Category: Düz yazı

Yazık

By , May 4, 2012 8:00 am

Biraz evvel TSSF tarafından yapılan bir duyuru okudum hiç yorum yapmadan şuraya ekleyeceğim sonra halimiz kalırsa konuşuruz:

‎30/04/2012 tarihinde, Ayvalık Yuvarlak Ada’nın Güney Adaya bakan mevkiinde TSSF 192 sayılı yetki belgesi ile çalışan Körfez Dalış Merkezi, teknesi, eğitmenleri ve rehberleri donanımlı dalışta zıpkınla ve gece yasa dışı su ürünleri avcılığı yaparken Sahil Güvenlik Komutanlığı birimlerinin düzenlediği operasyonla suçüstü yapılmışlardır. Durum tutanak ve delilleri ile Federasyonumuza iletilmiştir. Adı geçen Dalış Merkezi, eğitmenleri ve rehberleri ile ilgili tüm faaliyetleri Federasyonumuzca tedbiren durdurulmuş olup konu disiplin kurulumuza ve ilgili resmi makamlara aktarılmıştır. Topluluğumuzun bilgisine sunarız.

TSSF

Online mecralarda duyulan bu tür haberlerin yalan olması ihtimaline karşı tedbiri de elden bırakmayarak müsaadenizle iki satır yazacağım bu konu ile ilgili. Aletli dalış sırasında zıpkınla balık avlamak yasaktır, zıpkınla gece av yapmak da yasaktır. Böyle bir faaliyetin de ekmeğiniz denizden ve dalış sektöründen çıkartan birileri tarafından yapılması imkansızdır. Umarım bu haber yalandır, yalan olsun. Aksi taktirde yıllardır sektörün içinde olup duyduğumuz tüm kötü dedikodular, hikayeler doğru demektir. Bu denize ihanettir ve deniz sizi affetmez, affetmeyecektir.

Sağda solda serbest dalıcı / zıpkıncı arkadaşların vurdukları trofe orfoz ve lahozlarla çekilmiş fotoğraflarını görüp susuyorum. Zıpkınla orfoz ve lahoz avlamak da yasaktır. Bu tür tartışmalar geçmişte sonu gelmeyen ve kimseye faydası olmayan zıpkıncı / scubacı polemiklerine dönüştürüldüğünden susuyorum çünkü biliyorum ki faydası ve yaptırımı yok.

Bu arada sezon başladı, sualtına bahar geldi, 23 Nisan haftası Çeşme’de yaptığımız dalışlardan kısa bir klip ekliyorum aşağıya belki biraz yukarıdaki konuların kasveti dağılır.

Denizler çoğumuzun aşkı, ekmek yediği yer, son sığınağı ya da evi, ne derseniz deyin, insan o kadar yıkıcı ve yokedici bir tür ki yeterli zaman geçmesi halinde kendi kendisini yok edeceği neredeyse kesin gibi bir şey. Bu kargaşa ve hengamede çocuklarımıza ne kadar denizi sevmeyi ve sorumlu olmayı öğretirsek o kadar uzun süre dayanmasını sağlayacağız ekosistemin.

Mototi Octopus - Lembeh - Indonesia

Son olarak Endonezya’dan Lembeh boğazı sakinlerinden bir Mototi ahtapotu fotoğrafı ile bitireyim. Oldukça ufak ancak bir o kadar da zehirli olan Mototi nadir bir tür, kuzeni olan mavi halkalı ahtapot kadar popüler değil çünkü sadece 2 adet mavi halkası var ama yine de alımlı bir arkadaş. Sualtında küçücük bir süngerin üzerinden bize bakarken gördük onu. Kısa ama seviyeli bir birlikteliğimiz oldu (ehe) bana da hatıra olarak bir kaç fotoğraf kaldı.

Hepimize sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.

Om mani padme hum.

 

Namaste,

 

Berlin Berlin

By , April 17, 2012 10:38 am

 

Berlin Berlin!

Çok kısa bir Berlin seyahati vardı geçen haftasonu. Çok severim Berlin’i en son altı yıl önce fırsat olmuştu gezmek, çok az şehir bu kadar şaşırtabilir insanı avrupa içinde. Neyse lafı fazla uzatmak niyetinde değilim o nedenle fotoğraflara yavaştan geçelim diyorum müsaitseniz. Kısa seyahatlerde yanıma Nikon ve tüm aksamını alamıyorum bu durumda kurtarıcım küçük Olympus E-PL1 devreye giriyor. Bu fotoğraflar da onunla çekildi, sayıca fazlalar ama keşke daha da fazla olabilselerdi.

Gospodi pomogi mne vyzhit etoi smertelnoi lyubvi!

Господи ! Помоги мне выжить среди этой смертельной любви!

Tanrım, bu ölümcül sevginin arasında hayatta kalmama yardım et! Leonid Breznev, doğu alman komünist partisi genel sekreteri Eric Honecker’i kardeşçe öpüyor. Bölünmüş Almanya ve bölünmüş Berlin’in en güzel simgelerinden birisi, bu sahne Dimitry Vrubel tarafından 1990 yılında duvarın bir parçasına resmedilmiş. Duvar artık yok, bazı parçaları şehrin bazı yerlerinde sergileniyor ama duvarın izleri her yerde. Silinmeleri için bir kaç nesil geçmesi gerek.

 
Check Point Charlie

Soğuk savaş döneminin simgelerinden Charlie Nizamiyesi ya da Checkpoint Charlie, doğu ve batı arasında duvar çekilmişken kullanılan üç  kapıdan birisi, şimdi yerinde bir kopyası duruyor, orada bekleyen üniformalı adamlarla fotoğraf ektiriyor turistler, nostaljik bir durum söz konusu, benim ilgimi ise fotoğraf çektirirken kullandıkları şapkalar daha çok çekti, klasik rus askeri şapkaları dışında yeşil nefteli Pogranvoiska (Sınır birlikleri) şapkaları çekti. Neyse yolculuğumuz devam ediyor, Charlie Nizamiyesi, kontrol noktası ya da adına her ne derseniz deyin, oradan Friedrichstrasse boyunca yürüyoruz amacımız Brandenburg kapısına ulaşmak. Avrupa’da bir yerlerde yürürken dikkatli olmak gerek.

 

Davicso Asriel - Stolperstein

Burada cadde boyunca yürürken tertipli düzenli kaldırım taşları içinde parlak bir metal yüzey dikkatimi çekiyor. Yazı şöyle diyor: “Davicso Asriel burada oturdu, doğumu 1882. 25 Ocak 1942′de sınırdışı edildi, Riga’da öldürüldü.” Bu yazının olduğu metal plaka oldukça lüks bir mağazanın önündeki kaldırımda yer alıyor. Berlin’de bunlardan çok var, ismi Stolperstein (takılma, sendeleme taşı) aslında yaptığı da tam olarak bu, duygusal olarak sendeliyorsunuz. Bir zamanlar burada Davicso Asriel’in evi varmış, Asriel kürk tüccarıymış, Berlin  Türk-Yahudi cemiyetinin eski başkanıymış, apar topar evinden koparılıp kilometrelerce uzakta öldürülen 6 milyon yahudiyle aynı kaderi paylaşıyor. Bunu yolda yürürken gırtlağınıza çaktığı için sendeletiyor sizi bu taş. Bu ve benzeri taşlar Günter Demnig isimli bir sanatçının projesi konuyla ilgili şurada bir haber var.
 

Brandenburger Tor - Protesters

Yolun sonu beni Brandenburger Tor’a (Brandenburg kapısı) getiriyor, burası Berlin’in en sevdiğim yerlerinden birisi, Tripadvisor’da burası ile ilgili yorum yapanlar “Hayal kırıklığına uğradık, alt tarafı bir kapı!” mealli şeyler yazmışlar, evet alt tarafı bir kapı ama bence üst tarafı da bir kapı. Yani beklentilerinizi insancıl boyutlarda tutar ve Brandenburg kapısından başka galaksilere portal açmasını beklemezseniz aradığınızdan çok fazlasını sunacaktır size. Burada geçirdiğim 2 saat zarfında mükemmel bir techno-trance müzik eşliğinde Tacheles sanat evi’nin boşaltılması kararını protesto eden insanları, inanılmaz bir dans gösterisini, gitar eşliğinde kendi bestelerini çalan bir müzisyeni, Darth Vader’ı ve Doğu Alman sınır polislerini izleme fırsatım oldu. Bir saniye sıkılmak mümkün değil.
 

