2009

By , December 30, 2009 7:03 pm

Bu güzel seneyi de geçmişe gömmeye hazırlandığımız şu nadide günlerde bu sene içerisinde çektiğim ve en çok beğendiğim ilk üç fotoğrafı burada yayınlamaya karar verdim.

Birinci sanırım şu :

 

Hush hush

 

Sualtı fotoğraflarında özellikle balık portresi olarak adlandırılan tarzda konuların ifadelerini yakalamak gerçekten çok meşakkatli bir iştir. Bu fotoğrafta bunu başardığımı düşünüyorum o nedenle 2009 senesinde çektiğim en iyi fotoğraflardan biri bu.

İkincisi sanırım bu:

I AM poisonous you know !

Süpermakro denilen tarzdaki nadir denemelerimden biri, dalmaya bayıldığım Çeşme’nin soğuk sularından, aynı zamanda D300 ile çektiğim 8148. kare ve deniz çıyanının yüzünü benden başkaları da merak ediyor olabilir düşüncesinin ürünü.

Sonuncu ise şu galiba :

Aslında çok fazla özelliği ve albenisi olmayan bir kare, benim beğenmemin sebebi tamamen şeffaf bir canlıyı bir gece dalışında tek flaşla bundan daha iyi fotoğraflayabileceğimi sanmıyorum. Bir nevi kilometre taşı benim için.

Evet, 2009 bitti, her anlamda heyecan dolu bir yıldı, 2010 daha sakin ve huzurlu olur umarım.

Selam ve Saygı ile

Namaste,

İyi Seneler / Happy New Year / С Новым Годом

By , December 29, 2009 2:34 pm

 

İyi Seneler / Happy New Year / С Новым Годом

2009 a veda ederken / As we say farewell to 2009 / Мы скажем до свидания к 2009 ому году.

Hepimize sağlık ve mutluluklar diliyorum / I wish health and happines for all of us /  Я желаю всем нам здоровья и счастья

Namaste,

Sandıktan kareler veya 2009 gidiyor ..!

By , December 22, 2009 9:11 pm
The Three Musketeers

The Three Musketeers

Kimi zaman eski çektiğim fotoğrafları kontrol ediyorum, etiketlemek, incelemek, zaman içerisinde post processing denilen şeye daha vakıf olduğum için fotoğrafı yeniden işlemek veya şu an aklıma gelmeyen gizemli sebeplerden dolayı.

Böyle zamanlarda çektiğim fotoğraflardaki teknik eksiklikler beni güldürüyor, keşke şunu şöyle yapsaymışım dediğim oluyor bazen, anlık fotoğraflarda bunu daha az söylüyorum çünkü bir an o, ayar yapacak vakit yok, kadrajı yapıp deklanşöre basıyoruz, flaşlar dolunca bir kere daha, bir kere daha.

Son yaptığım yurtdışı dalışlarından sonra genelde çevremden gelen tepki “Artık Türkiye’de dalmazsın herhalde” oldu. Bunun sebebi yurtdışına kıyasla canlı popülasyonunun azlığı, mevcut canlıların da av baskısı yüzünden fazla ürkek olması tabii. Ancak bu fikre katıldığımı söylemem mümkün değil henüz. Canlının az olduğu bir yerde bakılacak, fotoğraflanacak, dalış lideriyseniz gruba gösterecek bir şeyler bulmak gerçekten beceri işidir. Balığı böceği sopayla kovaladığınız tropik sularda bu işi babam da yapar, marifet bizim sularımda bu becerileri gösterebilmektedir.

2009 senesini bitiriyoruz, iş açısından yorucu dalış ve fotoğraf açısından ise son derece tatmin edici bir sene olmuş benim için, gelecek senelerin hepimiz için daha da iyi olmasını diliyorum. Kıbrıs dahil 3 yurdışı dalış seyahati ile kırdığım rekoru daha da ilerletmem gerek 2010 da :) .  Hep hayalimde olan bir türlü işte bitti diyemediğim kitabımı da bu sene bitirmek azim ve kararlılığındayım. İnsanın kendi yazdıklarını bir türlü beğenememesi ne acıklı bir şey, altı sayfa yazıp ondan sonra bu ne yahu demek kadar acısı yok sanırım.

Şimdi bir baktım da blog yazmaya başlayalı 3 sene olmuş, önceleri blogspot da başladığım macera kendi domain’im ve wordpress altyapısı ile devam ediyor, çektiğim fotoğrafları da insanlarla paylaşabileceğim bir sitem oldu bu sene, bu açıdan da kayda değer bir yıl benim için. Bunları yazarken bir sonraki yazımın da konusunu buldum.

Son seyahatten bu yana çektiğim fotoğraflardan seçtiklerimi birer foto-kitap haline getirip saklamaya başlamıştım, bu iş için de patates baskı‘nın hizmetlerinden yararlanıyordum. Her ne kadar siteleri pek kullanıcı dostu olmasa da baskı alanında hem fiyatları hem de hizmet kaliteleri oldukça iyi. St. John’s Reef seyahatinin kitabını baskıdan bekliyorum ve bu sefer 3 kopya istedim ne olur ne olmaz diye.

Bu yazıya dün başlamış ve gece de bitirmeyi planlamıştım ama mümkün olmadı ve bu güne kaldı, sabah yazmaya başladığımda – ki saat 07.30 sularıydı- Bratsch’ın Armenian Waltz isimli parçası çalıyordu. Bu arada kaşınmatif sendromum hala sürmekte ki Sevda Şahin’in diğer turlarına bakıp hayal kuruyorum sürekli, yılbaşı vesilesiyle milli piyango, sayısal loto gibi araçlar ve umudun fakirin ekmeği olması durumundan, kuzey buz denizi dalışları, sardalya göçü, lembeh boğazı gibi turlara kasap vitrinini kesen kediler gibi yalanarak bakıyorum.

Bu arada Akyalar bana sevgili dostum, buddy Julian Vilkoşevski’yi ve onunla yaptığımız bir dalışta ortasında kaldığımız sürüyü hatırlattı. İzmir , Ekim sonları oldukça soğuk bir havada, makinede macro lens takılı, dalışın ortalarında bir yerlerde bir anda bir akya sürüsü peydahlanıyor maviden, etrafımızda dakikalarca dönüyorlar. Makinenin biten pili ve uygun olmayan objektif yüzünden bu dansı sadece seyredebiliyorum, Julain ise makinesinin video modundan faydalanarak bu anıyı kayda geçiriyor.

http://www.vimeo.com/8333055

Bu Akyalar daha küçük ama sayıları daha fazla ve oldukça sokulganlar. Seneyi bitirirken 2009 da çektiğim en iyi karelerle ilgili bir yazı hazırlıyorum, senenin kapanışını onunla yapacağım.

