Hassas dengeler veyahut 3 derste ters köşe !
Sanırım bu St. John’s Reef seyahatinin son yazısı olacak bir süre daha bu konuda yazmayacağım. Ama hem güncelliği hem de gerçekten maceralarla dolu bir seyahat olması bakımından ne zaman iki satır yazmaya kalksam aklıma bu seyahatin anıları geliyor. (Bu arada rahmetli Zeki Müren’in – ki mekanı cennet olsun – Kahır mektubu isimli şarkısına başlayacakmışım yukarıda ama ucundan dönmüşüm)
Daha önce yazdığım etaplarla gelişen St. John’s Reef seyahati macerasında sonunda her şey yoluna girmiş ve şansımıza son derece olumlu, uyumlu bir ekiple süper dalışlar yapıyoruz. Ortam güzel, arkadaşlık güzel, teknede mevcut italyanlar ayrı bir grup biz türkler apayrı bir gruptayız. Ayrı liderlerle aynı noktalara dalıyoruz, bir gün önce onlar ertesi gün önce biz. Böyle adaletli bir sistem kurulmuş, akşamları da şirin küfürbaz aşçımızın (özellikle ps-2 de futbol oynarken ağzının endazesi yok elemanın, italyanca küfür hazinem sayesinde 3 katına çıktı bambaşka bir insanım artık) -ki kendisi orta ikiden terk bir oğlan çocuğuna benziyor- hazırladığı hakikaten muhteşem yemekleri teknenin yemek salonunda azotun ve eforun da verdiği açlıkla köpek balıkları gibi mideye indiriyoruz.
Bu arada günler ilerledikçe diğer grupla da aşina oluyoruz yavaş yavaş, onların lideri Andrea efendi, kendisi daha önceki maceralardan da hatırlanacaktır, hani bana telefonda “Kaç beden giyiyorsun?” diyen zat-ı-muhterem. Bir tane kaslı abi var, dövmeleri gerçekten güzel üzerindeki t-shirtlerden cocos island , raja ampat gibi dalıcıların ağzını sulandıran yerlerde daldığı anlaşılıyor, sonra bay ve bayan çöpsüzüzüm var, dalıp çıkıyorlar sorunsuz problemsiz, arkeolog amca var ki kendisinin teknenin 4 ortağından biri olduğunu ve Hierapolis kazılarında çalıştığından naşi Türkiye’yi oldukça iyi bildiğini öğreniyoruz, zehirlenen gazlı abi var, kalıplı falan ama ton balıklı 4 dilim pizza adamı yamultmaya yetti de arttı bile en son olarak da dokunmatik abla ve kaslı ablası var bunların dalıcı olduklarından bile şüpheliyim.
Neyse günler geçiyor, her gün rutin aynı sabah 06:00 içtima, 06:30 birinci dalış, kahvaltı, 10:30 ikinci dalış, öğle yemeği 15:00 üçüncü dalış, beş çayı, 18:00 gece dalışı, akşam yemeği ve serbest zamandan sonra koğuş yat. Bu düzen içinde dokunmatik abla ve kaslı ablası ki aralarında abla-kardeş ilişkisinden daha ileri bir yakınlık var, dalışlardan arta kalan zamanda kaslı abla arkadaşını Mısırlı tayfalardan atmaca gibi savunuyor, yirmili yaşlarda olan dokunmatik abla ise hafif naif, elini tayfaların üzerinden çekemiyor bir türlü böyle bir ortam.
Bu arada dalışlardan çıkınca dokunmatik abla’ya oksijen verildiğini görüyoruz, sebebi ise meçhul, dalış yapmadığı zamanlarda ya aşçıları kovalıyor veya güneşin altında kızarmakla meşgul abla. Seyahatin üçüncü günü gecesi ortalıkta bir gerginlik hakim, dokunmatik abla bir şezlonga yatmış, etrafında birileri sürekli ellerini kolonyayla ovuyorlar, oksijen tedavisi başlanmış, Andrea efendi ve arkeolog amca korkudan bembeyazlar, bu tablo yarım saat kadar sürdükten sonra bizim grupta bulunan doktoru çağırıyorlar. Kızın dekompresyon hastalığı (vurgun) geçirdiğinden şüpheleniyorlar, denizin ortasında en yakın karaya saatlerce mesafede olunca bunun önemi tartışılmaz tabii.