Memorial to the Murdered Jews of Europe

 
 Kapıdan geçip sola doğru 200 metre kadar yürürseniz karşınıza Avrupa’nın katledilen yahudileri için yapılan anıt çıkacaktır. Burası değişik boyutlarda ve yüksekliklerde 2711 adet beton stelden oluşan bir anıt, topoğrafyası da bir labirent oluşturuyor. Yeraltında da yukarıdaki topoğrafyanın izlerinin devam ettiği bir müze var. Anıtın karmaşık ve ilginç bir hikayesi var yukarıdaki wikipedia linkinden okuyabilirsiniz. Müze ise insanı derinden sarsacak şeylerle dolu.
 

Portraits - Etty Hillesum

 Müze içerisinde Nazi vahşetinin kurbanları olan milyonlarca insanın arasından Etty Hillesum gibi günlükler tutanların hikayelerini ve sistematik yoketmenin dehşetini okuyabiliyorsunuz. Burası yüreğinizi burkacak ama buna benzer olayların bir daha olmaması için insanların bütün gerçekleri öğrenmesi gerek. Herkes kendi şeytanlarıyla yüzleşmeli.

Bride of Kyme

 Buradan yolumuz Bergama Müzesi’ne düşecek, orada Bergama, Milet, Yazılıkaya, Babil gibi yerlerden Berlin’e gelmiş bir çok eseri göreceksiniz, içiniz burkulacak, size tavsiyem önce müzeyi gezip sonra ASISI panoraması’nı gezmeniz o zaman çok daha etkileneceksiniz. Müzede bir çok şaheser var ancak beni en çok etkileyenlerden birisi yukarıdaki gelin heykelciği. Bu heykel İzmir – Aliağa antik Kyme kentinden buraya gelmiş. Daha önce iş gereği defalarca dolaştığım Kyme’den bir eseri burada görmek ilginç.

Son olarak uzun bir yürüyüşle Bundestag’a geliyoruz, buradan en yakındaki birahaneye ulaşıp weizbier gezegenine ışınlanmadan önce parkta devasa baloncuklar yapan adamcağızı huzurla seyrediyorum.

 

Bubblemaker

 

 dev baloncuklar havada süzülüyor, yorgunluk yerini huzura bırakıyor.
 
Berlin’e gelin gerçekten insanı sarsan bir şehir burası.
 
Namaste,
 
PS: Fotoğrafları farklı bir linkte açarak büyük hallerini de görebilirsiniz.
PPS: Arkadaşlarımı arayamadım, kızmasınlar bir dahaki sefere daha uzun geleceğim o zaman ararım :)

Masters of Disguise – Gizlenme Ustaları

By , March 22, 2012 5:46 pm

Uzunca bir kış dönemini geride bıraktık, işlerden ve hayat gailesinden uzun süre bloga el süremedim. Bu gün nedense iki satır da olsa yazmak geldi içimden, kısa yazılarda olduğu gibi fotoğrafların altına yazmak istedim düşüncelerimi. Lembeh mucizevi bir yer macro fotoğrafçılıktan hoşlananlar için. Zaten Endonezya dalış denilince akla ilk gelen yerlerden bir işte Lembeh de macro fotoğrafçılık ve Muck Diving yani siyah volkanik kum üzerinde gizli canlıları aramak anlamına gelen çamur dalışları için ideal bir mekan. Çamur dalışı denilince doğrudan çamura dalmıyoruz tabii ancak görüş genellikle kısıtlı.

Lembeh Sulawesi adasının kuzeyinde küçük bir adacık, bu adacık ile daha büyük olan Sulawesi adası arasında kalan geçide de Lembeh Boğazı deniliyor, her zaman korunaklı ve her mevsim dalışa elverişli bir yer olan Lembeh, akıntıların taşıdığı besin maddeleri dolayısıyla çok çok zengin bir canlı çeşitliliğine sahip. Bu günkü yazının fotoğrafları da değişik boyutlarda 2 farklı yengeç türüne ait. Hazırsanız ilk konuğumuz:

Xenia Swimming Crab - Caphyra sp.

Xenia Yüzücü yengeci (Caphyra sp.) üzerinde bulunduğu yumuşak mercanın renkleriyle ve desenleriyle neredeyse aynı olduğundan ilk başta onu bulmanız çok zor. Ancak bu bölgedeki rehberlerin inanılmaz keskin gözleri ve canlı davranışları konusunda geniş bilgileri var. Elleriyle koymuş gibi buluyorlar. Bu fotoğrafta sağ tarafta kalan flaşı özellikle düşük güçte kullandım bu sayede hem güzel bir gölge ve karanlığa doğru vurgulanan dokuları göstermek istedim, kadrajı da mümkün mertebe aydınlık ve karanlık olarak eşit ve diagonal bölmeye çalıştım. Sonuçta çok sevdiğim bir fotoğraf çıktı ortaya.

Diğer konuğumuz biraz daha kalıplı daha irice ama yine de 5cm den büyük değil.

Decorator crab - Cycloceloma decorator

Hem saklanabilmek hem de korunabilmek için kabuğunun üstünü zehirli anemonlar, tunikatlar ve mercanlarla kaplayan bir Dekoratör yengeci o. Ayaklarını toparlayıp duruduğu zaman bir taş parçası ya da bir anemondan farkı kalmıyor. Ne olduğunu anlamak için oldukça usta gözler gerek. Bu fotoğrafta sol flaş açısını kadrajın dışına doğru ayarlayarak ve sağ flaşı tam güçte kullanarak yengeci alttan ışıklandırmayı tercih ettim, diyaframın f32 ye kısılmış olması alan derinliğini istediğim seviyede tutmak içindi. Bu sayede hem anatomik yapısını hem kabuk detaylarını hem de bulunduğu yeri doğru ışıklandırdım sanıyorum.

Dalış sezonu başlıyor, bu sene yapacağım dalışlar için şimdiden heyecanlanıyorum.

Hayatınızdan, deniz, fotoğraf ve sevdikleriniz eksik olmasın.

Namaste,

 

Hypselodoris infucata

By , February 9, 2012 2:47 pm
Hypselodoris infucata _ Lembeh Indonesia
 
Hızla ilerleyen 2012 senesinin Şubat ayı içerisinde eski fotoğrafları karıştırıp tür tespitleri için debelenirken bu fotoğraf karşıma çıktı. En son Endonezya – Lembeh seyahatinin deniz tavşanlarından birisi. Hypselodoris infucata dorid ailesinden bir deniz tavşanı ve Lessepsiyan göç sayesinde artık bizim sularımızda ve Kıbrıs‘ta da da bulunmakta. İlk başta bu türe çok benzeyen Hypselodoris festiva ile karıştıdığım bu dünya güzeli, festiva’nın Japonya’ya özgü endemik bir tür olmasından dolayı infucata olarak düzeltildi.
 
Diğer bazı nudibranchlerde olduğu gibi bu cicilerin de ilginç kimyasal savunma mekanizmaları var şöyle ki besinleri yoluyla aldıkları zehirli kimyasalları (nakafuran 8 ve 9 gibi) deri ve mucus taakalarında biriktirerek balıklardan korunuyorlar. Sualtı enteresan bir yer her canlının kendine özgü bir hayatta kalma stratejisi var.
 