Namaste,

Digital Workflow (Short Version)

By , December 18, 2009 6:00 pm
This post was initially in turkish, here i will try to explain the workflow that i have developed the habit of using for processing the digital files that we produce during underwater photography. Before we begin, All brand names are trademarked by their lawful owners including but not limited to ADOBE, NIKON, Photoshop, GIMP, Capture NX , View NX, Bridge, Lightroom and others that i forget to mention here.
After every dive there is a ritual of downloading the photographs to the pc, bagging and tagging, discarding the bad shots and labelling the keepers. This ritual is best done with a fast interface like USB-2 or Firewire and a cataloging/viewing software like View NX or Adobe Bridge or Lightroom or whatever you like to use. I use View NX due to simplicity and efficiency it provides.
After downloading, i catalog , tag and classify, this is very important as the number of photographs that you take increases, it becomes difficult to find how many loggerhead turtle photographs that you have.
 
I use a general setup file for tags and add delete as necessary. After this operation digital editing or the workflow commences. I have experimented with lots of software products for this challenge including GIMP (a very good open source alternative), Lightroom, Adobe Photoshop CS3 etc. You can select the one which suits your needs and budget but i decideed to use Adobe Photoshop CS3 and Capture NX and the workflow is based on that. The image below is directly out of the camera without modifications.
 

Wadi Gimal Reef Scene (Before)

Wadi Gimal Reef Scene (Before)

 
  
First step is to make a copy of the original file and work on the copy, always keep the original intact, this will give you more creative freedom without ruining your shot. I shoot in Nikon RAW format which is called NEF and open my files in Capture NX first. I always start with checking the histogram of the image, the histogram must be evenly distributed bell shaped curve. If the histogram is close to the left the photograph is underexposed and if it is leaned to the right that shows the opposite situation, making the photograph overexposed. The exposure problem can be fixed up to -1 or +1 f-stop but there is a price to pay (noise).
We can deal with the noise using noise elimination software later.
After correcting the exposure, we take a quick look at the White Balance, shooting in RAW gives you the flexibility to change the WB to your liking without destroying the image. I usually use the method of sampling a well lit portion of the reef for the white balance with the WB correction tool. If you have a white surface like a slate or some piece of equipment you can use it as well. After changing the white balance i save the file as NEF and convert to TIFF to switch to Photoshop.
I open the TIFF file in photoshop, if necessary i crop the picture by using a cropping tool and then check and do a quick corner burn if necessary. Corner Burning is a neat trick, i perform it by duplicating the background layer, selecting a fair sized rectangle inside the photograph, using Feather command for rounding the edges of the selection, changing the blending mode of the layer to Multiply and flattening the layers. This burns the corners and pops-out the main subject.
After this step i perform some color balancing magic, by using selective color and adjusting the sliders for the channels REDS, YELLOWS and NEUTRALS. In these channels i usually increase the lost red colour, yellows and blacks until i obtain the colors that i have seen underwater.  As the last step i perform the sharpening, here i use either a sharpening mask and selectively sharpen or a general unsharp mask.
Here we almost have the final image. Save the TIFF file and convert to JPG if it is suitable for your purpose.
Wadi Gimal (After)

Wadi Gimal (After)

As you see it is a fairly short procedure when you have an image which is correctly exposed. If you have other problems like backscatter, bad exposure, improper white balance etc. the time needs to be dedicated to post processing increases exponentially and comes the point at which you have to ask yourself the dreaded question “How bad do i need this photograph?” and act according to your answer.
The photo is a reef scene shot in Wadi Gimal – St. John’s Reef – Red Sea, 10.5mm Fisheye F2.8DX , F13 1/60 @ISO 200
Namaste,

Espen Rekdal Probably means Superior Photographer in Norwegian !

By , December 16, 2009 10:08 am

I rarely post other photographers works here, only when i am green with envy like a garden gnome. But the works of Espen Rekdal are truly astonishing, especially the wideangle shots and the super macros. So just to remind myself what underwaterphotography is and how it should be performed.

http://www.espenrekdal.com

Namaste,

Hassas dengeler veyahut 3 derste ters köşe !

By , December 14, 2009 10:08 pm

Sanırım bu St. John’s Reef seyahatinin son yazısı olacak bir süre daha bu konuda yazmayacağım. Ama hem güncelliği hem de gerçekten maceralarla dolu bir seyahat olması bakımından ne zaman iki satır yazmaya kalksam aklıma bu seyahatin anıları geliyor. (Bu arada rahmetli Zeki Müren’in – ki mekanı cennet olsun – Kahır mektubu isimli şarkısına başlayacakmışım yukarıda ama ucundan dönmüşüm)

Daha önce yazdığım etaplarla gelişen St. John’s Reef seyahati macerasında sonunda her şey yoluna girmiş ve şansımıza son derece olumlu, uyumlu bir ekiple süper dalışlar yapıyoruz. Ortam güzel, arkadaşlık güzel, teknede mevcut italyanlar ayrı bir grup biz türkler apayrı bir gruptayız. Ayrı liderlerle aynı noktalara dalıyoruz, bir gün önce onlar ertesi gün önce biz. Böyle adaletli bir sistem kurulmuş, akşamları da şirin küfürbaz aşçımızın (özellikle ps-2 de futbol oynarken ağzının endazesi yok elemanın, italyanca küfür hazinem sayesinde 3 katına çıktı bambaşka bir insanım artık) -ki kendisi orta ikiden terk bir oğlan çocuğuna benziyor- hazırladığı hakikaten muhteşem yemekleri teknenin yemek salonunda azotun ve eforun da verdiği açlıkla köpek balıkları gibi mideye indiriyoruz.

Bu arada günler ilerledikçe diğer grupla da aşina oluyoruz yavaş yavaş, onların lideri Andrea efendi, kendisi daha önceki maceralardan da hatırlanacaktır, hani bana telefonda “Kaç beden giyiyorsun?” diyen zat-ı-muhterem. Bir tane kaslı abi var, dövmeleri gerçekten güzel üzerindeki t-shirtlerden cocos island , raja ampat gibi dalıcıların ağzını sulandıran yerlerde daldığı anlaşılıyor, sonra bay ve bayan çöpsüzüzüm var, dalıp çıkıyorlar sorunsuz problemsiz, arkeolog amca var ki kendisinin teknenin 4 ortağından biri olduğunu ve Hierapolis kazılarında çalıştığından naşi Türkiye’yi oldukça iyi bildiğini öğreniyoruz, zehirlenen gazlı abi var, kalıplı falan ama ton balıklı 4 dilim pizza adamı yamultmaya yetti de arttı bile en son olarak da dokunmatik abla ve kaslı ablası var bunların dalıcı olduklarından bile şüpheliyim.

Neyse günler geçiyor, her gün rutin aynı sabah 06:00 içtima, 06:30 birinci dalış, kahvaltı, 10:30 ikinci dalış, öğle yemeği 15:00 üçüncü dalış, beş çayı, 18:00 gece dalışı, akşam yemeği ve serbest zamandan sonra koğuş yat. Bu düzen içinde dokunmatik abla ve kaslı ablası ki aralarında abla-kardeş ilişkisinden daha ileri bir yakınlık var, dalışlardan arta kalan zamanda kaslı abla arkadaşını Mısırlı tayfalardan atmaca gibi savunuyor, yirmili yaşlarda olan dokunmatik abla ise hafif naif, elini tayfaların üzerinden çekemiyor bir türlü böyle bir ortam.

