Protopite mne banuchku po belomu !

By , July 23, 2009 9:11 pm
Bodrum Dakota Wreck

Bodrum Dakota Wreck

Nedendir bilemedim, yazasım var. Daha 3. kelimede tıkanıp kalmadan önce aklımdan tam olarak bu geçiyordu işte. Yazasım var. Nedeni ise meçhul, bir kısım insan can sıkıntısı diyor ben alışkanlık, hastalık, maraz diyorum.
Yazının başlığı çok uzak geçmişten, çok ama çok sevdiğim bir ozanın bir şarkısından bir dize, kadehimi beyaz ile taşana kadar doldurun diyor. Vladimir Vysotsky dünyada az sayıdaki gerçek insan dan biridir. Nazım Hikmet Ran gibi, gerçek insan. Sadece yekpare dokuz ayak ideoloji değil, insani zaafları , duyguları olan gerçek insanlardan.
Şarkılarında da kendisi gibi gerçek insanları, onların basit hırs ve umutlarla dolu basit hayatlarını anlatır.
Bazen kendimi gerçekten olduğum gibi görmeyi başardığım nadir anlarda benim hayatım da bu şarkılardaki örneklere benziyor aslında. Oldukça fazla macera görmüşüm, yürüyerek ülkeler geçtim mesela, ateş altında koşturmayı gördüm, kurşun sesi neye benzer, kan, barut nasıl kokar? onlar da tamam, gençliğim de hareketli geçti hem, kavgadan gürültüden kolay ürkmem. Şimdi sen bu satırları okuyunca gençsen “bunlar reklam kokan hareketler” diyeceksin yaşlıysan güleceksin bıyık altından ama vallahi değil be birader. Beni tanıyanlar bilir.
Yaşadıklarımın hepsi için – ki çektiğim acılar sıkıntılar da buna dahil – müteşekkirim kadere. Hayatta bana verdikleri sevdiceklerim için, ailem için müteşekkirim, onlar ki hayatımdaki çoğu şeyi daha tahammül edilir kılıyorlar.  Neyse gerçek insanları seviyorum bende, art niyetleri, gizli ajandaları, kumpasları olmayan insanları, gördüğünü söyleyen lafı eğip bükmeyen insanları seviyorum.  Yarın uzun zamandır görmediğim insanlarla dalışa gidiyorum, şimdiye çoktan makineleri kurmuş olmam gerekiyordu ama içimden gelmedi işte. Yazasım var ve sanırım 215. kelimeyi yazdığım şu sırada sebebini de buldum. Evimi özledim ben sanırım.
Evet, evet eminim bundan, yani başka bir deyişle, pazartesi sabah ilk uçakla ayrılmak zorunda olmadığım günlerdeki evimi özledim. Köpeğimi sevip sevdiklerime hak ettikleri zamanı ayırabildiğim zamanlardaki evimi özledim. Oysa son 3 senedir hep kaçamak, her haftasonu dönmenin psikozu ile gidiyorsun eve, döneceksin ya pazartesi. Aynı uçak, aynı yüzler, aynı rutin.
Bu tür baskılar seni gerçek insan olmaktan alıkoyuyor işte, sürekli yaralarını yalamaktan ve bir sonraki darbenin geleceği yönü kestirmeye çalışmaktan salaklaşıyorsun, önemsemek, ifade etmek, sevmek yetilerin yara alıyor aslında. Neyse ben aştım bunları artık, sanırım öyle.
Neyse yani demem o ki gerçek insanlar olmalı insanın etrafında, karagöz göstermelikleri değil veya kolpacılar değil -kızımın bu aralar kullanmaya bayıldığı bir kelime bu – gerçek insanlar. Maalesef sayıları bir elin parmakları kadar az ve geçen zamanla iyice azalıyorlar.
Lafı döndürüp dolandırıp bir yere bağlamadan bıraktık ya cancağızım, oldu mu şimdi? olmadı değil mi? olmaz zaten. Neyse işte haftasonu dalış sonra Ankara, klasik yel değirmeni ziyaretleri, don quijote de la mancha misali, ata sporumuz olan havanda su dövme yarışmalarına hazırlık babında…haftasonu evimde olacağım. Bunu ve pazartesi dönmemeyi hayal ediyorum. Hayal ettikçe gerçek insan oluyorum.
Neyse yazıya Vysotsky ile başlayıp .. Dilek Turhan / Sensiz ile bitirirken son yaralarımı da yalayarak tımar ediyorum… uykudan biraz önce sabaha çoook uzakta …tanıdığım tüm gerçek insanlara selam ediyorum.
İzmir, 2009
Namaste,

