla bakıyordum.
Bu eskisinin tam tersi yöne doğru yaptığımız manevra bizi hedefimize oldukça yaklaştırmıştı. Aklımızdan o an için silinen ama daha sonra defalarca görüp her seferinde küfürler ettiğimiz Ahlar Köprüsü’de geride kalmıştı tabii. Nasıl göründüğünü şurada görebilirsiniz.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü
Bu arada fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabiliyorsunuz haberiniz olsun dedim. Sokaklarda biraz daha yürüdükten ve enerjimizi neredeyse tamamen bitirdikten sonra aslında hiç de uzak olmayan otelimize ulaştık. Odamıza yerleştik, ona tertemizdi ve hafif, hafif, inceden , inceden limon kokuyordu.
Eşyaları bırakıp kendimizi sokağa attık bu arada o gece yapılacak olan La Traviata için Teatro La Fenice’ye bilet ayarladık. Biz biletleri altıktan sonra respsiyon görevlilerinin zafer kutlamalarını ise umursamadık çünkü son dakika ayarlamaları hiç bir memlekette ucuz olmazdı.
Gösteri saat 19.00′da olduğundan epeyce vaktimiz vardı, San Marco meydanına çıktık ve turistlerin, sevgililerin, seyyar satıcıların ve güvercinlerin farklı danslarının birbiriyle etkileşimini seyretmeye daldık. Meydanın üç tarafında kurulu masalara hizmet eden 3 farklı orkestra italyan ezgileri ve caz namelerini seslendiriyordu.
Bu süper meydan yiğidin harman yeriydi bu şehirde, her türlü fotoğraf çeken insan, aşık çift, uzak doğulu turist, ekmek peşinde güvercin ve kafe müşterisi buradaydı. İşte bu meydanda bizler Tirami su denilen tatlının rastgele ıslatılmış kedi dili, şeker, likör ve kahve kombinasyonu olmadığını öğrendik.
Burada 2 saniye durup yurdumda Tirami su yapan, yaptığını zanneden kişi, kurum ve kuruluşlara iki çift laf etmek istiyorum. YAPMAYIN CANIM KARDEŞİM!! YAPMAYIN! BECEREMİYORSUNUZ!! HOBİ OLARAK BİLE YAPMAYIN!. Çünkü yalnız ve güzel ülkemizde bize Tirami su diye kakalanan nesnenin burada yediğimiz nefasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir malzeme israfı olduğunu anlamıştık ve hayatımız artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Neyse ama bu başka bir hikayedir. Zamanı geçirmek için ayaküstü yediğimiz yemek bile Istanbul’da yedirdikleri İtalyan Yemekleri’nden farklıydı. Ama normal olanı da bu sanırım. Burada Tirami su aldatmacasını affettiğimi sanmayın.

Pigeons - Columbini - Las Palomas - Göğercinler
Etraftaki kalabalık meydanı çevreleyen cazibe merkezleri arasında karıncalar gibi koşuştururken bazıları da güvercinleri (yasak olduğu NAL kadar harflerle yazılı olmasına rağmen) beslemekle meşguldü. Güvercinler de bu durumun tadını doyasıya çıkartarak sağa sola uçuşuyor ya da aceleci hareketlerle koşuşuyorlardı.
Bir kaç kare fotoğraf çektik, sonra sahile doğru yürüdük ve akşam opera için giyinip hazırlanmadan önce gelen geçenleri seyre daldık, hava güneşliydi ve hafif bir meltem estiriyordu ki değmeyin keyfimize.
Meydanın deniz tarafından girişinde bulunan yüksek iki sütun üzerinde Venedik’in iki simgesi olan San Marco’nun aslanı ve Savaşçı/Aziz St. Theodore’un heykeli yer alıyordu. St. Theodore heykeli ejderhayı mızrağıyla yendiğini gösteriyordu, bu ejderha yenme işi ilk olarak St. George ile başlamış ve daha sonra başkalarının da ejderhaları yendikleri tasvir edilmiş. Burada kastedilen ejderha ise kanlı, canlı, ateşli bir ejderha değil de içsel bir ejderha, yani insanın içsel ihtirasları, dünyevi arzuları aslında.
Neyse, daha sonra o sıralar zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’nun etkisinden çıkmak için tü kaka edilen St. Theodore’un yerini incil’in yazarlarından birisi olan ve kendisine bir meleğin görünerek “Pax tibi Marce, evangelista meus” barış seninle olsun Marco, evangelistim benim dediği rivayet olunan San Marco seçilmiş ve hem Bizans’tan hem de ilerleyen zamanlarda Papalık’tan bağımsız kalmanın yolu bulunmuş. San Marco’nun da kemikleri ölümünden sonra kaçırılarak Venedik’te gömülmüş ve kehanet tamamlanmış.
Evet, öte yandan meydandaki insanları seyretmek bir süre sonra insanı oldukça yoruyor söylemedi demeyin. Oyunun sergileneceği saate az bir zaman kala otele dönüp hazırlanmaya başladık. La Traviata, Guiseppe Verdi’nin önemli eserlerinde birisi ve ilk defa Venedik’te La Fenice tiyatrosunda sergilendiği için oyunun ayrı bir önemi var. Gerçi ilk sergilendiğinde seyircinin ıslıkları ve protestosu ile karşılaşmış ve başarısız olmuş ama bu başarısızlığın rollerin dağıtımından kaynaklandığı daha sonraki başarılı performanslarla ispatlanmış. La Fenice tiyatrosu, otelden 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde ve oldukça güzel bir salonu var. Opera için gelen şık şıkırdım insanların arasında meydanda LED ışıklı uçan oyuncaklar satan ya da dünyaca meşhur markaların çantalarının kopyalarını sudan ucuza (göreceli olarak) satan afrikalı abiler dolaşıyorlar.
Oyun, benim açımdan hayal kırıklığı değil ama bir Alex de değil! Prag’da seyrettiğimiz performans çok daha güzeldi. Modern zamana uyarlanan opera eserleri bende doğrudan “Hadi len!” refleksini tetikliyor ve konsantre olamıyorum.
Oyun bitimi, daracık ara sokaklardan geçerek artık konumuna alıştığımız otele doğru yola koyuluyoruz, gece vakti ıssız sokaklarda yürürken sürekli tetikte olan bizler seyahatin sonunda bu duruma alışıp Istanbul refleksini geride bırakıyoruz ama uzun sürmüyor tabii. Acaip bir şehir, ambulanstan, polise her kes tekne kullanıyor, ne araba, ne bisiklet hiç biri yok. Ya yürüyorsunuz ya da kanalları kullanıyorsunuz.