Bu arada dalışlardan çıkınca dokunmatik abla’ya oksijen verildiğini görüyoruz, sebebi ise meçhul, dalış yapmadığı zamanlarda ya aşçıları kovalıyor veya güneşin altında kızarmakla meşgul abla. Seyahatin üçüncü günü gecesi ortalıkta bir gerginlik hakim, dokunmatik abla bir şezlonga yatmış, etrafında birileri sürekli ellerini kolonyayla ovuyorlar, oksijen tedavisi başlanmış, Andrea efendi ve arkeolog amca korkudan bembeyazlar, bu tablo yarım saat kadar sürdükten sonra bizim grupta bulunan doktoru çağırıyorlar. Kızın dekompresyon hastalığı (vurgun) geçirdiğinden şüpheleniyorlar, denizin ortasında en yakın karaya saatlerce mesafede olunca bunun önemi tartışılmaz tabii.

Doktor geliyor, kızı muayene ettikten sonra hemen teşhisi koyuyor, oksijeni kesin, vurgun değil, dehidrasyon, su ve mineral verin, sakinleştirin yarın bir şeyi kalmaz. Bütün bunlara rağmen bütün gece seyir yaparak geldiğimiz yolu geriye dönüp kızı Marsa Alam’daki basınç odasına götürüyorlar. Öğleden  sonra da  güle oynaya tekneye geri geliyor. Doktora ve bizlere teşekkür ediyor, ablası’nın da içi rahatlamış gibi bir hali var.

Olayın aslı ise şu, dokunmatik abla open water bröveli ve daha önce sadece 18 dalışı var, hastalandığı gün toplam 5 saat güneş altında kızarıp kalan kısmında da klima altında uyuyor, üzerine de dalış yapınca sonuç ileri derece dehidrasyon, panik vesaire vesaire. Bu arada olan bizim 2 dalışımıza ve yarım günümüze oluyor, çizmemiz gereken marşrutun bozulması, atladığımız dalış noktaları ve çektiğimiz stress de cabası.

Bu hikayeyi yazmamın sebebi ise komik veya ilginç olması değil, tam tersi üzücü olması ve çıkarılacak dersler. Bunları kısaca ve önem sırasına sıralamam gerekirse:

  1. Bütün dalış aktivitelerinde olduğu gibi, kendi kendinize yeter olmanız gereklidir. Her koyun kendi bacağından asılır, özellikle sualtında.
  2. Etrafınızda sizin bütün gün güneş altında manda yavrusu gibi yatıp, klima altında uyuyup, hiç su içmeyip sonra dalış yapmanıza izin verecek arkadaşlarınız varsa gerçekten size yazık. Onlardan bir an önce kurtulun.
  3. Dalış lideri veya sorumlusu olduğunuz bir organizasyonda bir dalıcı bütün gün güneş altında manda yavrusu gibi yatıp, klima altında uyuyup, hiç su içmeyip sonra dalış yapabiliyorsa siz de lider veya sorumlu olarak sahte parayla bile beş para etmezsiniz.
  4. Gururla göğsünüze vurup web sitenizde reklamını yaptığınız uydu telefonunun çalışıp çalışmadığını kontrol etmiyorsanız madde 3 e bakınız.
  5. Bu işle ilgili tüm yazılı mecralarda dalıcıların belli bir tecrübeye sahip olmaları gereklidir diye buyurup sonra 18 dalışlı tüyü bitmemiş sabiyi liveaboard’a getirir, sahipsiz kontrolsüz günde 4 dalış yaptırır ve saldım çayıra mevlam kayıra derseniz madde 3 e bakınız.

Amma ve lakin olaydan çıkan en önemli ders bu işlerde her zaman ve her yerde tek başına olduğunuz ve önce kendinize sonra badinize yeter ve göz kulak olmanız gerektiğidir. Bu yazıyı yazmamın sebeplerinden birisi de bu eğer italyanlarla dalıyorsanız biraz fazla akdenizli olma ihtimalleri var aklınızda bulunsun.

Olaydan iki gece sonra bu tür liveaboard teknelerinin raconundan olduğunu öğrendiğimiz crew party sırasında – ki bu parti tayfaların arap müzikleri eşliğinde göbek attıkları ve pasta yedikleri dandik bir aktiviteden ibaret- tayfalarla dans ederken her şeyi unutup gitmiş bile. Andrea efendi ise rahatlamış ama hafif bir ezikliği de yok değil, “5 yılda sadece 2 kere böyle karaya döndük, ilkinde yolcu merdivenden düşüp bacağını kırmıştı bunda ise emin olmak zorundaydık” diyor. Teknede şansımıza doktor bulunmasa kızın başına gelebilecekleri düşünmek bile istemiyorum, dehidrasyondan kalp durmasından başla oksijen zehirlenmesinden çık.

Bu tür seyahatlerden önce dalış sigortası yaptırmış olmanın (DAN sağolsun) dayanılmaz hafifliğiyle bu kısa hikayeyi de hayat dersleri hanesine ekliyorum.

Shaab el chenelaat

Wadi Gimal - Table Corals

Bu seyahat sırasında bu güne kadar gördüğüm en güzel masa mercanları (table coral) Wadi Gimal denilen resifteydi, bu fotoğraf da onlardan biri. f10 1/60 @ ISO 200 .

Namaste,

Kaybolan bavulların esrarı veya Thorin Meşekalkan zor durumda !!

By , December 11, 2009 4:14 pm

Dur yolcu, bir önceki gibi bu da bir fotoğraf yazısı değil, seyahat anısı. Bir öncekini okuyup beğendiysen buna da devam et, memnun kalma ihtimalin yüksek, yanlız lisanı biraz kaba yazı da epeyce uzun şimdiden uyarayım sonra maraza çıkmasın.

Bir önceki yazımda anlattığım olaylar daha vuku bulmamış evimdeyim, bavullarımı kapatmış, sırt çantamı hazırlamışım. Uçağın kalkmasına dört saatten fazla zaman var. Bavul yani başka bir değişle benim 15kg olduğunu sandığım ama tartıda 28kg gelen ve tartı yüzünden elenen halterci konumunda, Thorin Meşekalkan’ın ta kendisi dalış çantam kapının yanında duruyor.

O çanta ki, bir önceki Sharm seferinden gazi olarak dönmüş, kulp, çekecek, fermuar gibi yarı hayati organlarını apronlarda oradan oraya sürüklenirken kaybetmiş eski kulağı kesikler familyasından bir Cressi Moby 4. Ben onun daha hafif olduğunu sanıyorum ama içerisinde tüm dalış malzemelerim, housing, flaş, portlar ve bir haftalık seyahate yetecek şeylerle dopdolu olan bir heyüla aslında.