Doktor geliyor, kızı muayene ettikten sonra hemen teşhisi koyuyor, oksijeni kesin, vurgun değil, dehidrasyon, su ve mineral verin, sakinleştirin yarın bir şeyi kalmaz. Bütün bunlara rağmen bütün gece seyir yaparak geldiğimiz yolu geriye dönüp kızı Marsa Alam’daki basınç odasına götürüyorlar. Öğleden sonra da güle oynaya tekneye geri geliyor. Doktora ve bizlere teşekkür ediyor, ablası’nın da içi rahatlamış gibi bir hali var.
Olayın aslı ise şu, dokunmatik abla open water bröveli ve daha önce sadece 18 dalışı var, hastalandığı gün toplam 5 saat güneş altında kızarıp kalan kısmında da klima altında uyuyor, üzerine de dalış yapınca sonuç ileri derece dehidrasyon, panik vesaire vesaire. Bu arada olan bizim 2 dalışımıza ve yarım günümüze oluyor, çizmemiz gereken marşrutun bozulması, atladığımız dalış noktaları ve çektiğimiz stress de cabası.
Bu hikayeyi yazmamın sebebi ise komik veya ilginç olması değil, tam tersi üzücü olması ve çıkarılacak dersler. Bunları kısaca ve önem sırasına sıralamam gerekirse:
- Bütün dalış aktivitelerinde olduğu gibi, kendi kendinize yeter olmanız gereklidir. Her koyun kendi bacağından asılır, özellikle sualtında.
- Etrafınızda sizin bütün gün güneş altında manda yavrusu gibi yatıp, klima altında uyuyup, hiç su içmeyip sonra dalış yapmanıza izin verecek arkadaşlarınız varsa gerçekten size yazık. Onlardan bir an önce kurtulun.
- Dalış lideri veya sorumlusu olduğunuz bir organizasyonda bir dalıcı bütün gün güneş altında manda yavrusu gibi yatıp, klima altında uyuyup, hiç su içmeyip sonra dalış yapabiliyorsa siz de lider veya sorumlu olarak sahte parayla bile beş para etmezsiniz.
- Gururla göğsünüze vurup web sitenizde reklamını yaptığınız uydu telefonunun çalışıp çalışmadığını kontrol etmiyorsanız madde 3 e bakınız.
- Bu işle ilgili tüm yazılı mecralarda dalıcıların belli bir tecrübeye sahip olmaları gereklidir diye buyurup sonra 18 dalışlı tüyü bitmemiş sabiyi liveaboard’a getirir, sahipsiz kontrolsüz günde 4 dalış yaptırır ve saldım çayıra mevlam kayıra derseniz madde 3 e bakınız.
Amma ve lakin olaydan çıkan en önemli ders bu işlerde her zaman ve her yerde tek başına olduğunuz ve önce kendinize sonra badinize yeter ve göz kulak olmanız gerektiğidir. Bu yazıyı yazmamın sebeplerinden birisi de bu eğer italyanlarla dalıyorsanız biraz fazla akdenizli olma ihtimalleri var aklınızda bulunsun.
Olaydan iki gece sonra bu tür liveaboard teknelerinin raconundan olduğunu öğrendiğimiz crew party sırasında – ki bu parti tayfaların arap müzikleri eşliğinde göbek attıkları ve pasta yedikleri dandik bir aktiviteden ibaret- tayfalarla dans ederken her şeyi unutup gitmiş bile. Andrea efendi ise rahatlamış ama hafif bir ezikliği de yok değil, “5 yılda sadece 2 kere böyle karaya döndük, ilkinde yolcu merdivenden düşüp bacağını kırmıştı bunda ise emin olmak zorundaydık” diyor. Teknede şansımıza doktor bulunmasa kızın başına gelebilecekleri düşünmek bile istemiyorum, dehidrasyondan kalp durmasından başla oksijen zehirlenmesinden çık.
Bu tür seyahatlerden önce dalış sigortası yaptırmış olmanın (DAN sağolsun) dayanılmaz hafifliğiyle bu kısa hikayeyi de hayat dersleri hanesine ekliyorum.

Wadi Gimal - Table Corals
Bu seyahat sırasında bu güne kadar gördüğüm en güzel masa mercanları (table coral) Wadi Gimal denilen resifteydi, bu fotoğraf da onlardan biri. f10 1/60 @ ISO 200 .
Namaste,