Gondollar - Gondolas
Gündüz vakti kanalları turalayan onlarca güzel gondol da bir yerlere bağlanmış sabahı bekliyorlar. Gondolcu esnafı anladığım kadarıyla şirketlere bağlı olarak çalışıyor, pazarlığa tabii bir tarifeyle uzun ve kısa turlar yapıyorlar ve hava karardıkça fiyatlar artıyor.
Nedense bana İzmir Fuarı ve Kordon civarındaki faytoncuları hatırlattılar ve bana mı denk geldi bilemeyeceğim ama ağızlarında bir avuç leblebi varmış gibi garip bir tınıyla italyanca konuşuyorlar.
Nereden bineceğiniz de gondol tecrübesini etkiliyor tabii, iç kanallardan binip, Wagner, Canasova gibi ünlü insanların evlerini görebiliyorsunuz. Zaten bu şehirde sürekli yukarı, aşağı , sağa, sola bakmakla geçen zamanımız gondol üzerinde bir de fotoğraf çekmek dürtüsüyle iyice zorlaşıyor.
Bazı gondollarda ayrıca akordeon çalan ve şarkı söyleyen tenor amcalar var ki onları takip edip müziği beleşe getirmek de ayrı bir zevk. Gondolcu’nun ingilzce aksanı bir süre sonra zihninizi pirüpak yapıyor beyin yıkamak gibi bir etkisi var, bazılarının da gereğinden fazla yavşayabildiğini (gondolcunun katlanılabilir yavşaklık sınırı için bir standart yok) de gözlemledik.
Bu arada buraya kadar okuduysanız, soluklanın, yazı Manas Destanı formatına girmiş almış yürümüş, haberimiz yok (1353 kelime olmuş hey de hey hey), isterseniz yarın devam edin ama ben yazmaya devam edeceğim. Displinli biriyim. Gündüzleri bu gondolların kanallarda oradan oraya giderken ki görüntüsü o kadar güzel ki kaç kere seyrederse seyretsin insan durup bakmaktan kendisini alamıyor.

Gondolas in channel - Kanalda gondollar
Evet, bu arada ilk günümüz nihayete eriyor ve ertesi sabah yorgunluktan uyuya kalıp kahvaltıyı kaçırıyoruz ama sorun yok, Venedik bizim nasılsa, sokağa atıyoruz kendimizi, San Marco meydanı’na çıkıyoruz, katedralin önünde devasa bir kuyruk var o yüzden Rialto köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprü son derece güzel ama güneş de yakıcı dolayısıyla fazla oyalanmadan ara sokaklara karışıp San Marco’ya dönüyoruz, buraya gece geleceğiz. Bu arada öğle yemeğinde mücessem bir kazık yiyerek hayatın gerçekleriyle tekrar yüzlaşiyoruz ama olsun demek racon böyleymiş (Hesap + Kuver + Servis Triadı) diyoruz.
San Marco meydanında Dük’ün sarayına atıyoruz kendimizi, ihtişam, debdebe, paranın ve diplomasinin gücü her yere sinmiş. Özellikle haritalar inanılmaz etkileyici, Onlar meclisi’nin toplantı salonları ve gizli geçitler de öyle.
Gücü elinde tutanlar kendi egemen sınıflarını ve baskı mekanizmalarını otomatikman kuruyorlar, bu dünyanın her tarafında aynı sanırım. Burada aslan ağzı dedikleri sistemi kurmuşlar, duvarlardaki aslan ağzı şeklindeki açıklıklara isimsiz pusulalar atarak vatandaş birbirini jurnalliyor. Vergi kaçağı için ayrı kutu var, vatana ihanet için ayrı kutu hepsine onlar konseyi bakıyor ihbarların.
Enteresan bir sistem. Senato salonları ve yaşama alanları oldukça lüks olan saray zindan kısmına Ahlar Köprüsü ile bağlanıyor daha önce dışını gördüğümüz bu köprünün içinden geçerek zindana giderken görüntünün o kadar şiirsel olmadığını düşünüyorum.