Saat 15:00 de kızımla vedalaşıp evden çıkıyorum, eşim cumartesi günleri de çalıştığı için onunla da telefonla konuşup helalleşiyoruz,  bu arada havaalanına daha önceden giden Nilgün (Buddy, Eğitmen, Videographer ve Süper insan kadrosundan) beni arayarak bilgilendirici bir konuşma yapıyor. Durum kısaca şu, Istanbul hayatının en sisli günlerinden birini yaşıyor, sabah 10 uçakları henüz kalkmamış, ortalıkta at izi it izine karışmış bir durum söz konusu. Köprüyü geçerken görüş mesafesinin 10mt civarında olması durumun vehametini perçinliyor.

Saat 16:00 Havaalanındayız, saat 12:00 de kakması gereken Kahire uçuşu henüz kalkmamış! Bazı arkadaşlarımız bu uçuşta yer bularak gidiyorlar. Biz İzmir’den gelecek arkadaşımızı bekliyor ve tarifeli uçağımızın gösterdiği 2 saatlik rötarın gerçek olmamasını umuyoruz. Ama nafile, saat 19:00 da 12:00 uçağı kalkıyor ! Biz check-in telaşesiyle bavulları veriyoruz,  benim bavul 28kg tosun gibi maşallah, elimin ayarı yok sanırım. Bizim 2 saatlik rötar hala baki böylece Kahire – Hurghada bağlantı uçuşunu yakalama umutlarımız sönüyor. Ekibin morali yerinde, kendimizi (bu arada ekip dediysem yalan, Nilgün Hoca ve ben) bir lounge’a atıyoruz. Durumun vehameti burada da yiyeceklerin bitmiş olmasıyla kendini belli ediyor. Bu arada tüm iç hat uçuşlarının iptal edilmiş olduğunu duyunca İzmir’den gelecek arkadaşımızın bize katılamayacağını anlıyoruz. Ortamdaki postapokaliptik felaket görünümü artarak devam ediyor, havaalanı boyunca insanlar yerlere yığılmış, bunların bir kısmı hacı adayı ve gerçekten de ihramların altına bir şey giymiyorlar öehhh.

Buraya kadar sıkılmadan okuduysanız tempo ve gerilim yavaş yavaş artacak . Lounge’da yiyecek ikmali yapılıyor, Bu arada koltuk numaralarımız 41J ve 41K. Sanırım tuvalete komşu gideceğiz. Neyse daha fazla rötar yok ve uçağa alıyorlar bizi, kapıdan girer girmez sol tarafta duvarda camekan içerisindeki Kur’an dikkatimi çekiyor. Acil durumda camı kırınız istediğiniz sureden başlayınız durumu söz konusu. Yerimiz gerçekten de uçağın en son sırası ve tuvaletin yanı, her türlü istatistiki ve bilimsel çalışma için son derece uygun. Nilgün’ün ıslak olan koltuğunu da bir kaç battaniye marifetiyle halledip yerleşiyoruz. En son seyahatimden bu yana hala güvenlik videosu değişmemiş ve rahmetli Turgut Özal baş rolde. İnanmayanlar bir şekilde YouTube’dan aratıp bulsun gerçekten de Özal oynuyor gibi çizgi filmde. Bu videonun italyanca versiyonu şurada , daha sonra baktım Facebook’ta da bir grup var bu videonun kaldırılması için “Tüm Listenizi Davet Edin !!!11! ” gibi .

 Bu arada son sıra ve pencere kenarında olmanın avantajıyla Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’ın uçağa yüklendiğini görüyoruz. Yavrum Cressi o küçük konveyörün üzerinde 28 kiloluk kütlesi ve paletlerimin durduğu yan ceplerinin verdiği extra heybetle bir gemi gibi duruyor mübarek.

Neyse uzunca bir bekleyişten sonra uçak kalkıyor, yemeğin askerde yediğim tavuklara yakın bir rezalet olması ve yanımda oturan adamın üzerime kahve dökmesinden başka kayda değer bir vaka yok. Adamın kendisi öyle bir haşlanıyor ki bana döktüğü kahve için kızamıyorum bile. Bu arada yemeğin sunulmasıyla birlikte tuvalet trafiği de katlanıyor, her türlü örnekleme için uygun atmosfer mevcut, süper, gerçekten.

Seyahatin bu bacağı saat 12:50 de Kahire’ye varmamızla bitiyor, Kahire havaalanı bu arada epey değişmiş, son seyahatten bu yana çağ atlamış gibi. Bağlantı uçağımızı kaçırdığımız için binebileceğimiz ilk uçak sabah 04:30 da kalkıyor. Mısır havayolları görevlisi bavullarımızın yeni uçağa aktarılacağını merak etmememizi defalarca söyleyerek bizi dinlenmemiz için Business Lounge’a davet ediyor, elimizde bu ikisini içeri alın mealli bir şeyler yazan bir kağıtla Business Lounge’a gidiyoruz. Kapıda Jim Carrey’nin arap versiyonu var, bölüm sonu canavarı gibi mübarek, 1.90 boyunda, zayıf, güleç yüzlü paçaları 10cm kısa bu elemana neden oraya girmemiz gerektiğini, bizi kimin gönderdiğini, neden uçağımızın kaçtığını, sis’in ne olduğunu ve hayatın anlamını 3 defa anlatıyoruz. Bu süre zarfında içeride temizlik yapılıyor.

Yorgunluktan yığılmak üzereyiz, amerikalı bir çift 17-18 yaşlarındaki muhtemelen adamın ilk evliliğinden olan oğullarıyla bir çift uzaktan kumandalı helikopteri uçurmaya çalışıyor. Temizlik bitince bizi içeri alabileceğini telefonla defalarca teyid eden Jim bizi içeri davet ediyor. Bu süre zarfında en az üç kez Jim’e kafa atıyorum hayalimde sonuncusu o kadar gerçek ki elmacık kemiğinin kırıldığını hissediyorum. Neyse sonunda içerideyiz, son derece sevimsiz parlak floresan ışıkları altında terrariumlarda beslenen zavallı kertenkeleler gibiyiz.

Çocukluğumda pastanelerde bulunan rengarenk, bolahenk, bonmarşe kuru pastalar küçük bir büfenin üzerinde, renkleri o kadar kötü ki deniz tavşanları ve diğer zehirli hayvanat gibi niyeti bozacakları uyarır gibiler. Hemen yanında bir çanağın içinde bir kaç elmadan nasipleniyoruz, dev bir kahve makinesi var üzerinde arapça “operatörden başkası kullanamaz” mealli bir yazı yazıyor. Amerikalı kader ortağım helikopteri bırakıp kahve içmeye niyetlenince yanında beliren iki elemandan anlıyorum bunu, biri amerikalıyla konuşurken öbürü aleti çalıştırıp kahve yapıyor. İstihdam budur işte, sohbete mecalim olmadığı için kahveyi pas geçiyorum, uyumam gerek Nilgün uyumayı beceriyor nasılsa, ben ne koltuğa sığabiliyorum, ne gözüm kapanıyor, yorgunluktan bitmek üzereyim ama beynim susmuyor bir türlü.

