Sunny days and strolling in the woods.
Zürih Tren garından (Hauptbahnhof) bir alt kata geçip kendisini Ütliberg’e çıkaracak trene bindiğinde suratında müstehzi bir ifadeyle etrafını süzüyordu. Ütliberg aradığı yerdi, tüm şehri tepeden gören bir hakim tepe, maceranın almancası, yarım günlük boş zamanı değerlendirmenin diğer ismiydi. “Ütli berg gmütli berg” (Ütli dağı rahatlık-huzur dağı) diye kendi kendine mırıldandı, vagondaki diğer insanlar bu mırıldanmayı duymadılar bile.
Aklı trene binmeden önce gördüğü ve kızıl gerdan sandığı ama aslında bir ispinoz olan minik kuş’ta kalmış kalanını da uzun bir zaman önce peynir ekmeğe katık yaptığından karar verme süresi yıldırım hızında bir süper kahramana dönüşmüştü. Yarım saatlik tren yolculuğu sonunda kalabalık turist ve günübirlik gezici, başıboş, aylak insan taifesiyle birlikte son durakta indiğinde Ütliberg’in tepesine tırmnmak için daha uzun bir yol vardı önünde. Aceleci adımlarla kalabalıktan sıyrıldı ve yukarıya doğru kıvrıla kıvrıla çıkan planeten weg’e (gezegenler yolu) sardırdı. Yol boyu gezegenlerle ilgili bilimsel şeyler yazılı tabelaları gözardı ederek sıcak ve güneşten kaçar adım belirli bir süre ilerledi.
Bir süre sonra “Süpper manzara 600 metre ileride” yazan bir ilana inanarak saptığı yolun 1500 metre sonra vardığı sonunda yukarıdaki tabelayı gördü, Cennetin kapısı, iyi güzel de kapı burası olsa bile cennet oldukça uzak olmalı diye düşündü. Bir süre etrafa bakıp ortamdaki kuş sesleri, yaprak hışırtıları, börtü böcek vızıltıları arasında bir ses bir işaret bekledi. Beklediği işaret bir süre sonra bilinçaltından geldi, “Ne duruyorsun burada be adam ? Daha çok yol var yukarıya, tepeye çıkmalısın!” Uslu bir çocuk olduğu için hemen itaat etti, uslu olmanın şirinleri görebilmek dışında bir başka artısı da fuzuli tartışmalara girmemekti özellikle de kendi bilinçaltınızla. Yola devam ederken “ne kadar süper bir maceradayım!” hissi kafasını tamamen kaplamış ve sıcak havada donanımsız, susuz, iş kıyafetleriyle dağda ormanda ne işi olduğu yönündeki soruları bastırarak sindirmişti.
Yol biraz daha medeniyete yakın emareler vermeye başladığında yolun sağında solunda yer alan Baphomet heykelleri dikkatini çekti. Ne oluyor? diye düşündü, tapınak şövalyelerinin burada işi ne? Quo vadis? Bu arada olan bitenden habersiz masum turistler bu heykellerle fotoğraf çektiriyorlardı, aydınlatma armatürü, kent mobilyası süsü verilmiş bu pagan sembollerden uzaklaşayım da başıma bir şey gelmesin neme lazım düşüncesiyle süratini arttırdı.
Sağa sola serpiştirilmiş diğer devasa heykellerden aceleyle sıyrılmak için son bir atak yaptı, bu atağın neticesinde soluklanmak için durduğu düzlükte yolun sonuna oldukça yakın olduğunu farketti. Aşağıdayken ufacık görünen televizyon kulesi solunda dev gibi yükseliyordu. Diğer turist ve meczup taifesi ağaçların arasında gezinir ve mangal yaparaken düzlükte saklambaç oynayan çocukları fark etti. Oyun bizimkine çok benziyordu bir tek ebe yumduğu zaman diğer oyuncular önce koşarak ebeye dokunuyor sonra da saklanıyorlardı. Sayma faaliyeti bitince ebe gözlerini açıp saklananları “Martin ih ha dih g’saah!” (Martin seni gördüm’ün Züri Düüütsch dilinde söylenişi) gibi çığlıklarla diğerlerini ebeliyordu.