Lion's Mouth - Aslan Ağzı
Şu fotoğrafta bir aslan ağzı var, yazıdan çözdüğüm kadarıyla saklı anlaşmaları ve vergi kaçaklarını ihbar etmek için, arkasında bir kutu var ve kapağı doğrudan Onlar Konseyi’nin toplantı odasına açılıyor. Gelen ihbar anında değerlendirilip karara bağlanıyor.
Sistem uzunca bir süre korku salmaya devam ediyor bu şekilde. Bu arada bu insanların 1600 lü yıllarda 53 metre boyunda ve 25 metre genişliğinde, tavan yüksekliği 12 metre olan bir senato salonu yaptığını ve bu salonda bir tek kolon bile olmadan bu açıklığın geçildiğini söylemiş miydim?
O devirlerde birilerinin lale yetiştirip alem yapmakla meşgul olduğunu da düşünürsek derin düşüncelere dalabiliriz o nedenle iyisi mi boşverelim bunları efendim. Boşverin lale devrini, rönesansı vesaireyi.
Sarayın içinden geçilen zindan gerçekten zindanlığın hakkını veriyor, nemli, karanlık ve bazı hücrelerde ayakta bile durulamıyor. Amacına uygun bir bina, bu arada meşhur Giacomo Casanova’nın bu zindana atılıp sonradan buradan kaçmayı başardığını da ekleyelim meraklısı okur belki maceralarını diye.
Evet, Ahlar Köprüsü’nün iki taş parmaklıklı penceresinden sözümona dışarıya bakıp ah çeken, inleyen mahkumların götürüldüğü zindan oldukça kötü bir yer ( I Piombi) ancak köprünün inşaatı zindanın kullanım süresinin neredeyse sonuna denk geldiği için bu iç çekme, ağlama hikayesi romantik bir söylentiden ibaret sanki.
Görülen manzara da şöyle bir şey, iç geçirmek için braz daha fazlası görülebilirdi sanki, şu anda sadece o korkunç cephe kaplaması iç geçirtiyor insanlara.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü - Inner view
Bu arada, turumuz da neredeyse sona eriyor ve tekrar San Marco meydanına kendimizi atıyoruz, hava serinlemiş ve kalabalık bir nebze azalmışa benziyor, insanlar el ele koşturuyorlar, gülüyorlar, hayat devam ediyor.
Bu arada her zamanki lens seçme saçmalığımı burada da yaparak zamanında bir antikacıdan aldığım Tokina 25-55 f3.2-5.6 lensi buraya da getirmişim, D300 gövdeyle tamamen randomize bir uyum gösteren bu hurda parçası Lomografi lezzetini D300 ile yaşatıyor.
Buradan akşam dönmek üzere sözleştiğimiz Rialto köprüsüne doğru yola çıkıyoruz, akşam yemeği için ara sokakların birisinde minik bir lokanta bulup bu sefer kazık yemeden karnımızı doyurup yavaş ama tadını çıkara çıkara Rialto’ya ulaşıyoruz.

- Rialto Bridge – Rialto Köprüsü
Gece de kalabalık, ama biraz daha kabul edilebilir bir seviyede diyebiliriz ve Grande Canale’ın harika bir görünümü var. Fotoğraf çekiyoruz, balık lokantalarının vitrinlerindeki tanıdık yüzlerle (pavurya, dil balığı, ıstakoz, langusta, sinarit) selamlaşıyoruz. Manevi huzurlarında saygı duruşunda da bulunuyor olabiliriz tabii nasıl düşünürseniz öyle. Bu arad kanal kenarlarında genç insanlar şarap içerek oturup mehtabı seyrediyorlar. İnanılmaz ama gerçek, kimse kimseyi bu nedenle bıçaklamıyor.
Neyse, yorgunluk ve şarap ağır basıyor, son bir bira alıp bir yandan onu yudumlarken diğer yandan yavaş yavaş otele dönüyoruz. Artık şehrin neresinde olursak olalım alıştığımız bir disiplinle otelin yolunu bulabiliyoruz ve bu çok hoş.
Yarın son günümüz ve aklımızda bir çok plan var yapılacak. İyi bir uyku için yatağa kendimizi atmadan önce sicilya armutları’nın bir halta benzemediği konusunda bir fikir sahibi olacak kadar yiyoruz.
Şimdilik 2057 kelime ile yazıyı buraya park edelim, yarın biraz daha kısa bir devam yazısıyla son bulacak maceramız.
Namaste,