Bu arada ışığı gören geliyor, terrarium her saniye yeni katılımcılarla şenleniyor, tam karşı çaprazımda uyuyan italyan ayakkabılı, versace takım elbiseli yakışıklı abinin salyası gömleğine akıyor. Herkes uykuya yenik düştü, ben şam şeytanı gibiyim. Cep telefonundan mesajlar atıyorum aileme, merak etmeyin süperiz felan feşmekan.

Sabah 03:30 sularında beş dakika gözümü kırpmamış şekilde oturuyorum, terrarium’un hakimi mutlağıyım, kim gaz kaçırdı, kim uykusunda konuşuyor kim horladı hepsini tek tek sayabilirim. Uçağa doğru yollanıyoruz, Jim iyi yolculuklar diliyor, dişlerimin arasından Hasiree diyorum. Bu sefer koltuk numaralarımız 25 yine sonlardayız galiba , ama tam aksi çıkıyor çünkü uçak Embraer sınıfı küçük bir jet ve koltuklar 20 den başlıyor, neden bilmiyorum sormadım.

Hurghada’ya yolculuk olaysız, aslanlar gibi iniyor pilot, kısa bir otobüs yolculuğu sonrası hop iç hatlar geliş bavul teslim konveyörünün önündeyiz. Teknolojiye bak diyorum, bavullar bizden önce gelmiş! Bu arada Kahire etabı sırasında dalışlı mavi yolculuk (liveaboard) teknesinin hakimi mutlağı Andrea efendiye telefon edip biz sabah uçağıyla geliyoruz bizi almadan gitmeyin mealli bir konuşma yapmış olmanın rahatlığı içindeyim.

Bizimle birlikte uçan zevat aceleyle bavullarını banttan alıyor, Nilgün’ün çantası ve Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan haber yok, bizimle birlikte iki kişi daha debeleniyor bavul bavul diye. Aradan 20 dakika geçiyor, orada durmamızdan rahatsız olan polis üniformalı bir eleman gidin buradan mealli arapça bir şeyler şakıyor, “Bavullar yok Sadık (arkadaş)” diyoruz, hmm “Ten münüts” deyip gidiyor, önümüzdeki saatler boyunca bu lafı her duyduğumda 100$ verseler üç seyahat parası ve bir D700 gövde parası çıkarırdım herhalde.

Aradan 10 dakika daha geçiyor, kapı önünde elinde ALDEBARAN yazılı levha ile bizi bekleyen eleman sabırsızlanıp içeriye giriyor, derdimizi çabukça ona anlatıyoruz “Ten münüts” deyip uzaklaşıyor. Polis kılıklı eleman sabırsızlanıyor, bizimle birlikte bekleyen diğer iki adam da öyle. Bavullardan ses seda yok, Mr. Aldebaran Karşılayıcısı geri geliyor yanında uzunca boylu sevimsiz bir şahıs ile sinirli sinirli konuşuyorlar, bize gelin diyor. Güvenlik kontrolünden geçip ara kapılardan derelerden aşarak bir yerlere gidiyoruz, sonra lutfedip sizin bavullar international terminale gelmiş siz iç hatlardasınız diye açıklıyorlar, ancak bu sırada öyle bir hal ve tavır içindeler ki sanki sınırı geçerken yakalanmış kaçak işçiler gibi hissediyorsun kendini, tempolu bir yürüyüşle uluslararası bagaj alım kısmına geçiyoruz. Ortalık sahipsiz bagaj kaynıyor ama ne Nilgün’ün çantası ne de Thorin “Cressi” Meşekalkan’dan eser yok!

Umutsuzluk kendini gösteriyor, bir öncekinden daha babacan bir görevli halimize acıyor, bir kaç telsiz görüşmesi, telefon sohbeti sonrasında durumu açıklıyor. Bavullarınız yok, “E farkındayız zaten” demek gereksiz. Captain Obvious burada yerini Yüzbaşı Ayanbeyan’a bırakmış vazifeyi o sürdürüyor. Bavullarınızın, nerede olduğu meçhul, Istanbul’da olabilir, burada yüksek sesle itiraz ediyoruz “Uçağa yüklenirken gördük” diye, saatler 9:00 civarı.

Mr. Aldebaran yine kayıp, aralarda derelerde görünüyor ama ne yaptığı meçhul, başı kesilmiş tavuk kadar organize şuursuz herif, diğer iki kader ortağımızla bekleşiyoruz, biri türk diğeri rus ve aynı yolu yapmışız, ve fıkra kahramanı olabilecek potansiyele sahibiz.

İnceden sohbete başlıyoruz, yolcu-mağdur dayanışması kabilinden, yıllardır konuşmadığım rusça, devreye girip kanalı açılıp canlı yayına başlıyor sular seller gibi. Bir sonraki uçakla bavullarımızın Kahire’den geleceği söyleniyor, beklemedeyiz, saatler ilerliyor, bir sonraki uçak iniyor, bavullardan haber yok. Ondan bir sonraki uçakta da aynı şey tekrarlanıyor. Bu arada halimize acıyıp çay ikram ediyorlar, gümrükçü kılıklı bir adam söylenip duruyor. Havayolları görevlisi elinde formlarla geliyor, sırayla herkese form dolduruyor, kayıp bagaj claim formu, bavulunuz neye benziyor?

Maalesef formda “Sürgündeki Durin halkının kralı” diye bir seçenek yok, sana Thorin’i nasıl tarif edebilirim bilader? “Böyle cüce gibi ama orta dünya cücesi pamuk prenses cücesi değil, kaslı maslı, meşe kalkanı var” desem deli diye içeri alırlar. Onun yerine siyah, Cressi marka dalış çantası, eşek ölüsü kıvamında diye tarif ediyoruz. Görevli ağzından baklayı çıkarıyor, siz formu imzaladınız ya, gidin şimdi otellerinize biz bavullarınız gelince haber veririz.Mr. Aldebaran da aynı fikirde, biri woofer biri tweeter mübarekler aynı melodiyi terennümdeler.

“Yok yeaaa” diyesim var, dişlerimi gösterip “Otel yok efendi, dalış teknesi var, liveaboard, Aldebaran” diyoruz, diğer iki mağdur da çemkiriyor kendi dillerinde. Öbür türk amcanın da oğlu ve arap gelini geldi, cephe kalabalıklaşıp kuvvetleniyor. Bir sonraki uçak saat 11:00 de.