Son olarak fotoğraf bilgilerini vereyim:
 
f29 1/200 @ISO 200
 
Namaste,
 
 

Bilim

By , January 18, 2012 11:51 am

Sualtı fotoğraflarının kullanılması ve fotoğrafçının emeğinin karşılığı ile ilgili Tony Wu’nun şurada güzel bir yazısı vardı hatta başka fotoğrafçılar tarafından başka dillere de çevirisi yapılmıştı. Profesyonel fotoğrafçı denilen ve hayatını bu işten kazanan insanların karşılaştığı en önemli sorunlardan birisidir bu. Basit bir fotoğraf karesi gibi görünen bir eserin (eser diyorum farkındaysanız) fotoğrafçıya olan maliyeti konusunda bir fikriniz olmayabilir. Olmak zorunda da değil ancak bir fotoğrafı ticari bir üründe kullanmak size gelir kazandıracaksa bu fotoğrafın kullanım bedeli asla bedava olamaz olmamalıdır.

 

Thunnus thynnus - Blue fin tuna

 
Bunun bir çok sebebi var ama ilk akla gelenler fotoğraf için yaptığımız ekipman yatırımı, o fotoğrafı çekmek için yapılan çalışma, okuma, öğrenme sürecinin maliyeti, fotoğrafın çekildiği yere yapılan seyahat ve yapılan dalışların maliyeti ve hepsinden önemlisi fotoğrafçının emeği söz konusu. Dünyanın öbür ucuna saatler bazen günler süren ve oldukça maliyetli seyahatler yapıp suyun metrelerce altında bazı durumlarda saatler süren çalışma sonucu çektiğiniz, çekebilmek için binlerce dolar ekipman yatırımı yaptığınız bir fotoğrafın birileri tarafından bedava kullanılmak istenmesi ya da bir adım ileri giderek utanmazca kullanılması insanı üzüyor.
 

Thaumoctopus mimicus - The mimic octopus - Indonesia

 Bu bilimsel yayın ya da doğa koruma – konservasyon organizasyonları için geçerli değil elbette ancak geri kalanlar için durum budur.

Dün Barcelona Üniversitesi’nden gelen bir fotoğraf talebi üzerine aklıma geliverdi bu okuduklarınız. Büyük predatörlerin trace elementler kullanılarak takip edilmesi ile ilgili bir makale için bir fotoğrafımı kullanmak istemişler, mutluluk duydum.

Namaste, 

Merhaba Dünya! Merhaba Dünyalı! Ölmen gerek!

By , November 24, 2011 2:42 pm

Sahi merhaba, yazdığım son yazının üzerinden çok uzun zaman geçmiş, seni bu kadar ihmal etmek istemezdim ama şartlar böyle gerektirdi. Şimdi anlatınca bana hak vereceğini biliyorum. Hoş hak vermesen de geçmişi değiştirmenin mümkün olmadığının da farkındayım, farkındayız. 2011 açık ara 45 küsur yıllık hayatımın en acımasız senesi olmaya devam ediyor, az kaldı, gidiyor yavaş yavaş ama gerçeği söylemem gerekirse bayıltıp gidiyor.

Uzun zamandır yazamamışım, iş güç de biraz fazlaydı tabii o da sebep ama daha çok sevdiklerimizin sorunları ve hayatı taksim etmenin dayanılmaz hafifliği yüzünden bunlar. Kanser çok acımasız, çok sinsi bir hastalık, bilmezdim bu yaşa kadar 2011 senesinde anladım. Neyse amacım içinizi karartmak değil, uzun süre yazmadım neler olup bittiğini, nelerin olmakta olduğunu nelerin planlandığını anlatmak istiyorum size. Bu sene çok yolculuk yaptım, uzun yolculuklardı çoğu, 15 sene sonra hayatımın uzunca bir dönemini geçirdiğim Moskova’ya gittim mesela, dibim düştü tanıyamadım. Bir kaç hafta sonra tekrar gideceğim ve bu sefer fotoğraf makinem de yanımda olacak. Kısa bir Amerika seyahati yaptım, eğlenceliydi kısmet olursa 2012 yazına da planlar yapıyoruz. Endonezya Lembeh seyahatim bu güne kadar yaptığım en iyi seyahatti.

 

Let the good times roll

Şuracıkta bir dalış sonrası çekilmiş “Aman sabahlar olmasın güneşler doğmasın!!11″ temalı bir otoportrem var. Laf aramızda bunu bir Gopro kamerayla çektim, süper ufak, süper yetenekli bu kameranın küçük bir kusuru var, sualtında net çekim yapamıyor, önündeki mini dome port yüzünden. Şu aralar procelerim arasında Gopro kamerama bir custom flat port yapmak var. Malzemelerim hazır ilk zaman bulduğumda yapacağım. Neyse evet, Lembeh dedik aklımın şakülü kaydı bir anda. Bu snenin güzel haberlerinden birisi de Brezilya’da yayınlanan Mergulho isimli bir sualtı-dalış dergisinin her ay bir türk sualtı fotoğrafçısının yazı ve fotoğraflarına yer verecek olması. Sevgili Berrin Osmanağaoğlu ve Denizi Seviyorum Proje Grubu’nun bir çalışması bu bir aksilik olmazsa benim de yazı ve fotoğraflarım yer alacak.

Evet devam edelim hikayeyi nakletmeye, uzun zamandır yazmaya ara vermiştim, hızlı bir geri dönüş yaptım, kafamdaki öyküleri yazmaya koyuldum, bakalım sonunda ortaya ne çıkacak? Bir taraftan fazla kişisel olmasından korkuyorum bir taraftan öyle komik detaylar var ki susamıyorum bir türlü. Bu arada antrenmanlarımız hızla devam ediyor, kişisel başarılarımız arasında doğru düzgün Ura mawash geri’ler, Ushiro ura mawashi geri’ler var artık. Kızımın yaptığı Ashi barai, mawashi geri kombinelerini de tarifsiz bir gururla izliyorum.  Şimdi şuracığa bir Lembeh fotoğrafı atayım da şenlensin ortalık birazcık. Bu arkadaşlar Risbescia tyroni isimli deniz tavşanları, nudibranch’ler. Fotoğrafta sosyalleşiyorlar.

Risbescia tyroni - Lembeh - Indonesia

Bu blogu daha önce okuduysanız bilirsiniz muhtemelen, bu canlılar benim kişisel takıntılarımın baş aktör ve aktrisleri. Onları izlemeyi, fotoğraflamayı, araştırmayı ve haklarında yeni şeyler öğrenmeyi çok seviyorum. Kimyasal savaş yeteneklerinden değişik yaşama becerileri ve fizyonomilerine kadar bir çok farklı özellikleriyle ilgiyi sonuna kadar hakediyorlar.

Neyse biz konumuza dönelim tekrar, Gopro demiştim ya, şimdi o kameraya elimde bulunan Motormarine II ve Nikonos sistemlerden kalma macro lensleri falan takmayı da deneyeceğim. Neden mi? Beyin bedava da ondan. Tam da sistem açısından tüm eksikliklerimi gidermiş yeni YS110 a flaşlarımla sualtında fırtına gibi esmeye hazırlanırken bilin bakalım ne oldu? Sea & Sea %25 daha fazla güç üreten ve %20 daha küçük ebatlarda yeni bir flaş piyasaya sürdü. Yapılır mı şimdi bu? Neyse video sistemim için bu sene aldığım 2 Ikelite Fener hala canavar ve hala rakipsiz.

Nudibranch demiştik ya, çıplak solungaçlı demek, bu canlıların arka kısmında görünen tentakül benzeri uzantılar solungaçları, o solungaçlar vasıtasıyla sudan oksijen alıyorlar ve tehlike algılanınca onları kabuklarının içine çekiyorlar. Bir kısmı zehirli alg ve yosunlarla besleniyor, o canlıların zehirini kendi savunmaları için kullanırken bünyelerindeki klorofili de fotosentez yapmak için biriktiriyorlar. Süper verimli ve gelişmiş canlılar yani. Büyüklükleri de bir kaç milimetre ile 40cm arası değişiyor türlerine göre. Yeni bir tür tespit etmek de hala mümkün küçük oldukları için kim istemez mesela kendi ismiyle anılan bir deniz tavşanı bulmayı? Ben isterdim en azından. Evet neyse, konumuza devam edelim. Yazıyorum demiştim ya, hayatımızın son 20 senesinden minik öyküler var yaz yaz bitmiyor. Bir türlü tam olarak kurgulayamadım ama yapacağım azimliyim. Uzun zamandır dalış yapmıyorum, sezon ve sene toplam 26 dalışla bitti.