Hayat Ne Tuhaf Vapurlar Filan …

By , July 17, 2009 10:36 am
...

...

 

Basınç kavramı geçen cuma gününe kadar öylesine bir kavramdı benim için, belki başkalarından biraz daha fazla aşina olduğum ama gerçek anlamına vakıf olmadığımı asla bilmediğim bir kavram. Mühendislik eğitimi bu konuda bir şeyler öğretiyor, öğreniyorsun, dalış eğitimi de bir sürü şey ekliyor bunlara. bütün bunları biliyorsun ama kifayetsiz.

Basıncın ne olduğunu ben, içinde olduğum ve trafik tıkandığı için durmakta olan arabaya yüklü bir kamyon son sürat ve hiç fren yapmadan, olanca ağırlık, momentum ve gücüyle vurduğunda anladım.

Oldukça fazla trafik kazası gördüm, yaşadım diyebilirim. bunların bir kısmında oldukça ağır yaralandım da ancak crescendo bu sefere kısmetmiş. Bir anda durup dururken o zbam sesiyle başlıyor her şey, sonra patlayan camların parçaları arabanın içerisinde uçuşurken oturduğun koltuk seni itmeye başlıyor. bu öylesine bir kuvvet ve öyle bir basınç uyguluyor ki sana, koltuğun ucuz kadife kaplamasındaki bütün tüyleri ve tekstürü sırtında hissediyorsun.

Ama bu da milisaniyeler boyunca sürüyor, aklına gelen tek şey bu kuvvete direnmemen gerektiği, bir şekilde ikna oluyorsun, eğer direnirsen belinin veya boynunun kırılması an meselesi, koltukla beraber öne doğru uçuyorsun, her şey matrix filmindeki gibi, havadaki camlar daha yere bile düşmediler.

Bir yandan sövüyor bir yandan ön koltuğu geçip şoförün yanına doğru uçuyorsun, kolların gayrı ihtiyari yüzünü kapatmaya çalışıyor, 95 kiloluk gövden yaprak gibi savrulurken şoförün gözlerini görüyorsun. boyoz gibi açılmışlar.

Bu arada darbenin şiddetiyle araba dönüyor, ve sen ön koltuğu yarıya kadar geçmişken başka bir arabaya çarpıyorsunuz ve tekrar başlangıç noktasına düşüyorsun, sırt üstü düşmüş kakalak pozisyonundayken araba duruyor ve bu bölüm bitiyor.

Uçuşan camlar suratını biraz façalamış ama farkında değilsin daha, önce ayaklarını oynatıyorsun, sonra bacak ve kollar, gövdeni arka koltuktan yavaşça kaldırırken neyi unuttuğunu anlıyorsun, nefes almayı. derin bir nefes, bir tane daha, arka arkaya geliyor derin nefesler.

Sonra biz dururken başka bir taşıt gelip vurmasın diye darmadağın olmuş araçtan çıkıyorsun, kaldırıma oturuyorsun, birileri geliyor, su verenler, geçmiş olsun diyenler, ancak basıncın uğultusu ve o zbam sesi hala kulaklarında anlamadan bakıyorsun onlara.

Bir kaç dakika sonra kendine iyice gelip telefonla sevdiklerine haber veriyorsun. şoför ve arka koltukta birlikte oturduğun arkadaşın da iyi, size vuran kamyon ise 4 metre aşağıda şarampolde yatıyor, ambulans geliyor, devlet hastanesi, acil servis falan.