Tekne hakimi mutlağı ve o ana kadar bu macerada sadece dış ses olarak yer alan Andrea efendi ile bir daha konuşuyoruz telefonda. Adama bavullar kayıp diyorum, bana “Kaç beden giyiyorsun?” diyor, bir sonraki soru “Üzerinde ne var?” a dönmeden “Efendi” diyorum, “sadece dalış malzemesi değil mesele, housing’den diş fırçasına, çamaşıra kadar her şeyimiz orada, Cressi’siz asla!” diyorum. Kısa bir sessizlikten sonra “akşam 17-18:00 a kadar geldiniz geldiniz gelemediniz palamarı çözeriz” diyor, iyi diyorum. Nilgün de kendi sükunetine şaşırıyor bu arada, bir sonraki uçak saat 11:00 de halimize acıyan bir başkaları bizi geldiğimiz yoldan geri götürüp iç hatlar gidişin oralarda bir odaya konuşlandırıyor, orada kendi halinde Kur’an okuyan bir kadın görevli var. Bu arada maceranın bu etabında yanımızda bulunan Mr. Aldebaran başka bir işi olduğunu ve gitmesi gerektiğini söyleyerek bizi başka bir meslektaşı olan Yasser efendiye devrediyor, ancak Yasser efendi’nin Aldebaran emmi gibi içeri girme izni yok, o sizi bulacak diyerek topukluyor Aldebaran, yorgunluktan “Piki” diyorum sadece, “Piki Allahın cezası piki”.

Bize kahve ikram ediyorlar saat 10:30 civarı, bekliyoruz. Sorduğumuz soruların da cevabı hep aynı, eğer saat 11.00 uçağı ile gelirse malzemeler, biz de gaza biraz fazla basarsak güneye Hamata’ya yetişebilir ve oradan zodiac bot ile tekneye varabiliriz. Umut fakirin ekmeği.

Bu arada bize ikram ettikleri kahve yorgunluğu bir parça alır gibi oldu, saat 11:30 yola çıkalı tamı tamına 21 saat olmuş, o vakur duruşumuzdan eser kalmamış, paluzeye dönmek üzereyiz. Beklenen uçağın alana indiğinin haberi ile canlanıyoruz, uçak indi ama bavullardan haber yok, B ve C planları yapılıyor bir yandan, durum gergin. Bir süre sonra yanımıza gelen başka bir görevli müjdeli haberi veriyor. Hemen ayaklanıyoruz, dış hatlar gelişe yollanıyoruz, hava sıcak, yorgun ve pis sıfatları bizi tanımlamak için ideal.

Kapıda çantalarınızı bırakın diyor görevli , dışarıda Yasser’i görüyorum bu arada içim rahatlıyor nedendir bilmem. Sırt çantalarımızı bırakarak gidiyoruz bu arada sabahtan beri çaycısından bekçisine herkesin incelemek için can atıp defalarca eline alarak hayran hayran sayfalarına baktığı pasaportlarımızı yine birileri alıyor. Burası en sevmediğim kısmı, pasaportu da verince elinde hiç bir şey kalmıyor, derdini kime anlatacaksın? Heyecan artıyor saat 12:37 son düzlükteyiz, bavullara bir kaç metre kaldı. Kontrolden geçince oracıkta Thorin’le karşılaşıyoruz, kilitleri sağlam, ezilmiş ama hala hayatta, geri dönüş mücadelemiz başlıyor ama en azından çantalarımız yanımızda artık.

İç hatlar gidişe hızlı adımlar ve eskisinin 3 katı yükle ulaşıyoruz, sırt çantalarımız bıraktığımız yerde, Yasser bizi bekleyen arabaya doğru götürürken bizi, vedalaşıyoruz  kader ortaklarımız, “Hurghada Büyük Bavul Direnişi”nin diğer şanlı ve isimsiz kahramanlarıyla. Yolculuğun bir sonraki etabı başlıyor, Andrea efendi’yi arıyorum, bu sefer mesaj daha kısa ve net “acele edin”. O yorgunlukla yüz yıl gibi geçen bir yürüyüşün ardından minibüse varıyoruz, Yasser kendisine toka ettiğimiz bahşişi alarak uzaklaşıyor. Şoför 7 saattir sizi bekliyorum diyecek oluyor, bir küfür mırıldanıyorum, esas soruya geçiyoruz. “Buradan Hamata’ya kaç saatte gidersin?” Cevap net”Beş buçuk saat” bu cevapla tekneye yetişme şansımız sıfır.

Bu arada minibüs hareket ediyor, Şoförümüzün ismi Aziz, adaş olduğumuza ise ancak pasaportu görünce inanıyor, ikinci sınıf sit-com tarzı bir diyaloğumuz var şu ana kadar, saatte 50km hızla ilerliyoruz. Şoförü yolculuğu 4 saatte tamamlamaya ikna etme çabalarım sürüyor ama nedense direniyor. Bu aşamada Jedi Mind Trick gibi bir yeteneğim olmadığı için kendime küfrediyorum. Dünyaya bir daha gelirsem böyle orta dünya karakteri gibi değil daha rafine daha elit yeteneklerim olsun istiyorum, bu düşünceyi üzerinde çalışılacaklar kısmına etiketleyip kaldırırken irademi Şoför Aziz üzerinde yoğunlaştırıyorum, sonunda süreyi 4 saat 20 dakikaya çekebiliyoruz ama o 20 dakika neyin nesi çözemiyorum.

Yolculuk sürüyor, Hurghada’dan çıkıp Marsa Alam yönüne doğru ilerliyoruz, sürat 80km/saat civarında, etrafta çok radar olduğu için böyleymiş. Uyuyamıyorum, masalsı kasabalardan ve boş çölden geçiyoruz. Yolda abuk sabuk imgeler görünüyor bir duvarda Winnie the Pooh ve bir yazı var ne anlama geldiğini bilmediğim.  Bu ülkede yol yapmak ne kolay diye düşünüyorum, dümdüz, dök asfaltı geç. Şoförün gözündeki pırıltılar çabuk gitmesi gerektiğini anladığının sinyallerini veriyor veya macera boyunca bir ara uyukladım ve Polyanna değdi, okudu üfledi falan bilemiyorum.

Yolculuğun genel seyri, çöl, çöl, çöl, çöl, çöl, checkpoint, kasaba, çöl, çöl, çöl olarak özetlenebilir. Bir önceki gece Egypt Air Business Lounge’dan azık niyetine aldığımız iki elma ve su ile idare ediyoruz. Yolda mazot ikmali için durduğumuz bir benzincideki tuvaleti ömrümde daha önce hiç bir yerde görmedim diyorsam beni ciddiye al ey okur, hayatım şantiyelerde geçti benim , Hakkari’nin, Mardin’in en ücra yerinde bile böyle bir tuvalet bulamazsın, yok, mobilizasyonu tamamlanmamış şantiyelerde bulunan iki kalaslı açık foseptik bile daha temizdir. İçerideki havayı 10sn den fazla solumak hafıza kaybı yapıyor diyeyim sen anla. Ortalama seyrüsefer süratimiz de 80-90km/saat arası, cevap hep aynı radar var.

Invites you for a drink !

Invites you for a drink !

Artık pes ettim bir bildiği vardır diyorum amcanın, bu düzen içinde Al Quseyr’i geçiyoruz, dikili taşları ısıran fantastik triggerfish heykeli ve bir çok benzeri deneysel sanat ürünü ile bezeli bir kent burası, sağda solda acaip dükkanlar ve masal kahramanı kılıklı insanlar var. Her checkpoint’te duruyoruz arabaya şöyle bir bakıyorlar ve yola devam ediyoruz, bu ayinin amacını anlayabilmiş değilim ama sorgulayamayacak kadar yorgunum.