Yeni sezon ve seneden beklentilerimiz büyük planlarımın içerisinde 10 kilo vermek de var. Hepimize daha güzel bir sene diliyorum ne olur ne olmaz belki başka yazı olmaz bu sene.

Namaste,

Lüfer Hatırası

By , October 17, 2011 9:51 am

Haftasonu oldukça hareketli geçti, Istanbul hudutları içerisinde “Nereden baksan 50000 fersah” kıvamında bir gündü benim için. Her haftasonu gerçekleşen rutin işlerimin dışında bir de bayram kutlaması vardı. Lüfer Bayramı, yıllar yılı sofralarımızın süsü olan Lüfer balığının avlanma boyunun 14cm den 20cm ye çıkarılması ile neticelenen uzun Istanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın Kampanyası sonucunda kazanılmış bir bayram.

Lüfer o kadar güzel bir balıktır ki hem avlaması hem yemesi bu kadar zevkli olan balık neredeyse az bulunur. Istanbullu bilir Lüfer’in nasıl avlanacağını ve tadını, bundan bir kaç yıl önce Ekşi Sözlük bünyesinde Çocukken Lüfer Tarafından Isırılmak diye bir başlık görmüş tüm. Daha sonra bu konuyu Kıpırdama Çekiyorum‘da da ele almıştım. Lüfer çocukluğumuzun bir parçası ve bilinçsiz avlanma, çevre kirliliği ve sanayileşme yüzünden soyu tükeniyor.

Lüfer Bayramı - Bluefish Holiday - 15.10.2011

Lüfer Bayramı oldukça başarılı oldu diyebilirim. Bu bayram kapsamında Istanbul’un eski efendileri eski avları ve balıkları anlattılar, çocuklar lüfer resimleri çizdiler ve boğazın en baba lüferi’ni avlamak için bir yarışma yapıldı. Fındıklı parkı sahilinde yapılan yarışmaya basının da ilgisi büyüktü. Tabii balık avı yarışması aslında sembolik bir olaydı, azıcık balıktan ve balıkçılıktan anlayan herkes bu mevsimde balığın kanal suyu denilen boğazın akıntılarının karıştığı derin sularda olduğunu ve kıyıdan lüfer tutmak için henüz erken olduğunu bilir.

Boğazın En Baba Lüferi Yarışması

Ancak, amaç gerçekten balık avlamak değil Lüfer’e ve onun soyunun tükenmekte olduğuna dikkat çekmekti. Bu sırada bir gün önce gırgır teknesiyle yakaladığı kocaman kofana’yı yarışmaya sunan gırgır teknesi sahibi dostumuz da feveran etmesine rağmen haksızdı. Amaç gırgırcıları engelleyip avı yasaklamak değil, bilimsel araştırmalar sonucu üreme boyu 24cm olan Lüferin daha yumurta dökmeden avlanarak soyunun kurutulmasını engellemek, insanları bilinçlendirmek.

Bu kapsamda yolu bir şekilde denizle kesişen herkesin olduğu gibi internet üzerinde deniz ve balık sevdalılarının oluşturduğu deniz sözlük tarafından bir Lüfer Hatırası programı organize edildi, çok sanatkar bir grafikerin tasarladığı nostaljik bir lüfer hatırası panosu önünde insanlar gelecek nesillere kalacak hatıra fotoğrafları çektirdiler. Lüfer sadece fotoğraflarda ve hatıralarda kalmasın diye avlanma boyunun balığın üreme sınırına çekilmesi gerektiğinden söz ettiler. Bir çok genç insan buz gibi soğuğa ve yağan yağmura rağmen lüferin yanında olmak için oradaydılar.

Lüfer Hatırası – Deniz Sözlük

Sonunda Lüfer Hatırası’etkinliği ve Lüfer Bayramı amacına ulaştı, ana haber bültenlerinde bir süre de olsa insanlara gereken mesaj ulaştırıldı.

Bu arada şunun da belirtilmesinde fayda var, balığın ölçümü kuyruk yayının ortasından yapılmalı, en uzun kuyruk ışınının ucundan başının sonuna kadar değil.

Eğer başarılı olursak artık balıkçı tezgahlarında defne yaprağı, çinekop, sarıkanat göremeyeceksiniz. Sadece Lüfer ve Kofana olacak olması gerektiği gibi.

Sonuçta bu etkinliği düzenleyen Fikir Sahibi Damaklar’a ve Deniz Sözlük oluşumuna çok teşekkür ediyorum.

Darısı, Orfoz’un Orkinos’un başına.

Namaste,

Bir Macro Müptelasının İtirafları

By , October 5, 2011 3:48 pm

Bu gün yazmak istemiyorum, bir kaç fotoğraf karesi koyup gideceğim. Bir nevi “Bir arkadaşa bakıp çıkacağım” durumu yani. Aslında yazmak istiyorum da nedense gücüm yok kusuruma bakmayın. Hayat bu aralar çok dinamik, yetişme çabam sürüyor, durmayalım düşeriz modunda kürek çekmeye devam ediyorum.

Hermit Crab - Lembeh - Indonesia

 

Keşiş yengeçlerini seviyorum, gerçi bütün canlılar sualtında ekmeğinin peşinde ama keşiş yengeçleri daha bir kalender daha bir gün görmüş hayvanlar. Zaten bu evrim dedikleri acımasız süreçten çıkıp varlığını sürdürebilmek için bütün canlılar seksen takla atıyor.

Denizatı - Hippocampus hystrix - Lembeh

Evet, deniz atları da var mesela onlar da çok güzel canlılar, çok da kırılganlar. Bu hayvanları doğru düzgün fotoğraflamak çok zor mutlaka son dakikada kadrajı, kompozisyonu bozacak bir numara yaparlar bunlar. İlk Lembeh seyahatimde görmek istediğim yaratıklar listesi’nin (wishlist) en tepesinde denizatları vardı. Seyahatin 2. günü toplam 7. dalıştan sonra artık deniz atlarına dönüp bakmaz olmuştum. Her yerde envai çeşit deniz atı vardı.

Pigme Sübye - Pigmy cuttlefish - Lembeh

Fotoğraf sandığını deşelerken bir yandan yazıyorum, kusura bakmayın sakın. Mesela şu üstteki pigme sübye, çok oyuncu bir kardeşimiz 3cm ya vardır ya yoktur boyu. Şimdi bu arkadaş, bu karede örneğin, “Gelme, gelme fena yaparım, gelme dedim bak!” hareketini yapıyor. Tentaküllerin biri göğü biri yeri gösteriyor “Kako i na nebu tako i na zemlji” diyor gibi gibi. Ama RAW çekmenin önemini de anlatıyor aslında, bu fotoğrafı aslında eksik pozlamışım, 1EV kadar düzelttim RAW’dan çevrirken, JPG çeksek bu imkan olamazdı oysa ki.

Juvenile Boxfish - Lembeh - Indonesia

Sonra photoshop bilmek de önemli tabii, misal yukarıdaki fotoğrafta çok küçük ama fotoğrafın kalitesini bana göre olumlu etkileyen bir müdahale var. Sualtı fotoğrafçılığı’nın duayenlerinden Cathy Church sayesinde öğrendiğim bu ufak numara gerçekten çok işe yarıyor. Oldukça da basit tüm fotoğrafa az miktarda Filters > Noise > Dust and Scratches uygulayıp daha sonra History Brush ile sadece konuyu silerek eski haline getiriyoruz, sonra da istediğiniz yöntemle sharpening uyguluyoruz ve hop! Konu arka plandan soyutlanıyor.  Fotoğraf çekip de Photoshop ya da benzeri görüntü işleme programlarını dışlamak malesef imkansız.

