Ahtapot

By , January 22, 2008 2:46 pm

İnsanoğlu anlamadığı şeylerden korkar, korktuğunu sevmez, sevmediğini de yok etmeye meyyaldir ezelden beri. Benim de ahtapotlarla olan ilişkim merakla başladı, sonra ne kadar lezzetli olduklarını keşfettim ve ilişki avcılık yönüne döndü.
Amansızca avladım mevsiminde, zıpkınla, sepetle hatta bazan çıplak elle, şiş kırdım, bıçak kaybettim, kışın üşüdüm, yazın güneşten yandı tenim. Her günün hasılatını akşamüzeri kayalara çarpa çarpa temizledim, rakı veya şarap eşliğinde tükettim. Sonra serbest dalış ve zıpkın aşkı yerini scuba ve fotoğrafçılığa bıraktı. Ahtapotlar hala oradaydı, zıpkıncılığın verdiği alışkanlıkla ne kadar iyi kamuıfle olurlarsa olsunlar onları bulmam uzun sürmüyordu. Ve nişan almaktan daha uzun bir süre karşılarında durma fırsatı bulunca bu hayvanların şaşılacak derecede zeki olduklarını fark ettim. Midye kırıkları ve diğer kabuklar, taş parçaları ile dekore edilmiş bir yuvadan bakan meraklı gözleri arar oldum.
Mürenlerle aralarının pek iyi olmadığını fark ettim, görünüşe bakılırsa ahtapotun lezzetli olduğunun onlar da bilincine varmıştı. İnanılmaz bir estetiğe sahip, neredeyse tamamen kastan oluşan bir gövde, merakla ortalığı süzen bir çift göz, vantuzlarla kaplı manipülasyon yeteneği son derece fazla olan kollar, renk ve desen değiştirebilme, kötüsü geldiğinde düşmanını uyuşturan bir mürekkep püskürtme yeteneği onu özel yapan şeylerin bazıları. Yaklaşmasını bildiğinizde son derece fotojenik de olabiliyorlar. Soğuk ve sevimsiz havanın hakim olduğu sisli puslu bir Istanbul gününde birden aklıma geliverdi.
Ahtapotları özledim.
Kendinize iyi bakın,
Namaste,

Predator

By , January 15, 2008 6:58 am

Dalış olmayan günlerde fotoğraf adına bir şeyler yapabilmek kendimi, tekniğimi geliştirmek için yeni şeyler deniyorum. Bu konuda sonsuz bir sermayeye sahip olmadığımdandır ki eldeki imkanları sonuna kadar zorlamak gibi bir alışkanlık edindim. Yoksa bende isterim tabii 4000 dolarlık makinem 10000 dolarlık lenslerim olsun, hayatta fotoğraf çekmekten başka bir gailem olmasın böyle ma-fi müşküla şukela ötesi bir hayata yelken açayım.
Bu girizgah sonrası hali hazırda sayısalı tutturamadığımdan ve hayatımı gerçek bir iş yaparak kazanmak zorunda olduğumdandır ki istediğim şeyleri her zaman yapamıyorum. Neyse bu aralar süper macro denilen fotoğraf türüne ilgi duyuyorum. Bunu sualtında denemeden önce karada yeterince öğrenebilmek için gerekli literatür taramasından sonra çuvalla para dökmeden uzatma tüpleri (extension tubes) ile iyi neticeler elde edilebileceğine ikna oldum. Arada herhangi bir optik nesne olmadığından fotoğraf kalitesinde düşme olmuyor, sadece ışık azaldığı için özellikle makineyi netlemek problem oluyor ve tabii oto-fokus çalışmıyor :) . En iyisi makineyi netleyip tripod üzerine sabitleyerek kullanmak. Tabii azalan ışık için de güçlü flaş yada flaşlar kullanmak gerekiyor. Sağlanan büyütme de gerçekten etkileyici yani uğraşınıza değiyor.
Buna alternatif olarak objektif ters çevirme halkaları veya tüm bunların kombinasyonu da düşünülebilir tabii. O zaman büyütme miktarı da şaşırtıcı derecede olabiliyor ancak hem sistem çok ağırlaşıyor hem de netliği sağlamak deveyye hendek atlatmaktan daha zor. Bu fotoğrafta 60mm micro nikkor ve uzatma halkaları kullandım. Makinenin kendi flaşı ve onun tetiklediği bir slave flaş ta ışıklandırma için, netleme yaparken de ayrıca bir focus feneri. Çekim değerleri f/32 1/250 @ISO200
Konu kaçarak uzaklaşmadan alabildiğim 10 karenin bir tanesi bu, pek fena olmadı sanırım. Daha uygun bir vakitte bunu sualtında da denemeye niyetliyim.
Kendinize iyi bakın,
Namaste,