Tell me why o Lord !

Tell me why o Lord !

Bu arada 2 saatten fazla bir zamandır da yoldayız, bir ara durakladığımızda Şoför arabanın altına yatıp bir şeyler kurcalıyor, tam “Siee şimdi de araba bozuldu acaba kutup ayıları ne tarafta?” diye düşünürken, arkadaşın takografı söktüğünü ve sürat sınırlamasının kalmadığını anlıyorum dümdüz yolda 120-130km/saat süratle seyre başlıyoruz. Şoförün yetişme kararlılığı bizleri rahatlatıyor, elmaları geveleyip son suyu da içerek kendimizi sonra olacaklara hazırlıyoruz, hava kararıyor.

Sol taraf deniz sağ taraf çöl ve tepeler yaldır yaldır gidiyoruz asfaltta, ışıklar azalıyor, Hamata ile aramızdaki mesafe de öyle, yolculuğa başlayalı 24 saatten fazla oldu artık, Hurghada havaalanından ayrılalı da 3 saati geçti, yolda Andrea efendi Şoför amcayı arayıp durumumuzu teyid ediyor, arapça konuştukları için ne dediklerini anlamasak da önemi yok, yoldayız ve bizi bekliyorlar.

Marsa Alam’ı geçiyoruz ve daha 1 saatten fazla yolumuz var, yol boyunca gördüğümüz binaların ne olduğu konusunda Şoför Aziz bizi aydınlatıyor, biz de genellikle ilgileniyor gibi yapıyoruz, “A-aa fosfat fabrikası mı? Ne şirin ehin ehin” gibi tepkilerle hevesini kırmadan amcayı idare ediyoruz. Sonunda yolculuk tatilköyü benzeri bir yerin kapısında başlangıçtan 4 saat 37 dakika sonra bitiyor.

Şoför amca geldik diyor, buranın iskelesinden zodiac ile sizi alacaklar, ancak arada demir bir kapı ve uzlaşmaz bir kapı görevlisi var, adam içeriye para vermeden giremezsiniz diyor. İlk sorum ne kadar? Gelen cevap elli pound adam başı, şoför dahil, araba için ise ayrıca 50 pound daha. Belirtilen rakamın mısır pound’u olduğunu ve toplamının 35 Amerikan doları civarında olduğunu anlayana kadar bayağı bir ohaaa ve çüşşş efekti sonrasında tamam demek üzereyken şoföre Andrea efendiyi arattırıyoruz, uzunca bir arapça dil dersi sonrasında kapı açılıyor ve iskeleye ulaşıyoruz, tamı tamına 27 saat oldu bu arada evden çıkalı, Thorin “Cressi” Meşekalkan ve Nilgün’ün çantası zodiac bota yükleniyor, biz de biniyoruz, güleryüzlü bir eleman bizi açıkta bir tekneye doğru götürüyor, teknenin kıç kısmındaki dalış platformuna oradakilerin alkış ve tezahüratlarıyla ayak basıyoruz. Thorin ve diğer çanta da geliyor. Yorgun argın grubun geri kalanıyla buluşup dalış seyahatine başlıyoruz.

Aldebaran Boat - Liveaboard

Aldebaran Boat - Liveaboard

Bundan sonra olanlar ise apayrı bir macera ,

Just Add Water – Istanbul – 2009

 

 

PS: Triggerfish Anıtı Sn. Nilgün Özoğuz tarafından  fotoğraflanmıştır yanlış olmasın :) )

Kadim öğütler silsilesi fasikül I

By , December 10, 2009 2:56 pm

Dur yolcu, öncelikle bu bir fotoğraf yazısı değil bir gezi anısı, ayrıca lisanı da pek kibar değil ancak olayın kendisi de pek nadide nazenin değil, eğer senin için bir sakınca yoksa okumaya devam et.

Yolu bir şekilde Mısır’dan ama özellikle ve özellikle Kahire , Hurghada veya Sharm el sheikh gibi turistik yerlerden geçecek yurdum insanlarının mutlaka yanlarında bulundurması gereken kutsal nesne nedir? Bu yazı bu soruya cevap oluyor ey sabi. El cevap :Tuvalet kağıdı!  Yumuşak, sert, 3 katlı, beş atlı, sekiz kanatlı fark etmez. Var olması yeterlidir.

İş bu coğrafyada tedbirsiz ve tedariksiz def-i-hacet etmek cehennem azabına vesiledir ey yolcu. Şunu bilesin ki, en güzide mekanda, en asude havaalanı tuvaletinde bile bu tür sıradan sarf malzemelerinin bitip tükenmesi, ortadan kaldırılması an meselesidir.

E tabiat bu, ne zaman çağıracağı belli olmaz. Tedariksiz, tedbirsiz, umarsız ve edepsiz bir bedevi gibi dalar ve mal bulmuş mağrıbi gibi alel acele hacetini edersen sonrasında o’nu görürsün. O herhangi biri olabilir, Ahmet, Mehmet, Hamat, Abdelkadir, uzun, kısa, çelimsiz, yapılı, yarma. Çaresizliğin tavan yaptığı anda görürsün onu, hani destursuz hacetini edenin eğile büküle taş aramasına ramak kala dediğimiz anda beliriverir. Sol elinde tuttuğu beyaz rulodan kopardığı kağıtlar sağ elinde, sana doğru bakarken kararlı ve vakur bir duruş sergilemektedir.

Yılların tecrübesiyle seni çoktan ölçüp biçmiş ve kafasında o mabada ne kadar kağıt gideceğini sen daha kabine girmeden hesaplamıştır o. Adamın ellerinden kağıdı alırken minnettarlıkla ananski arasında gidip gelir duyguların, sonrasında ise rahatlamış bir şekilde elemana bahşişi toka edersin. Sanki dünyanın en pis yerinde her an basılma korkusuyla ayaküstü seks icra etmiş iyi aile çocuğu gibi acele acele çıkarsın oradan. Eleman ise av sahasının hududuna çekilip temizlik yapar gibi görünerek bir sonraki kurbanını bekler.

İşte bu ritüele tabi olmamak, bu hikayenin öznesi olmamak için ey sabi , sözüm sanadır. tuvalet kağıdını yanından eksik etmeyeceksin.

just add water – cairo – 2009

(27 saatlik bir yolculuğun 14. saatinde Hurghada havaalanında kaybolan bavullarımızı umutsuzca beklerken yaşanmış bir hikayeden uyarlanan senaryosuyla çok yakında 4 bölümlük bir mini dizi olarak ekranlarınızda…)

Don't leave home without these!

Don't leave home without these!

 

St. John’s Reef Video Wildlife Edition :)

By , December 8, 2009 4:09 pm

St. John’s Resifi videolarının yeni bir derlemesi, bu seferkinde dalgıçlar yok, sadece karşılaştığımız güzellikler var.

Müzikler de biraz daha farklı, yakın çekimlerde Sea & Sea DX1200 HD’nin close-up ataşmanını kullandım ama netliği sağlamak çok çok zor. 