Taburcu ediyorlar eve gidiyorsun, gözlerini kapattığında kendini uçarken buluyorsun cam parçalarının ve iki koltuğun arasında, ezilmiş, dayak yemiş, yere yapıştırılmış gibisin ama kırığın çıkığın yok. şükrediyorsun haline.

Hayatın ne kadar boş beleş bir şey olduğunu, her an ölebileceğini anlıyorsun. seni bir kaç saniyeliğine de olsa oradan oraya kağıt bebek gibi savuran kuvveti unutamıyorsun.

Çocukluk anıları

By , July 14, 2009 7:54 am
Sarıkuyruk Akya Sürüsü / Çeşme

Sarıkuyruk Akya Sürüsü / Çeşme

Bu yazıyı Ek$i’de gördüğüm güzel bir başlığa yazmıştım, çocukken lüfer tarafından ısırılmak. Hakikaten ne güzel ne fantastik bir şeydi bu. Demek benim gibi başkalarının da başından geçmişti bnzer hadiseler, belki onlar da özlüyordu balığın bol insanların da kadını ve erkeğiyle daha adam gibi olduğu o günleri.

Cıvayla parlatılmış hırsızlı oltalar ve yaprak yem ile lüks lambası ışığında ıstanbul’da çok ama çok başımdan geçmiş geçmiş zaman heyecanıydı “lüfer tarafından ısırılmak”.

Tabii o zamanlar lüfer vardı, çinekop ve sarıkanat ve kırlangıç ne olduğunu bilenlere. Mevsiminde istavriti kilolarca avladığımız Marmara ölüp yeniden dirilmeye, tabiri caizse hortlamaya çalışmıyordu o zamanlar.

Süreyya plajından denize girebiliyorduk diyeyim de sen anla ne zamanlardan bahsettiğimi cancağızım.

Kaşık dolaştırarak 50 sarıkanat aldığımı bilirim Kalamış’tan bir saatte, şimdi bir tatlı huzur bile alamadığımız Kalamış’tan. Ama gece yemli oltayla lüferin zevki hiç bir şeyde yoktu be mirim, sandallar açıkta toplanır, herkes bekler, herkesin gözü bir diğerinin oltasında, bedeninde, arada biri denk geldi mi lüfere başlarsın kulaçları saymaya, bir, on, yirmi, balığın hangi derinlikte olduğunu anlamak için.

Balığı çeken ustaysa arada boş çeker sen derinliği anlamayasın diye, eğer sen çekiyorsan arada üç beş kulaç boşa sallarsın anlamasınlar diye. Sonra o derinlikten başlarsın lüferi kayığa almaya, allah ne verdiyse, bir, üç, beş. sonra lüferler geldikleri gibi giderler.

Şimdi artık öyle avlar yok, öyle lüfer de yok eskisi gibi, arada sırada dalışta horozbina görünce sevinir olduk, düşün halimizi artık usta. Eskiden Hasan reis’in dalyanının orada, az açığında yemli oltayı dibe yatırdın mı 15-20 dakika sonra ya kırlangıç alırdın, ya adabeyi en kötüsünde camgöz hiç sektirmezdi.
Şimdi iki istavrite, beğenmediğin kraçaya hasret kaldık be ustam.

Yani demem o ki, keşke o lüferler hala olsalar ve şimdinin çocuklarını dişleseler be usta. Ne güzel olurdu …

Namaste,

Gün Batar

By , July 9, 2009 4:09 pm
Davutlar Kuşadası Gün batımı
Davutlar Kuşadası Gün batımı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kaç hafta öncesinden bir günbatımı, Davutlar / Kuşadası. Plajları eskiden de pek sevmezdim, dalışa başladığımdan beridir dalmak ve şnorkel dışında tüm deniz aktiviteleri daha bir sıkıcı gelmeye başladı bana.