Ghost shrimp - Pliopontoni furtiva - Lembeh

Yukarıdaki fotoğrafta görülen karides bir hayalet karides, ghost shrimp, Pliopontoni furtiva, bunlar genellikle bir tür anemonun içerisinde ve çift olarak yaşıyorlar, tehlike geldiği zaman anemonun ağzının içine yerleşiyorlar. İlk gördüğümde anemon karidesi öğle yemeği olarak seçti sanmıştım ama commensal hayatın bir aksiyonuymuş bu. Neredeyse şeffaf olan gövdesi yüzünden düzgün ışıklandırmak kolay değil, kayıtlara geçsin istedim. Yani hayvanı buldun, çök deklanşöre çat, çat, çat değil bu iş. Konuyu bul, yüzerliğini, havanı idare et, güvenlği elden bırakma, konuyu taciz etme, gereğinden fazla oyalanma, adam gibi fotoğraflar çekmeye çalış gerçekten zor zenaat.

Saron shrimp - Lembeh - Indonesia

Son konuğumuz ve kapanışı yapacak olan güzelimiz Saron karidesi, Saron marmoratus, uzun süredir istek listemde olan bir canlıydı, onunla da tanışmak kısmet oldu. Mutluyum. Bu arada şunu farkettim, Macro ve özellikle Lembeh alışkanlık yapmış bende. Dalış düşününce aklıma ilk gelen şey macro fotoğraf çekmek oluyor.
Tedavi falan mı olsam ne?
Namaste,

Venedik’e güzelleme – Final Part

By , September 13, 2011 11:15 am

Evet, bir önceki yazının kaldığı yerden devam ediyoruz. Peki yazı nerede kalmıştı, San Marco meydanı civarında bir yerlerde sanırım. Şimdi San Marco meydanı önemli bir yer. Burada Günün her saati hayranlıkla dolanan bir çok insan görebilirsiniz. Bu meydanda eğer 8 Euro / kişi gibi bir meblağı gözden çıkarabilirseniz karizmatik asansörcülerin idare ettiği asansörlere binip meydanın içindeki San Marco Çan Kulesî‘ne (Campanile di San Marco).

Campanile di San Marco

Buradan muhteşem bir manzara seyredeceksiniz, tepedeki devasa çanları çalmayı deneyecek hatta bunu başaracak densiz turistlere karşı hazırlıklı olun, akustik travma diye bir şey var gerçekten. Kulenin dört cephesinden dört bir yönü ve o dört bir yöne giden tekneleri seyrettikten sonra aşağıya inebilirsiniz. Kulenin temellerini güçlendirmek için dört bir tarafından çukurlar açılıp titanyum çubuklarla bir güçlendirme işlemi yapılıyor inşaat seyretmekten hoşlananlarınız varsa burası tam size göre.
Buradan indikten sonra meydanda inceden başlayan müziğin tadını çıkararak pahalı bir kahve içebilir ya da ara sokaklara dalıp bir Akdeniz Hissiyatı içinde kaybolabilirsiniz, biz ikisini de yaptık ve ikisi de çok güzel. Bu sabah Basilica di Santa Maria della Salute tarafına gitmeye karar verdik, neden diyecek olursanız o tarafa doğru fazla yol almamıştık ve bir çok ara sokak ve ara sokaklardan alınacak bir çok lezzet vardı.
Kaybolmayı sevenler için bu şehir bir cennet gerçekten. Dolayısıyla otelde çantalarımızı bırakıp hafiflemiş bir şekilde yola koyulduk, koyu sis yüksek basıncın ve havanın açacağının işaretiydi., San Marco meydanını çabucak geçerek ara sokaklardan Teatro de la Fenice yönüne ilerlemeye başladık.
Duvarlar keşfedilmeyi bekleyen hazinelerle doluydu. Her ara sokak yeni bir maceraydı. Bu şekilde bir süre ilerledikten sonra kafamı kaldırıp şunu gördüm. Bir köşe, pencereler, gökyüzü, sardunyalar. Garip ve dingin bir fotoğraf karesi. Uçağımız akşam olduğundan vaktimiz oldukça fazla sokak aralarında kaybolup kanala çıktıkça seviniyoruz çocuklar gibi bu arada pencerelerden akordiyon sesleri geliyor, insanlar evlerinde şarkılar söylüyorlar her şey şeytan işi sanki birileri bizi orada kalmamız için ayartmaya çalışıyor. Sirenlerin şarkılarına kapılmış denizciler gibi ara sokaklardan çıkamıyoruz bir garip durum vesselam.

Windows 2011

Bu manzara pek çok yerde var hatta daha güzelleri var. Ara sokaklarda bütün duvarlarda ilginizi çekecek bir şeyler bulmak mümkün, çoğu zaman aklınızı çelecek dükkanlara da rastlıyorsunuz ancak bu kısımda dükkanlar yerini yavaş yavaş sanat galerilerine bırakıyor. Venedik’i tam da bienal zamanında ziyaret etmenin ayrı bir tadı da var ona birazdan geleceğim.
Sanat galerilerine baka baka, dükkanlara gire gire yönümüzü haritamızdan düzelterek ana amacımıza doğru ilerliyoruz. Galerilerde inanılmaz şeyler var, sanatla arası fazla iyi olmayan benim için bile bulunacak bir şeyler var gerisini siz düşünün diyeyim. Evet, galerilerde Francis Bacon‘un bir sergisi bile var, Margaret Tatcher ile aynı fikirde olmak garip bir his ama Francis Bacon’un resimleri gerçekten iç karartıcı.
Ara sokaklardan yaptığımız sefer hızla devam ediyor, yükü hafif ve hareket kabiliyeti yüksek bir işgal ordusu gibi ilerliyoruz hedefimize doğru. Bu arada bir galeride Playboy tavşanı kulakları giydirilmiş Hitler ve kanlar içinde Kurt Cobain portreleri dikkatimizi çekiyor ve avlusuna girdiğimizde şu şaheser ile karşılaşıyoruz. Benim gibi Ronald McDonald‘dan nefret eden birisi için bu bulunmaz bir hediye, Perseus yaşasaydı o da böyle yapardı diye düşünüyoruz.
Perseus yaşasaydı Medusa yerine Ronald McDonald’ı keserdi şüphesiz. Bunun sebebi Ronald’ın Medusa gibi bir canavar olması tabii. Neyse bu güzide eseri bir süre izledikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Perseus

Bienal olduğunu söylemiştim değil mi? Yürürken küçük bir kilisede Ukraynalı sanatçı Oksana Mas‘a ait bir enstalasyon çıkıyor karşımıza. Gerçekten deli işi gibi bir şey binlerce belki onbinlerce boyalı paskalya yumurtası ile yapılmış bir Hz. İsa tablosu bu, kilise içine doğrudan yerleştirilmiş ve ses efektleriyle farklı bir atmosfer oluşturuyor.
Kilise içinde flaşlı çekim yapmak yasak olduğundan f4 1/8 saniye pozlaa ve -1EV poz telafisiyle çekiyorum fotoğrafları, bu arada içeriye her giren bir duraklıyor, sonra hazırlanmış rampadan İsa’ya yaklaşıyor fotoğraf çekmek oldukça zor.
Burada bir süre oyalandıktan sonra yola devam ediyoruz. Şehir gerçekten sürprizlerle dolu. Zamanımız azalıyor ve daha oldukça fazla yolumuz var yürünecek. Ponte dell’ Academia‘ya ulaşıp büyük kanal üzerinden karşıya geçiyoruz.
Hedefimize oldukça yakınız artık öte yandan dönüşümüzü de planlamamız gerekiyor tabii, bunun için en uygun yol vaporetto denilen küçük gemicikler (ehe) çünkü aynı yolu tekrar geriye yürüyecek gücümüz kalmadı denilebilir.