Bakmak Görmek Fark etmek

By , January 7, 2008 12:26 pm

Evet, yeni yılın ilk yazısı, hayırlı olur umarım. Dalış sezonunun ülkemiz sularında aklı selim sahibi kişiler için kapanmış olmasından naşi, İzmir de geçirmek zorunda olduğum haftasonları değişik uğraşılar arıyorum kendime. Bu minval üzre, geçtiğimiz cumartesi civarda namını duyduğum Uçansu şelalesine gitmeye karar verdim. Fotoğraf makinem, lenslerim, tripodum vesaire derken sırtımda 7 kiloluk bir çanta ile yola koyuldum. Çantanın bu kadar ağır olmasının sebeplerinden birisi de kuş fotoğrafı çekmek için yanıma aldığım 500mm lik rus malı Maksutov tele objektif ve diğer ıvır zıvırdı.
Şimdi, yolu biraz tarif etmek gerekirse, Aliağa dan Karakuzu köyüne doğru arabayla yol alıp, Karakuzu dan sonra Türkmen köyünde aracı park edip yola yayan devam etmek suretiyle diz boyu çamura kesen bir yolda 7km lik inişli çıkışlı (bol tarafından) bir parkurla şelaleye ulaşıyorsunuz. Yol boyunca koyun sürüleri, çobanlar, oduna giden amcalar karşınıza çıkıyor, köpekler sırtında ağır çantasıyla çamurda debelenen adama sarma gereği duymuyorlar. Yol boyu karşılaştığınız insanlarsa “Ne işin var orada?” “Aslında görülecek bir şey yok ama git bakalım” gibi yorumlarla iyice şevklendiriyor insanı. Hava sıcaklığı 0 derece, güneş tepede ama ısıtmıyor, arada bir bir tilki uzaktan seyrediyor, ağaçların arasından kızıl gerdanlar boy gösteriyor, saka kuşları ötüşüyor. Yolun yarısında fotoğraftaki amca ile karşılaşıyorum. Amca oduna gidiyor, bakımsız, beyaz , çelimsiz bir atın üzerinde. Biraz sohbet ediyoruz, 70 yaşında, adı Mustafa, çocukları şehirde yaşıyor. Atını sulamak için duruyor, izin isteyip bir kaç kare fotoğraf çekiyorum. Amcanın baltasının boyu atının bacaklarından daha uzun :) . Dinlenme bitince amca yamaca sarıyor ben yola devam ediyorum. At bakımsız, amca bakımsız, toprak yabani, hava soğuk, uzun uğraşlardan sonra şelaleye varıyorum bu sefer fotoğraf makinesinin pilleri soğuktan su koyveriyor. Kısa bir mola verip dönüş yoluna koyuluyorum. Sırt çantası daha da ağırlaşıyor, yaşlandığımı kabullenesim yok ama kabul etsen de etmesen de gerçek ortada, 14 kilometre tamamlandığında terden sucuk gibi ve yorgun ama tüm sıkıntılarımı o yola döküp bırakmış ve hafif bir şekilde arabaya oturuyorum. Daha uzun bir yol var, dönüşte gün batımı fotoğrafları için makineyi şarj etmem gerekecek.
f/16 1/80 @ISO 200
Kendinize iyi bakın,
Namaste,

Panorama Theme by Themocracy