Bu arada çocukların arasında hile ve desiseyle ebe olan garibanı aldatmaya yönelik hareketler sergileyen, taktik yapan mini çakallar olduğu da gözden kaçmıyordu. Bunların bazıları sağa sola ufak taşlar atarak dikkat dağıtıyor bazıları da eski savaş hilelerini uyguluyorlardı.
Bir süre durup oyunu seyrettikten ve oracıktaki çeşmeden su içtikten sonra dinç ve çevik adımlarla yolun kalanını katederek son etaba ulaştı. Burası değişik sembollerle işlenmiş bir nokta, hakim tepenin üzerinde kurulu gözetleme kulesinin eteğindeki son vahaydı. Burada etrafına dikkatlice baktı, hemen arkasında yükselen çelik kuleye tırmanmak için soluklanmadan hamle etti. Kule gökyüzüne saplanan bir mızrak gibi yükseliyor ve basamakları rüzgar ve güneşe rağmen çıkacak delilere nefis bir manzara vaadediyordu. Kuleye tırmanırken sol taraftaki sütunlardan birinde aradığı işareti gördü.
Televizyon kulesi ve tepedeki restoranın dikkatini dağıtmasına izin vermedi, sütunun üzerinde yazılı yazıyı dikkatle okudu, kendi kendine “deme yahu” diye mırıldandı, “9-11 Was an inside job” (11 Eylül saldırısını içeriden tezgahladılar!) demek gerçekten böyleymiş. Kalbi, yerden 30 metre yukarıda korkuluğun dışına sarkarak ve kendini gen havuzundan temizleme pahasına bu çıkartmayı binbir zorlukla sütuna yapıştıran kahraman şövalye için (kısaca debil diyebiliriz) minnetle çarpıyordu. Kalan basamakları da aceleyle çıkıp tepedeki platforma ulaştı. Sonunda arzu ettiği hakim tepeye ulaşmıştı, Ütliberg onundu artık, fethedilmişti. Muhteşem manzarayı doya doya izledi, açık havada isviçre alplerinin şahane görüntüsü insanı yaz günü donduran rüzgara rağmen inanılmazdı. Yanında daha iyi bir fotoğraf makinesi olmadığı için hayıflandı, iş seyahati olunca D300 evde dolabı bekliyordu tabii.
Sonra panorama yaparım diye bir kaç ardışık kare çekti. Bir süre daha bu süper ortamın tadını çıkarttıktan sonra nedense aşağı baktı ve o da ne?
Bunu nasıl oldu da görmedim diye düşündü, bir süre baktıktan sonra gördüğünün gerçekliğinden emin oldu. Yukarıda işi bitmişti, saatine baktı ve not aldı aşağıya doğru indi gördüklerinin aslında notalardan ibaret olduğuna iyice emin oldu. Notalar tabii ya, ne sanmıştı? Notalar..
Başkaları farketmeden bu notaları sinsice fotoğrafladı, artık platformun sonuna doğru gidip manzaranın tadını çıkarabilirdi. Notaların hangi gizli kalmış ezgiye ait olduğunun bir önemi yoktu, onlar sadece birilerinin onları farketmesini bekliyorlardı o kadar. Dönüş yolu gidişten çok daha kısa sürdü, tren yolculuğu sona erdiğinde Limmat yönüne doğru yürürken oksijen ne güzel şey diye düşündü.
Her zaman geçtiği sokaktan geçti, hızlı hızlı belediye meydanına kadar yürüdü, bir kaç fotoğraf daha çektikten sonra yürüyerek otele doğru yollandı, yatağına ulaşması sandığından da uzun sürecekti.
- Uvvamı-ı-azam Aziz Efendi’nin gündüz düşleri , sahife 27, 2010 – 2. Hamur kağıda renkli
PS: Tüm fotoğraflar Nikon L21 ile çekildi, panoramadaki iğrenç vinyetler de o yüzden oldu.
PSS: İspinoz düzeltmesi için Sn. Burçin Dedeoğlu’na teşekkür ederim.

