Oksana Mas Installation

Köprünün ayağının dibinde uzakdoğulu olduğu belli olan bir adam bambu yaprağından değişik hayvanlar yapıyor ve çok çok başarılı ama buraların polisi Carabinieri’nin görünmesiyle adamın toz olması neredeyse eşzamanlı.
Köprünün üzerinde durup büyük kanal’a bakıyoruz, hızlı bir tekne trafiği var ve hava günlük güneşlik, sabahki sis dağılmış ve güneş ısıtıyor.
Kiliseye yaklaştıkça kalabalık arasında gelin ve damat kıyafetli bir çift ve bir düğün fotoğrafçısı görüyoruz, kilise önündeki merdivenlerde envai çeşit afacanlıklarla değişik kopozisyonlar yapmaya çalışan fotoğrafçı kardeşim, yanındaki reflektör tutucu emekçi dostum ve çekimleri fotoğraflayan sanatçı ablam bir takım gibi, arılar gibi çalışıyorlar.
Bu arada meraklı kalabalık hem çifti hem de sanatsal girişimi merakla izliyor. Fotoğrafçı damadın eline bir tek ayakkabı verip merdivenlerde Sinderella temalı çekimler yaparken dayanamayıp ben de fotoğraf makineme davranıyorum. Bu arada gelinin doğu alman gülle atıcıları gibi yapılı damadın da uzun mesafe koşucuları gibi ince olması gözümüzden kaçmıyor.

Oksana Mas Installation Detail

Oksana Mas enstalasyonuna ait bir detayı da şuraya iliştireyim de nasıl bir deli işi olduğu anlaşılsın yaptığının.
Evet şaka maka 830 kelime olmuş bu yazı da, uzun yazdıysam ve sıkıldıysanız, “özet geç” diyenleriniz varsa malesef geçemiyorum, özet geçilebilecek gibi değil bu şehir. Evet gelin ve damadı arkamızda bırakıp bizi yeniden San Marco meydanına götürecek Vaporetto’ya atlıyoruz, çımacı abla (evet abla) mesafenin kısalığından dolayı bizden para da almıyor.
San Marco’ya ulaştığımızda ancak yemek yiyip otele dönecek ve havaalanına bizi götürecek deniz taksisi’ne atlayacak kadar zamanımız var.

Sinderella on stairs

Evet, daha önceden deneyip memnun kaldığımız bir yerde pizza, mozzarella, roka, balsamico gibi kelimeleri sanki bir dua okur gibi mırıldanarak karnımızı doyuruyoruz.
Artık sokakları hızlıca arşınlayıp otele dönme zamanı geldi, sorunsuz bir şekilde bu etabı da aşıp eşyalarımızı sırtlandıktan sonra otelin iskelesinden bizi havaalanına götürecek son 35 dakikalık yolculuğu yapmak üzere deniz taksisi’ne kuruluyoruz.
Gondolun aksine deniz taksisi kanallları hızla geçiyor, lagünün içerisinde kazıklarla işaretlenmiş güzergahtan havaalanına doğru uçar gibi yollanıyor.
Hava günlük güneşlik, etrafta bir çok başka tekne var, martılar ve diğer su kuşları kazıkların üzerinden tembel tembel bizi seyrediyorlar.
Biz de birazdan buraya veda edeceğimiz için gözlerimiz faltaşı etrafımıza bakıyoruz. Seyahatin sonunda deniz taksi iskelesinden havaalanı binasına yapacağımız o son 500 metrelik yürüyüş için güç topluyoruz.
Seyahatin sonuna gelmişken, yayında ve yapımda emeği geçen herkese ve özellikle hayatımın son 20 yılını birlikte geçirdiğim eşime teşekkür ediyorum. İyi ki varsın, nice 20 yıllara canım.
Namaste.

Water Taxi Ride

Venedik’e güzelleme – Ponte dei sospiri yalan olmuş!

By , September 12, 2011 6:16 pm

Venedik bu dünyadaki en güzel ve özel şehirlerden birisi. Bunu sadece ben söylemiyorum, genel kanaat bu şekilde olduğundan yaz, kış, sıcak, soğuk, kalabalık, pahalı demeden insanlar buraya akın akın geliyorlar. Benim de yolum 20 yıldan fazla süren bir aradan sonra bu muhteşem şehre düştü ve çok keyifli bir 3 gün geçirdim. Aşağıda bu seyahatin bazı fotoğrafları ve yaşattıkları rastgele sayıklamalar ve şizofrenik fikir uçuşmaları şeklinde birazdan dökülecek. Yani bu buralardan kaçıp başka bir sayfaya gitmek için son şansınız.

Neyse, bu sene çok seyahat ve az dalışla geçti geçiyor amma ve lakin seyahatlerden aldığımız zevk neredeyse Hitler’in almanlıktan aldığı zevke yakın. (Umut Sarıkaya’nın mu nefis esprisini bilmeyenler google efendi türbesinden gerekli yanıtı alabilirler) Uzunca bir aradan sonra ziyaret ettiğim Venedik yıllarca görmediğiniz birisinin metamorfozu gibi yavaş yavaş ama kararlılıkla devcileyin bir dünya güzelî’ne evrilmişti.

Gelir gelmez atladığımız Alilaguna deniz taşıtı bizi San Marco meydanı iskelesine bırakırbırakmaz sıcak ve rutubete aldırmadan uçakta tutulan bacaklarımızı açmak ve birazcık da olsa ortalığı keşfetmeye başlamak için yürümeye başlamıştık. İlk gözüme takılıp fotoğrafladığım şey bir maske oldu ki bu hiç de garip değil.

A Mask in Venice

Sahilde yan yana sıralanmış dükkanlarda birbirinden güzel bir çok maske vardı, makinede 50mm f1.8 takılıydı ve uzun zamandır sahip olduğum ama kullanmaya fırsat bulamadığım bir lensi kullanıyor olmanın coşkusu damarlarda dolu dizgin dolaşıyordu.

Şehrin tam olarak neresine düştüğünü bilmediğimiz otelimizi arıyorduk ama keyfimiz yerindeydi, Ahlar köprüsü (Bridge of sighs – Ponte dei sospiri) yakınında olduğunu bildiğimiz otelin yönüne doğru ilerlerken yolda bir çok hatıra eşya ve maskeler gördük, maskeler, maskeler, maskeler.

Sonunda epeyce bir yürüyerek Ahlar Köprüsü’ne ulaştık ama burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu, daha önceki seyahatlerimizde gördüğümüz köprü bu sefer yalan olmuştu. Dış cephe restorasyonu için Dük’ün Sarayı ve Zindan fasadlarına kurulan iskelelerin yüzeyi zevksizlik abidesi bir şekilde bir kozmetik şirketinin reklamıyla kaplıydı. Ben o şirketin yerinde olsam o şekilde bir reklamla anılmak istemezdim ama başkalarının reklam anlayışı ile bizimki farklıydı.

Bir süre durup bekleyerek Dük’ün Sarayı’nda yargılanan suçluların mahkumiyet yerleri olan Zindan’a (I Piombi) gitmeden önce geçip dışarıdaki hayatın ve Venedik’in güzelliğine bakarak iç geçirdiği köprü olan (olduğu iddia edilen diyelim) Ahlar Köprüsü kapitalizm denilen musibete meze yapılmıştı resmen. Burada manzaranın sefilliğini gören bazı dışarıdaki turist tayfasının ahları duyuluyordu.

Maskeler demiştim değil mi? Evet maskeler, venediklilerin sadece karnaval zamanları değil tanınmadan bir takım işler çevirmek istedikleri her zaman taktıkları bu maskeler sanki bu şehirle özdeşleşmiş ve son derece ince bir işçilikle dekore edilmiş örnekleri var.

Masks in shop windows

Evet, maskeler bir yanda dursun, köprünün üzerinden kaldığımız oteli görebiliyorduk ama bu oraya hemencecik ulaşabileceğimiz anlamına gelmiyordu tabii. Bu gerçeği anlamamız daracık sokaklarda geçirdiğimiz 20 dakika sonra tamamen ters yöne gittiğimizi anlamamızla başladı.