St. John’s Reef Wildlife Edition from Aziz Saltık on Vimeo.

Aslan kuşatması / Surrounded by lions

By , December 3, 2009 10:31 pm

Aslan balıkları‘nı oldum olası severdim, ağırbaşlı kendi halinde balıklardı onlar benim için. Resifte etliye sütlüye bulaşmadan dolaşmaları hep hoşuma giderdi. Tabii bu sevginin temelinde daha önce kızıldeniz’de gece dalışı yapmamış olmam da büyük bir etken teşkil ediyordu. Liveaboard denilen dalışlı mavi yolculuklar sualtı fotoğrafçılığı için biçilmiş kaftan. Günde dört dalış yapabilmeniz bir dalışta yaptığınız hataları bir sonrakinde telafi edebilmenizi sağladığı gibi, hatalarınızdan ders almanızı da kolaylaştırıyor.

Böyle bir dalış seyahatinde gün sabah saat 6.00 da başlıyor ve ilk dalış için 6.30 da sudasınız, sonraki dalışlar ise 2-3 saatlik aralarla yapılıyor bu durumda günün son dalışı da bir gece dalışı oluyor tabii.  Bu tür dalışlarda kolay parkurlar ve sığ dalış planları tercih ediliyor, dalıcının ise en önemli ekipmanı feneri çünkü fener olmadan dalış yapmanız ve bir şeyler görmeniz imkansız.

Bu giriş bilgilerinden sonra esas konuya geçecek olursak, Aldebaran teknesi ile yaptığımız güney kızıldeniz rotalı seyahatin 2. gününde Habili Ali dalış noktasında bir gece dalışı yapmaya hazırlanıyorduk. Tüm ekipman kontrol edildi, 60mm f2.8 D micro nikkor objektif ve tek YS90 flaştan kurulu sistemin son kontrolleri yapıldı, bu tür dalışlarda su sıcaklığı 20 derecenin üzerindeyse shorty denilen kısa elbiseyi hareket kabiliyetini kısıtlamadığı için tercih ederim eskiden beri, başka bir deyişle doğuştan fazla sıkıntıya gelemediğimden ve üşüme eşiğim yüksek olduğu için tek parça elbiseleri tercih etmiyorum genelde.

Dalış öncesi dalış lideri Andrea efendi uyarısını yaptı, fotoğraf ekerken kuma yatmayın bu bölge çok aslan balığı yapar, başka şeyler de olabilir tedbirli olun. Aslan balığı hem görüntü olarak güzel hem de son derece zehirli bir balık, yüzgeçlerinin ucundaki dikenler çok ama çok acı veren bir zehir salgılıyorlar, bu zehir sadece savunma amaçlı da olsa balığı çok tehlikeli konumuna getiriyor. Buraya kadar okuyup balığın neye benzediğini merak ettiyseniz aşağıda bir fotoğrafı var.

Pterois volitans

Pterois volitans

Evet hikayemizin aktörlerinden bir tanesi bu arkadaşın akrabaları :) . Andrea efendi’nin uyarısını aklımızın bir köşesine yazmışken telaşlı telaşlı gelip teknelerin sol tarafında ileride oldukça büyük (2 mt +) bir oceanic whitetip shark (charcharinus longimanus) var o tarafa gitmeyin diye bizi uyaran divemaster Ahmed efendi de dalış öncesi adrenaline tavan yaptırmıştı. O tarafa gitmeyin demenin anlamını düşünürken platformda yerimizi almış ve dalışa hazırdık. Peki o da bu tarafa gelmeyecek miydi? Liveaboard’un raconu böyle miydi? Arada sözlü bir anlaşma mı vardı? Bütün bu soruları düşünürken son kontrollerimizi de yapmış ve kendimizi sıcak suya bırakmıştık.

Dalış 10 metre civarında kumluk zeminde başlamıştı ve ilk on dakika normal seyrüsefer ile geçmişti bile, sonra kumların üzerinde gezinen ilk aslan balığını gördüm, ilk düşüncem onun ne kadar sevimli olduğunuydu. Bu arada fenerlerimizin ışıkları uyuyan küçük balıkları aydınlattıkça aslan balığı o balıkları midesine indirerek kendine bir ziyafet ortamı yaratıyordu ufak ufak. Yaklaşık beş dakika sonra ikinci ve üçüncü aslan teşrif buyurdular, bir tanesi abartısız bir kuzu büyüklüğündeydi ve aynı şekilde etrafımızda gezinerek fenerlerin aydınlattığı balıkları yemekteydiler. Bu arada konu arayışım sürüyor karides, deniz yıldızı, uyuyan balıklar gibi favori makro konularının peşinden koşturuyordum. Zaman ilerledikçe etrafımızdaki aslan sayısı da artıyor ve yakınlıkları da azalıyordu. Bir ara 8 tane kadar gördüm sanıyorum. O sırada gece avlanmak için kovuğundan çıkmış bir yeşil başlı müren (Gymnothorax undulatus) konu sıkıntısını ortadan kaldırmıştı ancak sayıları 14 olan aslanlar hem samimiyeti taciz boyutuna taşıyor hem de fenerlere ve olnarın aydınlattığı balıklara doğru her seferinde daha da yakına geliyorlardı.

Bu arada kısa elbiseyle dalan tek talihsiz bedevi olan kulunuzu yapışkan aslan balıklarının şerrinden bir kaç defa buddy bir defa da Dördüncü Murat’ın gürzü gibi savurduğum fenerim kurtarmıştı. Resmen Alfred Hitchcock’un Kuşlar filmi gibi bir ortam oluşmuştu, ne kadraj yapmak ne fotoğraf çekmek mümkündü artık.

Dalışı bitirmeden önce son bir gayretle müreni kadraja alıp deklanşöre bastım ve aşağıdaki fotoğraf ortaya çıktı.

Action !

Action !

Bu seyahat boyunca en az fotoğraf çekebildiğim gece dalışı bu oldu. Daha fazla ısrar etmenin anlamsız olduğuna karar verip yükselerek tekneye geri dönmeye başladık. Aslan balıklarının korkusu Ahmed’in bahsettiği longimanus’u unutturmuştu bizlere. Bir saatlik dalışın sonunda beş metrede üç dakika zorunlu emniyet beklemesini yapıp teknenin kıçındaki platforma tekrar ayak bastığımızda biraz ötemizdeki teknede bulunan rus abi ve ablalar longimanus’u göre göre yüzüp kahkahalar atıyorlardı.

Hayat ne tuhaf vapurlar felan tarzı bir durum, bir alternatif evren, gerçeklik söz konusuydu. Havluya sarınıp projektör ışıklarında bir sağa bir sola yüzen longimanus’a baktım. Karnım acıkmıştı.

Habili Ali – St. John’s Reef / Kızıldeniz 2009

PS: 1. fotoğraf - 18-55mm kit lens in 18mm si f7.1 1/400 @ISO 200 , 2.fotoğraf – 60mm f2.8D micro nikkor f29 1/160 @ISO 500

Panorama Theme by Themocracy