Son bir kaç senedir üzerimde shorty ve patikler ile yanmaktan amele yanığı konseptine, dalgıç amele olarak yeni bir yorum getirdim.
Bu kareyi çektiğim zaman deniz kenarında dalış ve şnorkelden uzak geçirdiğim zevkli zamanlardan bir tanesi, uzun ama çok uzun bir kumsal, kalabalık bile olsa rahatsız etmiyor o derece uzun. Dalgalar vuruyor sürekli sahile, güneş battı batacak, tatlı bir yorgunluk var biraz evvel ailece sudan çıkmışız.
Çocukların büyümesiyle birlikte ebeveynlere onunla daha fazla zaman geçirmeliyim fikri hakim olmaya başlar ya, bu kareyi çekerken aklımda o vardı işte, belki kızım bu anı unutacak ama ben hep hatırlayacağım. Hayatımın sonuna kadar.
O nedenle güzel an ve anıları biriktirmek gerek, yoksa ne ki, gün doğar, gün batar , bakarsın aval aval.
Sevdiklerinle paylaşamadıktan sonra hikaye, beyhude, boş beleş her şey.
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın.
Namaste,

Video Madness

By , July 7, 2009 11:45 am
Deniz Çıyanı

Deniz Çıyanı

Evet, Bodrum dan döneli epey oldu, güneş yanıkları bile geçmeye başladı, evde çektiğim videoları birleştirmek ve kurgulamak için umutsuz bir çabaya girmiştim. Umutsuz dememin bir sebebi var, daha önceden kullandığım Pinnacle Studio v.10 maalesef HD formatını desteklemiyor. Durum böyle olunca kullanımı kolay, fiyat / performans oranı iyi bir yazılım arayışına girdim.
Etraftan sorup soruşturarak, Edius, Sony Vegas Pro 9.0, Adobe After Effects, AVID, VDUB ve daha adını yazmaya üşendiğim bir kaç farklı programı üç gün zarfınca denememe rağmen bir türlü istediğim sonuca ulaşamadım. Ya render yarıda kesiliyor, ya kalitesiz, ya çok karmaşık çözmeye bir ömür yetmez. Neyse sonunda problemin DVD yazıcıdan kaynaklandığını aynı kurguyu 6. defa render ederken farkettim ve ISO dosyası olarak hazırlayıp bağımsız bir yazıcı ile başka bir makinede hazırlayarak sorunu geçici de olsa çözdüm.
Ancak göbeğim düştü, yaşama sevincimin yarısı gitti, bu kadar uğraşmamın sebebi için arnavut damarı diyebiliriz. Asıl ağrıma giden şey ise şudur, ulen dünyanın parasına kamera satmayı biliyorsunuz, neden şu mübareği piyasada bulunan en dandikko video editörü ile bundle ediyorsunuz? Amacınız dinden imandan çıkartmak mı? Kamera HD yazılım HD deteklemiyor bu ne perhiz bu ne bahama kuşkusu?
Pissiniz. Sizi kınıyorum ve size laflar hazırladım…
Namaste,

Dakota

By , July 2, 2009 4:58 pm
Bodrum Karaada Uçak Batığı
Bodrum Karaada Uçak Batığı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kısa bir Bodrum tatilinden döndük, dalışa sadece 2 gün ayırabildiğimiz bir tatil, soluklanma arası, dostlarla paylaşılan bir hafta. O kadar kısa ki D300 ü yanıma bile almadım. DX1200HD ile geçirdim tüm tatili.

Sadece dalarken değil şnorkel yaparken de sürekli elimin altındaydı. Son derece kullanması kolay bir kamera. Bun daha önce bu kamera için yazdığım incelemelerde de belirtimiştim.
Geçen sene dalmaya fırsat bulamadığım uçak batığına da dalma fırsatımız oldu, hem de iki kere :) Oldukça etkileyici bir dalış noktası olmuş, Hele kuyruk kısmının altında yuvalanmış orfozlar insanı resmen büyülüyor.
Bu kare o dalışlardan birinden. Kendinize iyi bakın, pek net değil ama paylaşmak istedim. İdare edin.
Namaste,

Panorama Theme by Themocracy