Mantıklı insanların yaptığı gibi bir harita edindik hemen, bu arada bu şehri gezmek isteyenlerin hafif bavul ve çantalar seçmesinin gerektiğini bildiğimiz için şanslıydık, aksi taktirde elimizde devasa bavullarla bu sokaklarda ilerlemek kabus olabilirdi bizim için.

Evet, haritayı edindiğimiz dükkandaki yardımsever amcanın da yardımıyla doğru yoldan yürüyerek, köprüler geçip ara sokaklardan kıvrılarak hedefimize doğru ilerliyorduk. Bu arada bendeniz sokak aralarında karşıma çıkan ilginç şeyleri fotoğraflıyor ve etrafıma ayran budalası edasıyla bakıyordum.

Bu eskisinin tam tersi yöne doğru yaptığımız manevra bizi hedefimize oldukça yaklaştırmıştı. Aklımızdan o an için silinen ama daha sonra defalarca görüp her seferinde küfürler ettiğimiz Ahlar Köprüsü’de geride kalmıştı tabii. Nasıl göründüğünü şurada görebilirsiniz.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü

Bu arada fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerlerine tıklayabiliyorsunuz haberiniz olsun dedim. Sokaklarda biraz daha yürüdükten ve enerjimizi neredeyse tamamen bitirdikten sonra aslında hiç de uzak olmayan otelimize ulaştık. Odamıza yerleştik, ona tertemizdi ve hafif, hafif, inceden , inceden limon kokuyordu.

Eşyaları bırakıp kendimizi sokağa attık bu arada o gece yapılacak olan La Traviata için Teatro La Fenice’ye bilet ayarladık. Biz biletleri altıktan sonra respsiyon görevlilerinin zafer kutlamalarını ise umursamadık çünkü son dakika ayarlamaları hiç bir memlekette ucuz olmazdı.

Gösteri saat 19.00′da olduğundan epeyce vaktimiz vardı, San Marco meydanına çıktık ve turistlerin, sevgililerin, seyyar satıcıların ve güvercinlerin farklı danslarının birbiriyle etkileşimini seyretmeye daldık. Meydanın üç tarafında kurulu masalara hizmet eden 3 farklı orkestra italyan ezgileri ve caz namelerini seslendiriyordu.

Bu süper meydan yiğidin harman yeriydi bu şehirde, her türlü fotoğraf çeken insan, aşık çift, uzak doğulu turist, ekmek peşinde güvercin ve kafe müşterisi buradaydı. İşte bu meydanda bizler Tirami su denilen tatlının rastgele ıslatılmış kedi dili, şeker, likör ve kahve kombinasyonu olmadığını öğrendik.

Burada 2 saniye durup yurdumda Tirami su yapan, yaptığını zanneden kişi, kurum ve kuruluşlara iki çift laf etmek istiyorum. YAPMAYIN CANIM KARDEŞİM!! YAPMAYIN! BECEREMİYORSUNUZ!! HOBİ OLARAK BİLE YAPMAYIN!. Çünkü yalnız ve güzel ülkemizde bize Tirami su diye kakalanan nesnenin burada yediğimiz nefasetle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir malzeme israfı olduğunu anlamıştık ve hayatımız artık asla eskisi gibi olmayacaktı. Neyse ama bu başka bir hikayedir. Zamanı geçirmek için ayaküstü yediğimiz yemek bile Istanbul’da yedirdikleri İtalyan Yemekleri’nden farklıydı. Ama normal olanı da bu sanırım. Burada Tirami su aldatmacasını affettiğimi sanmayın.

Pigeons - Columbini - Las Palomas - Göğercinler

Etraftaki kalabalık meydanı çevreleyen cazibe merkezleri arasında karıncalar gibi koşuştururken bazıları da güvercinleri (yasak olduğu NAL kadar harflerle yazılı olmasına rağmen) beslemekle meşguldü. Güvercinler de bu durumun tadını doyasıya çıkartarak sağa sola uçuşuyor ya da aceleci hareketlerle koşuşuyorlardı.

Bir kaç kare fotoğraf çektik, sonra sahile doğru yürüdük ve akşam opera için giyinip hazırlanmadan önce gelen geçenleri seyre daldık, hava güneşliydi ve hafif bir meltem estiriyordu ki değmeyin keyfimize.

Meydanın deniz tarafından girişinde bulunan yüksek iki sütun üzerinde Venedik’in iki simgesi olan San Marco’nun aslanı ve Savaşçı/Aziz St. Theodore’un heykeli yer alıyordu. St. Theodore heykeli ejderhayı mızrağıyla yendiğini gösteriyordu, bu ejderha yenme işi ilk olarak St. George ile başlamış ve daha sonra başkalarının da ejderhaları yendikleri tasvir edilmiş. Burada kastedilen ejderha ise kanlı, canlı, ateşli bir ejderha değil de içsel bir ejderha, yani insanın içsel  ihtirasları, dünyevi arzuları aslında.

Neyse, daha sonra o sıralar zayıflamakta olan Bizans İmparatorluğu’nun etkisinden çıkmak için tü kaka edilen St. Theodore’un yerini incil’in yazarlarından birisi olan ve kendisine bir meleğin görünerek “Pax tibi Marce, evangelista meus” barış seninle olsun Marco, evangelistim benim dediği rivayet olunan San Marco seçilmiş ve hem Bizans’tan hem de ilerleyen zamanlarda Papalık’tan bağımsız kalmanın yolu bulunmuş. San Marco’nun da kemikleri ölümünden sonra kaçırılarak Venedik’te gömülmüş ve kehanet tamamlanmış.

Evet, öte yandan meydandaki insanları seyretmek bir süre sonra insanı oldukça yoruyor söylemedi demeyin. Oyunun sergileneceği saate az bir zaman kala otele dönüp hazırlanmaya başladık. La Traviata, Guiseppe Verdi’nin önemli eserlerinde birisi ve ilk defa Venedik’te La Fenice tiyatrosunda sergilendiği için oyunun ayrı bir önemi var. Gerçi ilk sergilendiğinde seyircinin ıslıkları ve protestosu ile karşılaşmış ve başarısız olmuş ama bu başarısızlığın rollerin dağıtımından kaynaklandığı daha sonraki başarılı performanslarla ispatlanmış. La Fenice tiyatrosu, otelden 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde ve oldukça güzel bir salonu var. Opera için gelen şık şıkırdım insanların arasında meydanda LED ışıklı uçan oyuncaklar satan ya da dünyaca meşhur markaların çantalarının kopyalarını sudan ucuza (göreceli olarak) satan afrikalı abiler dolaşıyorlar.

Oyun, benim açımdan hayal kırıklığı değil ama bir Alex de değil! Prag’da seyrettiğimiz performans çok daha güzeldi. Modern zamana uyarlanan opera eserleri bende doğrudan “Hadi len!” refleksini tetikliyor ve konsantre olamıyorum.

Oyun bitimi, daracık ara sokaklardan geçerek artık konumuna alıştığımız otele doğru yola koyuluyoruz, gece vakti ıssız sokaklarda yürürken sürekli tetikte olan bizler seyahatin sonunda bu duruma alışıp Istanbul refleksini geride bırakıyoruz ama uzun sürmüyor tabii. Acaip bir şehir, ambulanstan, polise her kes tekne kullanıyor, ne araba, ne bisiklet hiç biri yok. Ya yürüyorsunuz ya da kanalları kullanıyorsunuz.

 

Gondollar - Gondolas

Gündüz vakti kanalları turalayan onlarca güzel gondol da bir yerlere bağlanmış sabahı bekliyorlar. Gondolcu esnafı anladığım kadarıyla şirketlere bağlı olarak çalışıyor, pazarlığa tabii bir tarifeyle uzun ve kısa turlar yapıyorlar ve hava karardıkça fiyatlar artıyor.

Nedense bana İzmir Fuarı ve Kordon civarındaki faytoncuları hatırlattılar ve bana mı denk geldi bilemeyeceğim ama ağızlarında bir avuç leblebi varmış gibi garip bir tınıyla italyanca konuşuyorlar.

Nereden bineceğiniz de gondol tecrübesini etkiliyor tabii, iç kanallardan binip, Wagner, Canasova gibi ünlü insanların evlerini görebiliyorsunuz. Zaten bu şehirde sürekli yukarı, aşağı , sağa, sola bakmakla geçen zamanımız gondol üzerinde bir de fotoğraf çekmek dürtüsüyle iyice zorlaşıyor.

Bazı gondollarda ayrıca akordeon çalan ve şarkı söyleyen tenor amcalar var ki onları takip edip müziği beleşe getirmek de ayrı bir zevk.  Gondolcu’nun ingilzce aksanı bir süre sonra zihninizi pirüpak yapıyor beyin yıkamak gibi bir etkisi var, bazılarının da gereğinden fazla yavşayabildiğini (gondolcunun katlanılabilir yavşaklık sınırı için bir standart yok) de gözlemledik.

Bu arada buraya kadar okuduysanız, soluklanın, yazı Manas Destanı formatına girmiş almış yürümüş, haberimiz yok (1353 kelime olmuş hey de hey hey), isterseniz yarın devam edin ama ben yazmaya devam edeceğim. Displinli biriyim. Gündüzleri bu gondolların kanallarda oradan oraya giderken ki görüntüsü o kadar güzel ki kaç kere seyrederse seyretsin insan durup bakmaktan kendisini alamıyor.

Gondolas in channel - Kanalda gondollar

Evet, bu arada ilk günümüz nihayete eriyor ve ertesi sabah yorgunluktan uyuya kalıp kahvaltıyı kaçırıyoruz ama sorun yok, Venedik bizim nasılsa, sokağa atıyoruz kendimizi, San Marco meydanı’na çıkıyoruz, katedralin önünde devasa bir kuyruk var o yüzden Rialto köprüsüne doğru yürüyoruz. Köprü son derece güzel ama güneş de yakıcı dolayısıyla fazla oyalanmadan ara sokaklara karışıp San Marco’ya dönüyoruz, buraya gece geleceğiz. Bu arada öğle yemeğinde mücessem bir kazık yiyerek hayatın gerçekleriyle tekrar yüzlaşiyoruz ama olsun demek racon böyleymiş (Hesap + Kuver + Servis Triadı) diyoruz.

San Marco meydanında Dük’ün sarayına atıyoruz kendimizi, ihtişam, debdebe, paranın ve diplomasinin gücü her yere sinmiş. Özellikle haritalar inanılmaz etkileyici, Onlar meclisi’nin toplantı salonları ve gizli geçitler de öyle.

Gücü elinde tutanlar kendi egemen sınıflarını ve baskı mekanizmalarını otomatikman kuruyorlar, bu dünyanın her tarafında aynı sanırım. Burada aslan ağzı dedikleri sistemi kurmuşlar, duvarlardaki aslan ağzı şeklindeki açıklıklara isimsiz pusulalar atarak vatandaş birbirini jurnalliyor. Vergi kaçağı için ayrı kutu var, vatana ihanet için ayrı kutu hepsine onlar konseyi bakıyor ihbarların.

Enteresan bir sistem. Senato salonları ve yaşama alanları oldukça lüks olan saray zindan kısmına Ahlar Köprüsü ile bağlanıyor daha önce dışını gördüğümüz bu köprünün içinden geçerek zindana giderken görüntünün o kadar şiirsel olmadığını düşünüyorum.

Lion's Mouth - Aslan Ağzı

Şu fotoğrafta bir aslan ağzı var, yazıdan çözdüğüm kadarıyla saklı anlaşmaları ve vergi kaçaklarını ihbar etmek için, arkasında bir kutu var ve kapağı doğrudan Onlar Konseyi’nin toplantı odasına açılıyor. Gelen ihbar anında değerlendirilip karara bağlanıyor.

Sistem uzunca bir süre korku salmaya devam ediyor bu şekilde. Bu arada bu insanların 1600 lü yıllarda 53 metre boyunda ve 25 metre genişliğinde, tavan yüksekliği 12 metre olan bir senato salonu yaptığını ve bu salonda bir tek kolon bile olmadan bu açıklığın geçildiğini söylemiş miydim?

O devirlerde birilerinin lale yetiştirip alem yapmakla meşgul olduğunu da düşünürsek derin düşüncelere dalabiliriz o nedenle iyisi mi boşverelim bunları efendim. Boşverin lale devrini, rönesansı vesaireyi.

Sarayın içinden geçilen zindan gerçekten zindanlığın hakkını veriyor, nemli, karanlık ve bazı hücrelerde ayakta bile durulamıyor. Amacına uygun bir bina, bu arada meşhur Giacomo Casanova’nın bu zindana atılıp sonradan buradan kaçmayı başardığını da ekleyelim meraklısı okur belki maceralarını diye.

Evet, Ahlar Köprüsü’nün iki taş parmaklıklı penceresinden sözümona dışarıya bakıp ah çeken, inleyen mahkumların götürüldüğü zindan oldukça kötü bir yer ( I Piombi) ancak köprünün inşaatı zindanın kullanım süresinin neredeyse sonuna denk geldiği için bu iç çekme, ağlama hikayesi romantik bir söylentiden ibaret sanki.

Görülen manzara da şöyle bir şey, iç geçirmek için braz daha fazlası görülebilirdi sanki, şu anda sadece o korkunç cephe kaplaması iç geçirtiyor insanlara.

Ponte dei sospiri - Ahlar Köprüsü - Inner view

Bu arada, turumuz da neredeyse sona eriyor ve tekrar San Marco meydanına kendimizi atıyoruz, hava serinlemiş ve kalabalık bir nebze azalmışa benziyor, insanlar el ele koşturuyorlar, gülüyorlar, hayat devam ediyor.

Bu arada her zamanki lens seçme saçmalığımı burada da yaparak zamanında bir antikacıdan aldığım Tokina 25-55 f3.2-5.6 lensi buraya da getirmişim, D300 gövdeyle tamamen randomize bir uyum gösteren bu hurda parçası Lomografi lezzetini D300 ile yaşatıyor.

Buradan akşam dönmek üzere sözleştiğimiz Rialto köprüsüne doğru yola çıkıyoruz, akşam yemeği için ara sokakların birisinde minik bir lokanta bulup bu sefer kazık yemeden karnımızı doyurup yavaş ama tadını çıkara çıkara Rialto’ya ulaşıyoruz.

 

Rialto Bridge – Rialto Köprüsü

Gece de kalabalık, ama biraz daha kabul edilebilir bir seviyede diyebiliriz ve Grande Canale’ın harika bir görünümü var. Fotoğraf çekiyoruz, balık lokantalarının vitrinlerindeki tanıdık yüzlerle (pavurya, dil balığı, ıstakoz, langusta, sinarit) selamlaşıyoruz. Manevi huzurlarında saygı duruşunda da bulunuyor olabiliriz tabii nasıl düşünürseniz öyle. Bu arad kanal kenarlarında genç insanlar şarap içerek oturup mehtabı seyrediyorlar. İnanılmaz ama gerçek, kimse kimseyi bu nedenle bıçaklamıyor.

Neyse, yorgunluk ve şarap ağır basıyor, son bir bira alıp bir yandan onu yudumlarken diğer yandan yavaş yavaş otele dönüyoruz. Artık şehrin neresinde olursak olalım alıştığımız bir disiplinle otelin yolunu bulabiliyoruz ve bu çok hoş.

Yarın son günümüz ve aklımızda bir çok plan var yapılacak. İyi bir uyku için yatağa kendimizi atmadan önce sicilya armutları’nın bir halta benzemediği konusunda bir fikir sahibi olacak kadar yiyoruz.

 

Şimdilik 2057 kelime ile yazıyı buraya park edelim, yarın biraz daha kısa bir devam yazısıyla son bulacak maceramız.

Namaste,

 

Panorama Theme by Themocracy